Reyhan Tutumlu: “Anadolu Hümanizması”nın Yaratılması: Sabahattin Eyuboğlu

Share Button

1

1938-1950 dönemi Türk kültür politikaları arasında Türk hümanizmasının yaratılması ve bununla bağlantılı Mavi Anadoluculuk hareketini, Köy Enstitülerinin kurulmasını ve çeviri çalışmalarını sayabiliriz. Bu periyodun “hümanist kültür” dönemi olarak adlandırıldığını belirten Orhan Koçak, Kemalist siyasal sistemle bu dönemdeki kültürel politikalar arasında hem bir tamamlayıcılık hem de bir temsil ilişkisi bulunduğunu vurgular (370). 1938 yılında cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, bu hümanizma hareketinin en büyük destekleyicisidir. Orhan Koçak, “1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları” adlı makalesinde dönemin önemli isimlerinden Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in yönetimi içinde Nurullah Ataç tarafından temsil edilen seçkinci kanat karşısında Köy Enstitüleriyle ilişkili bir halkçı kanadın bulunduğunu ve bunun da önde gelen temsilcisinin Sabahattin Eyuboğlu olduğunu belirtir (402). Bu ikinci kanatta da bulunanların elit olduğunu; fakat savundukları düşüncelerin Nurullah Ataç’a göre daha halkçı bir boyutu olduğunu vurgulamak gerekir. Eyuboğlu (1908-1973), “Hümanist kültür”ün yapılandırılması sürecinde hem resmî kurumların içinde bilfiil çalışmasıyla hem de yazıları, incelemeleri, çevirileri ve belgesel filmleriyle en önemli kişilerden biridir.

Sabahattin Eyuboğlu, Fransa’da iki yıl Dijon, bir yıl Lyon Üniversitesi’ne devam ettikten sonra bir yıl da Sorbonne Üniversitesi’nde bazı dersleri izledi. 1932 yılında İngiltere’de İngiliz dili ve edebiyatı üzerine incelemeler yaptı. Türkiye’ye döndükten sonra Eyuboğlu’nun, 1946 yılına kadar aldığı görevler bize onun resmî ideolojiye olan yakınlığını göstermektedir. 1933 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde doçent oldu. Bu görevlendirme, dönemin politik gelişmeleriyle birlikte değerlendirilmelidir. Şöyle ki 1933 yılında yapılan üniversite reformuyla Eyuboğlu’nun İstanbul Üniversitesi’nde göreve başlaması aynı tarihlere denk düşmektedir ve bilindiği gibi bu reform oldukça belirgin bazı siyasal tercihlerin sonucudur. Üniversite reformuyla oluşan değişimi Ayşe Öncü, “Akademisyenler: Üniversite Reformu Söyleminde Batı” başlıklı yazısında şöyle belirtmektedir:

[1933 üniversite reformu] Darülfünun’un ayrıcalıklı kurumsal ve malî özerklik statüsünü lağvederek Cumhuriyet tarihinin ilk ideolojik akademisyen tasfiyesini hazırlamıştır; rejimin gitgide daha otoriter hâle gelen uygulamalarını gösterir; gitgide daha tekdüze bir kültür söylemine yol açmıştır ki bu söylemde protesto sözcükleri meşruiyetini kaybetmiş, yerini devletin resmî dili almıştır. (525-26)

 2

Öncü’nün bu açıklamaları dikkate alındığında, üniversite reformuyla muhalif akademisyenler üniversiteden uzaklaştırıyorken göreve başlayan Eyuboğlu’nun da bu yeni söylemle uzlaşım içinde olduğu düşünülebilir. Sabahattin Eyuboğlu, daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı müfettişliği, Talim ve Terbiye Kurulu üyeliği, Tercüme Bürosu başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1939-1947 yılları arasında da Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde ders vermiştir. Bütün bunlar yukarıda belirttiğimiz kültür politikalarının gerçekleşmesiyle birebir örtüşen görevlerdir. 1947 yılında çok partili hayata geçilmesiyle kültür politikasında bir değişim gerçekleşmeye başlar ve bununla bağlantılı olarak da Eyuboğlu, Tercüme Bürosu ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ndeki görevlerinden uzaklaştırılır.

