Şafak Güneş Gökduman: Muazzez İlmiye Çığ ile Hitit ve Sümer Ülkelerine Bir Yolculuk

Share Button

gec_hitit_2_by_pardallian-d3nbbva tolga fahri çakmak

Sümerlere ve Hititlere ilişkin eserleri ile tanıdığımız M. İlmiye Çığ, 1914 Bursa doğumlu. 1931’de ilkokul öğretmenliğine başlayan Çığ, Eskişehir’de beş yıla yakın bir süre öğretmenlik yaptı. 1936’da Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’ne girerek burada Sümeroloji, Hititoloji, Arkeoloji eğitimi alan M. İlmiye çığ 1940’ta mezun oldu. İstanbul Arkeoloji Müzelerine Çiviyazısı Uzmanı olarak atandı. Müzedeki Sümer, Akad, Hitit dillerinde yazılmış 74 bin çiviyazısı belge üzerinde 33 yıl çalıştıktan sonra emekli olan Çığ, çalışmalarını halka dönük kitaplarla devam ettirdi.

hitit_gunesi_by_ba_2-d49gqmx

 

(Hitit Güneşi by Ba 2)

Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki kökeni, Sümerli Ludingirra, İbrahim Peygamber, İnanna’nın Aşkı, Hititler ve Hattuşa, Zaman Tüneliyle Sümer’e Yolculuk adlı kitaplarıyla bizleri yaklaşık 3500 yıl öncesine götürerek Sümer ve Hitit medeniyetleriyle tanıştırdı. Yalın ve içten anlatımıyla sesini akademik çevrenin dışına ulaştırmayı başardı. Biz de sizler için onunla görüştük.

Şafak Güneş Gökduman: Sümer, Akad, Hitit dillerinde yazılmış 74000 çivi yazılı belge üzerinde çalışıp yaklaşık 3000 yıl öncesinin Sümer ve Hitit medeniyetlerini günümüz insanının gözleri önüne serdiniz. Peki Hititoloji eğitimi almak düşüncesi nasıl doğdu?

Muazzez İlmiye Çığ: Ben ilkokul öğretmeniydim. O dönemde bir defaya mahsus olmak üzere öğretmenleri üniversiteye aldılar. Çünkü biz meslek okulundan mezunduk ve meslek okulundan mezun olanlar üniversiteye giremiyordu. Ancak Dil Tarih Fakültesi açılınca eski öğretmenler Atatürk’e haber gönderip öğretmenlerin de bu fakülteye alınmasını talep ediyorlar. Bu kabul edilince ben ve arkadaşım Hatice Kızılyay hemen üniversiteye gittik. Ben Fransızca’ya gidecektim, o tarih bölümüne gidecekti. Biz gittiğimizde eğitim başlayalı bir buçuk ay olmuştu. Bizim bölümler doluydu. Bize dediler ki “Hititoloji bölümü yeni açıldı. Yeni hoca geldi. Derslere yeni başlanacak. Buraya gelin, ardından Sümeroloji, arkeoloji ve tarih alacaksınız.” Biz de girdik de ne olursa olsun, dedik. Ne lojiler biliyoruz, ne Hitit biliyoruz. Bunların hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Sonra derslere başladık. Hocalarımız hep Alman’dı. 1933’te Almanya’da Nazi devleti çıktı. Bu dönemde Hitler Yahudileri ya da ailesinde Yahudi olanları evvela üniversiteden atmaya başladı. Profesörler, doçentler hep atıldı. Bunlar önce şaşkına dönüyor, sonra İsviçre’de bir cemiyet kurup bütün milletlere bizi alın diye başvuruyorlar. Kimse almıyor. İsviçre’den bir profesörü Atatürk çağırmış, bizde yüksek eğitim yapılacak, bunun için bir proje hazırla diye. Bunun üzerine üniversiteden atılan profesörler Türkiye’ye başvuruyor. Atatürk “Derhal gelsinler” diyor. Çünkü Atatürk bir yüksek eğitim yapmak istiyordu; ama maddi olanak yoktu, eleman yoktu. 1920’de Atatürk pek çok çocuğu yurt dışına gönderdi. Ancak bunların okuyup eğitim verecek duruma gelmeleri çok uzun zaman alacaktı. Bunun üzerine Atatürk üniversiteden atılan hocaları getirtti. Milli Eğitim Bakanı Naziler döneminde atılan ve Türkiye’ye gelen üniversite hocaları için bir sözleşme yapıyor. Milli Eğitim Bakanı şöyle diyor. “Bundan sonra bu kimseler ister hapiste ister serbest olsunlar, artık Türklerin memurudur. Almanya artık bunlara bir şey yapamaz. Eğer yapacak olursa biz çaresine bakacağız.” Böyle bir şeyi yapmak çok önemli. Bu adamlar gelirken bir sene sonra Almanlar çok zorluk çıkarıyor. Ama yine bir şey yapamıyorlar. Benim hocalarım onlardandı. Elimizde kitap yoktu. Laboratuvarımız yoktu. Kitap isteyene kitap, laboratuvar isteyene laboratuvar sağlandı. Benim hocam Almanya’da ölen birinin kitaplığının çok önemli olduğundan söz etmişti. Hemen para veriyorlar, getirtiyorlar kitaplığı. Düşünebiliyor musunuz? Biz o dönemden sonra kitap bulamadık. Bir de bu hocaların yanına tercümanlar koydular. Tercümanlar vasıtasıyla biz okuduk. Ancak hocalara iki sene içinde Türkçe’yi öğreneceksiniz diye bir şart koydular. Hakikatten de hocalar Türkçe’yi iyi öğrendiler. Biz orada dört sene okuduk. Hocamız bize üniversitede kalın dedi. Biraz gençlik, biraz da düşüncesizlik nedeniyle  kalmadık. Müzeyi istedik, müzeye tayin olduk. Otuz üç sene çalıştık ama bir gün olsun pişman olmadık. Bu süre içinde tabletleri kazılardan çıktığı gibi temizledik, tasnif ettik, numaraladık. Böylece, güzel bir arşiv yaptık. Bu arada yayınlar yaptık. Çünkü herkes müzede çalışmaya gelemiyordu. Hukuki metinler, idari metinler, edebi metinler şeklinde sekiz kitap yayınladık. Bu da aşağı yukarı 3000 tablet demek. Sonra emekli olduk.