3

(Sabahattin Eyuboğlu)

Sabahattin Eyuboğlu, denemeleri, eleştirileri, incelemeleri, çevirileri ve belgesel filmleriyle politik tavrının temellerini yansıtmaktadır. Eyuboğlu’nun Cumhuriyet, Forum, İmece, İnsan, Kültür Haftası, Son Yaprak, Tan, Tercüme, Ulus, Ülkü, Varlık, Vatan, Yaprak, Yeditepe, Yeni Ufuklar gibi çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanmıştır. Bu yazılarından bazıları ölümünden sonra Sanat Üzerine Denemeler adlı kitapta derlenmiştir. Diğer kitapları Mavi ve Kara (1961), Yunus Emre (1971), Pir Sultan Abdal (1976), Gökyüzü Mavi Kaldı (Yaşar Kemal ile birlikte derledikleri halk edebiyatından seçmeler, 1978), Köy Enstitüleri Üzerine (1979), Mavi-I (2000) ve Mavi-II (2000)dir. Azra Erhat, Eyuboğlu’nun Mavi-I adlı kitabına yazdığı “Önsöz”de onun yazılarını dört döneme ayırmaktadır:

1-    1933’ten 1939 sonuna dek uzanan İstanbul dönemi diyebileceğimiz yazıları.

2-    1940’tan 1947’ye kadar Ankara’da Tercüme Bürosu ve Köy Enstitüleri dönemi yazıları.

3-    1947’den 1952’ye kadar Paris Mektupları, Yaprak dergisinde çıkan ve Maya galerisiyle ilgili edebiyat ve sanat eleştirileri dönemi.

4-    1952’den 1973’e kadar olan düşün yazıları, bu arada kitap hâlinde çıkardığı çeviriler, incelemeler ve en önemlisi çevirdiği belgesel filmler. (9)

Eyuboğlu’nun yazılarında düşünsel bir bütünlük gözlenmektedir. Bu nedenle bu çalışmada dört dönemi de kapsayan yazılarına değinilecektir. Fakat edebiyat dışındaki sanat dalları; yani resim, heykel, mimari, tiyatro, sinema ve belgesel filmler hakkında yazdığı yazılar bu incelemede değerlendirilmeyecektir. Aslında bu yazıları, politik tavır ve düşünsel içerik açısından diğer yazılarıyla örtüşmektedir. Fakat konumuz gereği daha çok edebiyatla ilgili yazılarına odaklanmak uygun olacaktır.

Bu çalışma çerçevesinde Sabahattin Eyuboğlu’nun en önemli temsilcilerinden biri olduğu Mavi Anadoluculuk hareketi ve başkanlığını yaptığı Tercüme Bürosu’nun çalışmaları ele alınacak ve bunlarla bağlantılı olarak yazdığı deneme ve eleştirilerle nasıl bir edebî kanon oluşturmaya çabaladığı ortaya konulacaktır.

4

Mavi Anadoluculuk

Mavi Anadolu hareketine zaman zaman eklemlenen birçok kişi olmuştur; fakat esas olarak içinde yer alan kişiler, bu hareketin “fikir babası” (Belge 282) olarak adlandırılan ve edebî alanda yapıtlar vererek destekleyen Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı), siyasal alanda etkin olan ve düşünceyi yaygınlaştıran Sabahattin Eyuboğlu ve “projenin akademik yanını güçlendirmeye çalışan” (282) Azra Erhat’tır. Bu kişilerin yanı sıra Vedat Günyol, Orhan Burian ve bazı düşünceleriyle Nurullah Ataç bu harekete dâhil edilebilir.

 

Mavi Anadoluculuk, Cumhuriyet dönemindeki ulus yaratma sürecinin bir parçası ve Osmanlı ile kültürel bağları koparmaya yönelik olarak ortaya çıkan farklı köken arayışlarından biri olarak değerlendirilebilir. Yaşar Aksoy, Ege Sevgisi adlı kitabında Halikarnas Balıkçısı’na göre “Türk” kavramını şöyle açıklamaktadır:

5

(Cevat Şakir)

1071’den sonra Anadolu’ya akan Orta-Asyalı Türk kavimlerinden çok önce de “Hitit Uygarlığı” zamanlarında “Türk varlığı”, Anadolu’da bulunmuştur. “Modern Türk”ün damarlarında, Hitit’ten başlayarak “tüm Anadolu kavimlerinin” kanı kaynar. Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar kan esasına dayalı olmayan, ancak bir “kültür-coğrafya birliği” esası üzerinde yükselen “Türk kavramı” geçerlidir. (77)