alacahoyuk_geyik_1

Ş.G.G.: Eserlerinizi okuyucu ile buluştururken farklı bir metod izliyorsunuz. Gilgameş adlı kitabınızda Gılgamış destanını öyküleştirerek yazmışsınız. İnanna ‘nın Aşkı adlı kitabınızda ise kutsal evlenme metinlerini üç perdelik bir oyun halinde düzenlemişsiniz. Bunlardan yola çıkarsak konuda bilgi ve belgelere dayandığınız halde biçimde tümüyle değişikliğe gittiğiniz sonucu ortaya çıkıyor. Bu biçimsel değişikliğin nedeni nedir?

M.İ.Ç.: Ben 65’i beklemeden biraz, erkence emekli oldum. Evde emekli ol diye beni çok sıkıştırdılar. Emekli olduktan sonra birçok şey oldu, hemen çalışamadım. Eşimi kaybettikten sonra tekrar çalışmaya başladım. Artık müzede çalışamadığıma göre bildiklerimi halka dönük kitaplar haline getirerek faydalı olayım, dedim.

İnanna’nın Aşkı’nın oyun haline gelmesi çok enteresan. Cem Sultan’a ait bir opera vardı. Onu dinlemiştim, o bana ilham verdi. Bu İnanna’nın bu kadar şarkıları var, konu da var, bunu opera gibi yapsak çok evrensel bir şey olur, dedim kendi kendime. Şiirleri topladım, ona bir oyun havası verdim. Müzikal olmasını çok istedim ama hala bir şey yapılmadı. İlgilenilse çok güzel olacağını tahmin ediyorum. Opera genel müdürünün nazarı dikkatini celbetti. Onunla konuştuk bir şeyler yapalım, diye. Hala olmadı.

Gılgamış’a gelince, Gılgamış destan olarak yazılmış. Tabi bunlar bir parça halinde bulunmadı. Kırıklar ve bozukluklar vardı yer altında kaldığı için. Hemen hemen yüzde 60’ı okunmuyordu. Destan şeklinde yazılsaydı daha çok akademisyenlere hitap edecekti, çünkü kırık yerleri belirtilecekti vs. Ben evvela tercüme edeyim dedim, baktım olmayacak onun üzerine öykü yapmaya karar verdim. Ana temayı bozmadan öykü haline getirdim. Gılgamış destanı İ.Ö. 12. yüzyılda Akadça olarak yazılmış. Daha sonradan 1700’lere ait Sümerce yazılmış olanına ekledim, bir bütün olsun diyerek. Herkes Gılgamış destanının konusunu anlasın istedim.

inanna

 

(İnanna)

Ş.G.G.: Hititler ve Hattuşa adlı kitabınızda Hititleri gelenekleri, inançları, sosyal ve siyasal yaşamlarıyla anlatırken o dönemi 14 yaşındaki İştar’ın gözüyle günümüz yaşantısıyla kıyaslıyorsunuz. Bu kitabı İştar’ın anıları olarak kaleme almışsınız. Biraz da bundan söz etsek.