Sabahattin Eyuboğlu da yazılarında “Yeni Türkiye”nin din ve ırk kavramları yerine, yurt ve dil kavramları üstüne kurulduğunu belirtir (Mavi ve Kara 200) ve Anadolu toprakları üzerinde oluşmuş ve yaşamış uygarlıkların bir bütün oluşturularak alımlanması gerektiğini savunur. Eyuboğlu, Mavi ve Kara adlı kitabında bu düşünceyi şöyle belirtir:

Bu memleket niçin bizim? Dört yüz atlıyla Orta Asya’dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, anayurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frikyalılar, Yunanlılar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu’yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu’nun malı olmuş. Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. [….] Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir. (9)

Mavi Anadolucular, böyle bir kültürel bütünleşmeyi savunurken “Batılı” devletlerin kültürlerinin temellerini oluşturan eski Yunan ve Latin kültürlerine özel bir vurgu yaparlar. Alımlanması gereken temel olarak Anadolu uygarlığının oluşturduğu, yani bir ölçüde oluşumuna “en az Yunanistan’ınki kadar” (Eyuboğlu, Mavi ve Kara 10) bizim de katkıda bulunduğumuz eski Yunan kültürü ve buradan doğan hümanist düşüncedir.

yahya-kemal

(Yahya Kemal)

Mavi Anadoluculardaki eski Yunan kültürüyle ilgili düşüncelerin temellerini, 1912 yılında Yakup Kadri ve Yahya Kemal tarafından savunulan Nev-yunanîlik hareketinde bulmamız mümkündür. Hasan Âli Yücel’in Edebiyat Tarihimizden adlı kitabında aktardığına göre İran’dan Yunan’a geçilmesi gerektiğini düşünen Yahya Kemal, şunları belirtmektedir: “Bütün Avrupa’yı anlamak için ancak Yunanlılardan başlamak lâzımdı. Biz coğrafyaca, kısmen de medeniyetçe Yunanlıların vârisiyiz. Bu verasete din, mâni olmuştur. [….] Bütün Fransızların ve onlarla beraber Avrupalıların menbaı olan Yunanlılara dönmeliyiz ki, tam mânasıyla bir edebiyatımız olabilsin” (255). O dönemde bu fikirlere daha çok din ve milliyet konusunda karşı çıkılmaktaydı. Daha sonra Kemalist ideoloji tarafından bu düşüncelerin desteklenmesinin en önemli nedenlerinden biri kültürün yeniden oluşumunda din vurgusunun kaldırılmış olmasıdır. Bu hareketin oluşumunda önemli bir yere sahip olan Yakup Kadri, Yunanca ve Latinceden kitaplar çevirmenin ötesinde Yunan mitolojisinden esinlenerek eski Yunan’da görülen diyalog şeklinde bir yazı yazmıştır. Bu yazıdaki bir

7

(Hasan Âli Yücel)

karakterin tarih tezimizin habercisi gibi konuştuğunu belirten Hasan Âli Yücel, Yakup Kadri’nin yaptıklarını değerlendirerek Mavi Anadolu hareketiyle şöyle bir bağlantı kurar: “Edebiyatımızda en eski medeniyetlere beşik olmuş Anadolu’nun eski sâkinlerine ilk akrabalık duyan, daha doğrusu akrabalığını ilk duyan ve duyuran, Yakup Kadri oldu. Şimdi Sabahattin Eyuboğlu’nda ve onunla beraber pek çok gençlerimizde gördüğümüz Anayurt Anadolu’yu payen geçmiş ile beraber yaşayarak benimseme fikri, kökenlerini burda bulur” (269). Hasan Âli Yücel’in burada belirttiği gibi bu görüşler tarih tezimizin de bir parçasını oluşturmaktadır. 1932 yılında yapılan Birinci Türk Tarih Kongresi’nde bildiri sunanlardan bir kısmı köken arayışında Anadolu’yu işaret etmektedir. Hasan Cemil Bey, “Ege Medeniyetinin Menşeine Umumî Bir Bakış” başlıklı bildirisinde Yunan medeniyetinin kurucularının bizim öz atalarımız olduğunu belirtir (200). Ayrıca Yusuf Akçuraoğlu da sunduğu bildiride Yunan medeniyetinin Anadolu harsından doğduğunu vurgular (585). Sabahattin Eyuboğlu, Mavi ve Kara adlı kitabında Atatürk’ün Birinci Türk Tarih Kongresi ile oluşturmaya çalıştığı tarih anlayışını onaylayarak şöyle değerlendirilmektedir:

8. Yusuf_akcura

(Yusuf Akçura)

[Atatürk’ün] medeniyetin kaynağında Türkleri görmesi bir üstünlük böbürlenmesi değil, bir dünyaya açılma, insanlık tarihini benimseme, düşüncemizi saran kabukları kırma gayretiydi. Hitit’i, Yunan’ı Türk’e bağlarken asıl istediği yeni Türkiye’nin gelişmesine engel olabilecek küflü, içine kapalı, dar sınırlı her çeşit tarih görüşünü sarsmak, bize her yeniliği benimsetecek bir eskilik bilinci, bir tarih derinliği kazandırmaktı. Ne çıkar bu uğurda bazı zorlama kanıtlar ortaya atıldıysa? (208)

Eyuboğlu da coğrafi mirasa dayanan bir kültür ortaklığıyla mekânsal ve tarihsel bir bağ kurarak özellikle eski Yunan kültürüyle bir köprü oluşturmaya çalışmaktadır. Kaya Akyıldız ve Barış Karacasu, “Mavi Anadolu: Edebî Kanon ve Kemalizm ile Bir Ortaklık Denemesi” başlıklı makalede Mavi Anadolucuların, antik Yunan ve Latin kültürlerinin miras olarak temellük edilmesini savunduklarını söyleyenlere (Yumni Sezen ve Suat Sinanoğlu’na), alınacak olan sadece “Yunan ve Latin değil bütün bileşenleriyle Anadolu ve onun kültürel mirasıdır” diyerek karşı çıkarlar (30). Eyuboğlu, “[g]eçmişimizi, topraklarımızda arayıp bulduğumuz her değeri, Eti, Yunan, Roma, Bizans, Selçuk, Osmanlı, ne olursa olsun benimsemek” (Mavi ve Kara 131) gerektiğini söyleyerek bu düşünceyi desteklemektedir. Fakat yazılarında verdiği örnekleri, çeviri ve eğitim alanındaki çalışmalarını değerlendirdiğimizde diğer kültürleri dışlayarak eski Yunan kültürünü miras edinme çabasının daha baskın olduğu görülür. Eyuboğlu’nun Anadolu kavramı, sadece Batı Anadolu’yu kapsamakta ve Anadolu’da yaşayan diğer halkların kültürlerinden bahsedilmemektedir. Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine adlı kitabında Eyuboğlu’nun “biz” kelimesine verdiği anlamı değerlendirerek düşüncesini şöyle eleştirmektedir:

9

Toprak düşüncesi, Eyuboğlu’na, “biz” Anadolu’da Yunanlılardan önce vardık, onlara her şeyi “biz” öğrettik deme olanağı vermektedir. Yöntem, ne kadar şiirsel olursa olsun, tarih ve mantık dışıdır, çünkü yazar “biz”in içeriğini istediği gibi değiştirmektedir: “biz”in içine Ermenileri katmamakta ve varlığıyla bu toplu kimliğin uzlaşmacı ve ince imajını bozan herkesi dışlamaktadır; “fanatikler”, “onlar” adılı içine alınmışlardır. Yöntem yazarın ülkede hoşgörüsüzlük yaratabilecek her şeyle bağlarını koparmasını sağlamakta, ama bu arada bazı sorunları görmezden gelebilmek için, Anadolu nüfusu gerçeğini tüm bileşenleriyle birlikte ele almayı reddetmektedir. (266)

Copeaux’nün burada bahsettiği “onlar” adılı içinde Anadolu’da yaşayan ve dışlanan bazı kültürlerin yanında Kemalist ideolojiyle örtüşen bir düşman daha vardır. “Zaten bizim yıkıcı tarafımızı ne dinimizde aramalı, ne devletimizde, ne de halkımızda: Ne yıkılmışsa softalar yıkmıştır bu memlekette” (Mavi ve Kara 11) diye belirten Eyuboğlu’nun yazılarında sıkça bahsettiği softalar, ilerlemenin önündeki en büyük engeldir. Mavi Anadolucular, ne Hıristiyan ne de Müslüman olan bir dönemde Türklüğün kökenlerini arayarak laik bir sistemi savunurlar ve ulus devletin oluşumunda dini birleştirici öğe olmaktan çıkarırlar ve bu nedenle dönemin resmî ideolojisi tarafından da desteklenirler.

Mavi Anadolucular, özellikle pedagojik boyutu ön plana çıkararak insani değerlere dayanan bir hümanizm anlayışını benimserler ve bunun yaygınlaşması için çaba harcarlar. 14.  yüzyılda İtalya’da ortaya çıkarak bütün Avrupa’ya yayılan hümanizm, genel bir ifadeyle “Rönesansla oluşan yeni insanın, eski Yunan ve Roma örnekleri üzerinden ‘insanlık’ değerlerine yönelmesi, bunları izlemesi ve geliştirmesi olarak” tanımlanabilir (Oktay 236). Kaya Akyıldız ve Barış Karacasu, “Mavi Anadolu: Edebî Kanon ve Kemalizm ile Bir Ortaklık Denemesi” başlıklı makalede Avrupa hümanizmi ile Mavi Anadolucuların hümanizmi arasındaki benzerliği üç başlık altında toplayarak şöyle belirtirler: “İlki eğitime yapılan vurgu, ikincisi ortak bir kültür mirasının varlığına inanma, üçüncüsü ise bunun köklerinin antik çağda bulunuyor olması” (36). Bu anlayış içinde Mavi Anadolucular, liselerde Yunanca ve Latince okutulmasını savunurlar. Nurullah Ataç da bu konuya

10. Nurullah-Ataç

(Nurullah Ataç)

yazılarıyla destek verir. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından 1940 yılında bazı liselerde “klasik kol” kurulur, fakat çok partili hayata geçildikten sonra 1949 yılında kaldırılır. Bu eğitim projesinin en önemli ayaklarından biri de 17 Nisan 1940 tarihinde kurulan Köy Enstitüleridir. Sabahattin Eyuboğlu, “bu memlekette kurulmuş, kurulacak halkçı, gerçekçi, ilerici milli eğitim kurumları” (Mavi ve Kara 153) olarak gördüğü Köy Enstitülerini yazılarıyla desteklemenin ötesinde Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde uzun süre ders vermiştir. Köy Enstitülerinin kapanmasından sonra da hakkında yazılar yazarak gündemde tutmaya çalışmıştır.

 

Tercüme Bürosu

Hümanist bir kültür yaratma projesinin bir parçası olarak dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından bir çeviri hareketi başlatılmıştır. Bu çeviri hareketi, düşünsel anlamda ve amaçları açısından Mavi Anadolu hareketiyle paralel nitelikler sergilemektedir. Zaten Mavi Anadolucular da bu çalışmanın içinde önemli görevler almışlardır.

11

1-5 Mayıs 1939 tarihleri arasında düzenlenen Birinci Türk Neşriyat Kongresi’nde alınan kararla dünya klasiklerinin çevrilmesi amacıyla 1940 yılında Tercüme Bürosu kurulur. Ayrıca 1940’tan 1966 yılına kadar Tercüme Mecmuası yayımlanır. Önce Nurullah Ataç, daha sonra Sabahattin Eyuboğlu Tercüme Bürosu’nun başkanlığını yapar. Devlet eliyle gerçekleştirilen bu çeviri hareketinde 1940-1946 yılları arasında beş yüze yakın yapıt Türkçeye kazandırılır(1*) (Berk 161). İsmet İnönü klasiklerin başına yazdığı bir giriş yazısında çeviri hareketini şöyle değerlendirir:

Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere en kıymetli vasıtayı hazırlamaktadır. Edebiyatımızda, sanatlarımızda ve fikirlerimizde istediğimiz yüksekliği ve genişliği bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek, tabii yoldur. Bu sebeple tercüme külliyatının kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyoruz. (aktaran Günyol 328)