M.İ.Ç.: Sümer’i yazmıştım. Çok tutuldu, ilgi çekti. Sonra Hattuşa nerede, diye sordum, kimse bilmiyordu. Hâlbuki memleketimizin ortasında kurulmuş, beş yüz sene yaşamış muazzam bir kültür söz konusu. Nasıl bilinmez? Öyleyse bir şeyler yazmalıyım, dedim. Ben bunu nasıl yazabilirim, her konuyu nasıl anlatabilirim, diye düşündüm. İstedim ki, hem Hattuşa tanınsın hem de bilgiler verilebilsin. Arkadaşım Hatice Kizılyay Boğazköy kazılarına denetçi olarak gönderildiğinde kızı İştar’ı da yanında götürmüş. İştar’ın ağzından anlatmak aklıma geldi. Her gün yeni tabletler çıkmış gibi her gün yeni bir konuyu anlattım. Hem okuyucunun kitabı elinden bırakma derdi olmaz, konuyu takip etmek kolay olur. Amacım okuyucuya, gençlere hitap etmekti. Bir de arkadaşım Hatice Kızılyay’ın anısına…

Ş.G.G.: Sümerliler ve Hititler hakkımda bir şey bilinmediğinden oysa dış ülkelerde öğretim görevlisi olan bir çok hititoloğumuz olduğundan; fakat onların bilimsel yazı ve kitaplarının pek okunmadığından söz ediyorsunuz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

M.İ.Ç.: Aslında tam anlamıyla bunu söylemiyorum. Birçok hititoloğumuz var; ama onlar bilimsel yazıyor. Bu nedenle de onları bilimsel çevreler okuyor. Bizim müzede yazdığımız yazılar, makaleler var. Ben onları ortaya koysam kimse anlamaz. Ne zaman halka dönük yazılırsa o zaman okunur. Onlar daha henüz halka dönemediler. Şimdi Sedat Alp yeni bir şey yapıyor. Hititler hakkında. Halka dönük bir şey yapıyor. Ben ön ayak oldum galiba ona. Gençler ise bilimsel çalışmalar yapıyorlar. Yaptıkları bilimsel çalışmalar da bilimsel ortamda kalıyor.

Ş.G.G.: “Aziz Atamız, dilleri dilimize benzediğinden Türklerin atası olabileceğini varsaydığı Sümerlilerin dil ve kültürlerinin ülkemizde araştırılmasını istiyordu.” diyorsunuz Sümerli Ludingirra adlı kitabınızda. Bu konuda aydınlatıcı bir bilgiye ulaşıldı mı?

M.İ.Ç.: Bir bilim adamı Atatürk’e “Sümerler Türk’tür.” demiş. Atatürk de “Öyleyse kanıtlayın. Kanıtlanmayan şey kabul edilmez.” demiş. Atatürk olabilir diyor; çünkü bu konuda çok okumuş. Boş durmamış. Ben Fransızca bir kitabın Sümerlerle ilgili olan bir yerine mühim diye not düştüğünü gördüm. Atatürk’ün okuduğu o kitapta Sümerlilerin dilleri Orta Asya dillerine benziyor ve oradan gelme ihtimalleri vardır, diyor. Bunun üzerinde çok durulmuş. Ama mukayese edilemiyor bir türlü; çünkü o zamana ait elimizde belge yok. Anadolu Türkçe’si ancak Türkler Anadolu’ya gittikten sonra oluşmuş bir Türkçe. O bakımdan o zamana ait bir belge, bağlantı bulmak lazım. Yeni bir kitap geldi bana Fransa’dan. Sümerlerin orijinine ait araştırmalar yer alıyor. Bir sonuca bağlamak istiyorlar ama nereden ve nasıl geldikleri hala çözülemedi. Kramer destanlara göre Hazar Denizi’nin güneyinden veya doğusundan gelmiş olmaları lazım, dedi. Sümer’de kral mezarları bulunmuştu. Bunlarda yazılı belgeler, altın işlemeler, müzik aletleri, tekerlekli araba, fildişi kakmalar var. Fevkalade yüksek bir kültür söz konusu. Peki bu kültür birden bire nasıl oldu? Mezapotamya’da maden yok, taş yok, nasıl işlendi? Dışarıdan getiriyorlar, daha sonra işçilikleri yapıp buna mukabil mal alıyorlar. Demek ki bunların orijininde taş işleme, maden işleme sanatı vardır. O halde nereden geldiler?