Bu dönemde Yunancadan klasiklerin çevrilmesine önem verilmiştir. Orhan Koçak, ilk üç yılda yayımlanan 109 yapıtın 39’unun Yunancadan, 38’inin Fransızcadan, 10’unun Almancadan, 8’inin İngilizceden, 6’sının Latinceden, 5’inin Şark ve İslam klasiklerinden, 2’sinin Rusçadan ve birinin de İskandinav edebiyatından çevrildiğini belirtir(396). Türk kültürünün köklerinin diğer Anadolu uygarlıklarında özellikle eski Yunan’da aranması ve bunun bir kültür politikası çerçevesinde yaratılmaya çalışılması çevrilen yapıtların niteliğinde de görülmektedir. Vedat Günyol’un belirttiği gibi “amaç, Türk rönesansı yaratmaktı” (329). Hasan Âli Yücel klasiklere yazdığı bir sunuşta bunu şöyle belirtmektedir:

12. Michaelangelo

Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan ruhunun en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerini benimsemesi ile başlar. Bir milletin, diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakine tekrar etmesi, zekâ ve anlama kudretini o eserler nispetinde arttırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. İşte tercüme faaliyetini biz bu bakımdan ehemmiyetli ve medeniyet davamız için müessir bellemekteyiz. (Aktaran Oktay 239)

Burada Yücel, Türkiye’nin Batılılaşma sürecinde önemli bir işlev yüklediği tercüme faaliyetini bu kültürleri içselleştirmenin bir parçası olarak görmektedir. Sabahattin Eyuboğlu’nun çeviri anlayışının özünde de bunu görmekteyiz. Montaigne’nin Denemeler’ini, La Fontaine’nin Masallar’ını, Hayyam’ın Bütün Dörtlükler’ini, Eflatun’un Devlet’ini, Shakespeare’in bazı oyunlarını ve daha birçok yapıtı çeviren Eyuboğlu, akıcı, herkesin anlayabileceği bir dil kullanmayı tercih etmekte ve bir bakıma yapıtı Türkçede yeniden yorumlamaktadır. Sabahattin Eyuboğlu ve M. Ali Cimcoz, Platon’un Devlet adlı kitabının “Önsöz” bölümünde, yaptıkları bu çeviriyi şöyle değerlendirirler:

Devlet’i çevirirken kılı kırk yarmaktan çok, anladığımız kadarını en rahat Türkçeyle söylemek yolunu tuttuk. [….] Eflatun’la senli benli olma, bir yandan da şimdiye kadar ağdalı, lügatli bir dille söylenmeye alışılmış sözleri halkın Türkçesiyle söyleme çabalarımızla, hem insanca hem de Türkçe düşünmenin gelişmesine az çok yardım ettiğimize inanıyoruz. (6)

13

Eyuboğlu’nun çevirilerinde metne müdahale ederek kendi düşünceleri doğrultusunda metni kısalttığı da görülmektedir. Barış Karacasu, “ ‘Mavi Kemalizm’ Türk Hümanizmi ve Anadoluculuk” başlıklı yazısında Leyla Erbil’in Zihin Kuşları adlı kitabında Eyuboğlu’nun Montaigne çevirilerinde materyalizme kapı aralayan bölümleri düzenli bir biçimde atladığının aktarıldığını belirtir (343). Seçilen yapıtların niteliği ve yapıtlara müdahale edilerek Türkçeleştirilme çevirinin, Batı kültürünün yerleşmesinde bir araç olarak kullanıldığını göstermektedir. Özlem Berk, bu anlayışın öteki kültürün (Batı kültürünün) yerelleştirilmesi ve doğallaştırılması sonucunu da beraberinde getirdiğini vurgular (170). Bütün bu Tercüme Bürosu faaliyetlerini, örnek alınacak metinleri işaret etmesi bakımından edebî kanon yaratılmasının bir parçası olarak görmemiz mümkündür.

 

Edebî Kanon

“Hümanist kültür” döneminin içinde yer alan Mavi Anadolu hareketi ve Tercüme Bürosu çalışmaları, millî edebiyat yaratma ve bir edebî kanon oluşturma çabasının planlı bir örneği olarak değerlendirilebilir. Bu noktada edebî kanonun tanımı ve yaratılmasının önemi üzerinde durulması ve Mavi Anadolucuların hangi yapıtları bu tanımlama içinde gördüğünün değerlendirilmesi gerekir.

14

Gregory Jusdanis, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür: Milli Edebiyatın İcat Edilişi adlı kitabında millî yüksek edebiyat kurumuna ait metinlerin bir araya toplanması olarak kanonun, bir cemaatin kendi hikâyesini anlattığı için kurtarılmaya değer görülüp diğer kuşaklara aktarılan metinleri içerdiğini belirtir (82). Jusdanis, kanon oluşumunun ne tür bir işlevi olduğunu şöyle ifade eder:

[Kanon] insanların kendilerini birleşmiş bir milletin yurttaşları olarak görmelerini sağlayarak dayanışma deneyimini kolaylaştırır. Ama kanon milli kimliği temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda halka milliyetçiliğin değerlerini aşılayarak bu kimliğin üretilmesine de katılır. Kanon milletin tarihini -anadilinde- kaydeder; cemaat mensuplarının belirsiz bir şimdinin yol açtığı sorunların üstesinden gelmesine yardım eden kronolojik bir süreklilik kurar. [….] Onunla [kanonla] aynı zamanlarda ortaya çıkan filoloji, arkeoloji ve mitoloji disiplinleri gibi geçmişi yeniden ele geçirmeye çalışır. (79)

15 Azra Erhat

(Azra Erhat)

Mavi Anadolucular da Kemalist ideolojiyle birlikte hareket ederek yukarıda belirtilen filoloji, arkeoloji, mitoloji disiplinleriyle iç içe geçen bir millî kimlik yaratma projesini gerçekleştirmeye çalışırlar. Cevat Şakir Kabaağaçlı ile Azra Erhat’ın kendi tezlerini doğrulamaya çalışan, mitolojiyle ilgili kitapları vardır. Edebî kanon oluşturma çabalarında da kültürel bağ kurulan eski Yunan metinlerin çevrilmesiyle bir anlamda örnek alınacak klasikler Türkçeye kazandırılır.

Kanon oluşumunda geçmişe nasıl bakıldığı da önemlidir. Eyuboğlu, Mavi-I adlı kitabında hangi geçmişle bağ kurmaya çalışıldığını şöyle anlatır: “Bir sanatın kendi geçmişinden ışık alması, her devrin kendinden önceki bir devre dönmesi, ya da o devre son devirden daha fazla değer vermesiyle oluyor. Yani babalarımızın sanatına saldırırken dedelerimizin sanatını güzel bulmaya başlıyoruz” (142-43). Burada bahsedilen “babamızın sanatı” ifadesiyle Divan edebiyatı, “dedelerimizin sanatıyla” da halk edebiyatı anlatılmaktadır. Eyuboğlu, ulus devletin kurulma aşamasında Divan edebiyatını, aslında Osmanlı kültürünün her parçasını, görmezden gelerek yok sayma politikalarını kastetmektedir. Millî şuurun ve yeni bir sanatın yerleşmesi için Divan edebiyatına saldırmanın artık gereksiz olduğunu vurgulayan (82) Eyuboğlu, Divan edebiyatının okunmasından ve bilinmesinden yanadır. Burada resmî söylemin dışında kalıyor gibi görünüyorsa da aslında bu söylemi biraz daha yumuşatarak tekrarlamaktadır. Eyuboğlu, yeniyi yaratabilmek ve eskiyi aşabilmek için eskinin bilinmesi gerektiğini savunur. Ancak, yazılarında Divan edebiyatının, dünya görüşünün eski, halktan kopuk, hayattan uzak ve tükenmiş olduğunu belirtmeden de duramaz.

16 Pir-sultan-abdal

(Pir Sultan Abdal)