Türkmenistan’ın merkezine yakın bir yerde bir şehir bulmuşlar. Daha yeni okudum. Yay da var diyorlar. Bu yazı nedir? Kazım Mirşan’ı bilirsiniz. O kırk seneden beri Türk yazıları üzerine çalışıyor. O, Türkler konuşmaya başladığı günden itibaren yazmaya başladılar, diyor. Peki neyle yazdılar? Damgalarla… Her damga bir şey ifade ediyor, diyor. Bakacaksınız bir gün yazıların menşeinin Türklerde olduğu anlaşılacak. Gençlerin bu konu üzerinde durmasını çok istiyorum.

Serhat Kestel, Muazzez İlmiye Çığ, Şafak Güneş Gökduman

 

(Serhat Kestel, Muazzez İlmiye Çığ, Şafak Güneş Gökduman)

Ş.G.G.: Çalışmalarınızı yaparken mutlaka ilginç şeylerle karşılaşmışsınızdır. Bize bir anınız, anlatır mısınız?

M.İ.Ç.: Beni çok etkileyen bir metin var, ondan bahsedeyim. Sümer’de tek evlilik var. Ama kadın kadınlık vazifesini yapamayacak durumdaysa kadının rızasıyla adam başka bir kadınla evlenebiliyor. Bu konuda elimize çok enteresan bir metin geçti. Sümer’de her şey de mukaveleler var; satın alma, kira, borç verme, borç alma, evlenme… Her şey yazılı. Mesela; evlilikte resmi belge yoksa o belge sayılmıyor. Düşünün bundan 4000 yıl önce. Elimize geçen belgede kadının biri kocasıyla sözleşme yapıyor. Metinde şöyle deniyor: “Ben falan kadını kendime kardeş, kocama karı olarak alıyorum. Eğer kocam beni boşayacak olursa ben onu beraber alıp götüreceğim.” Mukaleve bu. Şahitler önünde bunu yazdırıyor. Kadındaki güce bakın. Çok ilginç geldi bana.

Ş.G.G.: Şu anda üzerinde çalıştığınız bir eser var mı?

M.İ.Ç.: Yakında Sümer hayvan masalları çıkacak. Sümerlerde küçük fıkralar vardı. Onları genişleterek hayvan masalları yaptım. Şimdiye kadar hep hayvan masallarının Yunanlılarda başladığı söyleniyordu. Ben Yunanlılarda başlamadığını, onun da Sümer’de başladığını söylemek için yazdım.

Bir de Sümer’de cinsellikle ilgili hikâyeler var. Cinsellik hiç ayıp değil. Şimdi onunla ilgili malzeme topluyorum. Mesela; mabet fahişeliği var. Bir de Tevrat’ta mabet fahişeliği ne alemde diye baktım. Oradan birçok şey çıkardım. Bakalım onları birleştirip bir şey yapabilir miyim?

Öyle şiirler var ki! Tanrıça İnanna cinsel yaşamın koruyucusu. Onun Tevrat’ta ne şekilde bulunduğunu çıkarttım. Bir de Kral Süleyman’a ait birçok şey çıkarttım. Bunları birbirine ekleyip bir kitap oluşturmak istiyorum; ama hangi birini yazacağım. Zaman yetişmiyor.

Not: Bu yazı daha önce Sanat Antika Koleksiyon Dergisi, Yıl: 2003, Sayı:3, Sayfa 79-83 yayımlanmıştır.

Share Button
Şafak GÜNEŞ GÖKDUMAN

Hakkında Şafak GÜNEŞ GÖKDUMAN

2000- İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 2001-2002- İstanbul Teknik Üniversitesinde İnkılap Dil Enstitüsü’nde bir yıl İngilizce Hazırlık okudu.(Sanat Tarihi YL) 2005- İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ABD. Yüksek Lisansını tamamladı. Ocak 2017 “1980 Sonrası Türk Romanında Üstkurmaca” başlıklı teziyle İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Doktora programından mezun oldu.Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde Türk Sanatında doktora çalışmalarına devam etmektedir. 1998 yılından itibaren Varlık, Virgül, E, Hürriyet Gösteri, Sanat Antika Koleksiyon ve rh+ artmagazine gibi dergilerde sanat ve edebiyat üzerine makale ve röportajları yayımlanan Şafak Güneş (Gökduman), Kasım 2013’ten beri KolajART’ın Yayın Yönetmenliğine devam etmektedir. Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul’u adlı incelemesi İBB. Kültür A. Ş. tarafından yayımlanmıştır.

Yorumlara kapalıdır