Eyuboğlu, “Divan’larından çok daha içten, çok daha sade olarak, Türk halkının beğenilerini, kin ve özlemlerini dile getir[en]” (Eyuboğlu ve Günyol 46) halk edebiyatını ön plana çıkarmaya uğraşır. Bu edebiyatın öz Türkçeyle yazılmış olması da dil devriminden yana olan Eyuboğlu için önemlidir. Oluşturulmaya çalışılan edebî kanonun içinde halk edebiyatından Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal ve Yunus Emre gibi isimler öne çıkarılır. Eyuboğlu, özellikle Yunus Emre’yi “yeni Türk şuurunun kaynaklarından biri olarak” (Mavi-I 78) nitelendirir ve hatta Türk edebiyatının klasikleri arasında gördüğü Yunus Emre’yi yabancı dile çevirir. Daha çok Yunus Emre’deki hümanist özellikleri vurgulamaya çalışır. Eyuboğlu’ndaki halk edebiyatının canlandırılma çabası da hümanist düşünceyle bağlantılıdır: “Bu akımı halk sanatına dönüş diye değil, halk sanatının hümanist ve realist görüşüne yükselmesi olarak anlamak gerekir” (144-45). Halk edebiyatı hümanist bir anlayışla yeniden keşfedilerek sunulur. Ayrıca halk edebiyatı Mavi Anadoluculara eski Yunan ile kültürel bağ kurma olanağı da sağlar. Eyuboğlu, masal ve türkülerimizle eski Yunan efsaneleri arasında akrabalıklar arar ve Karacaoğlan’ın bir şiiriyle Paris efsanesinin benzerliğine dikkat çeker (Mavi ve Kara 11).

Millî bir edebiyat yaratma çerçevesinde Sabahattin Eyuboğlu ile Vedat Günyol’un Çağdaş Türk Edebiyatının Kıyıcığında 1956-1960 adlı kitabı Mavi Anadolucuların çizdiği sınırları anlamamız açısından önem kazanmaktadır. Kitabın “Giriş” bölümünde Divan edebiyatı karşısında halk edebiyatı olumlanır. Eyuboğlu, diğer yazılarında da önemseyerek bahsettiği Yahya Kemal’i “modern Türk ozanları dediğimiz ilk ozan kuşağına öğretmenlik ve örneklik” (50) etmiş bir şair olarak sunar. Hasan Âli Yücel, Yahya Kemal’in yeni şairlerimiz için bir kriter olmayacağı konusunda itiraz eder (aktaran Eyuboğlu, Mavi-I 94). Fakat Eyuboğlu, Yahya Kemal’i savunarak öne çıkarmaktan vazgeçmez. Birçok yazısıyla destek verdiği Garip Akımı şairlerini de “Cumhuriyet kuşağının şiirdeki sözcü[leri]” (60) olarak değerlendirir. Bunun yanında Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Cahit Külebi, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi şairleri ve “yeniden doğuş akımına öncülük” (54) ettiğini düşündüğü Yedi Meşalecileri öne çıkarmaktadır. Bu şairlerin önemsenmesinin nedeni serbest nazımla ve gündelik dille yazmış olmalarıdır (68-69).

17 Yedi Meşaleciler

(Yedi Meşaleciler)

Roman ve hikâye türünde ise, Sait Faik Abasıyanık, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Ömer Seyfettin gibi birçok yazar sıralanarak bir çerçeve çizilmeye çalışılır. Ayrıca bu kitapta çeviri hareketinin Türk edebiyatının gelişmesinde oynadığı role özellikle dikkat çekilir.

Sabahattin Eyuboğlu ve Vedat Günyol, kitabın sonunda Türk edebiyatının hâlâ bir oluş karmaşası içinde bulunduğunu, parlayıp sönen büyük istidatlara sık sık rastlanmakla beraber, sürekli ve biçim bakımından tutarlı bir edebiyat ürünü görülmediğini ve yeni Türk edebiyatında henüz klasik sayılabilecek eserlerin verilmediğini belirtirler (87). Bu kitaptaki amaç, var olan yapıtların genel bir çerçevede sunulmasının yanı sıra “Edebiyatımız nasıl olmalıdır?” sorusunun yanıtı verilmeye çalışılarak bir yönlendirme yapmaktır. Başka bir deyişle edebî bir kanon oluşturulmaya çalışılmaktadır.

 

Sonuç

“Hümanist kültür” döneminde oluşan ve resmî ideoloji tarafından desteklenen Mavi Anadolu hareketi 1960 ve 1970’li yıllarda da etkisini sürdürmüştür. Fakat çok geniş kitleler tarafından kabul gören bir düşünce hareketi olmadığının da altı çizilmelidir.

Mavi Anadolu hareketini Murat Belge, “Mavi Anadolu Hümanizmi” başlıklı yazısında şöyle yorumlayarak eleştirmektedir:

Mavi Anadolucuların “kültürel köken” konusuna yaklaşımları, milli ve dini şovenizme karşı yeni bir boyut getirdiği, Türkiye’nin kültürel tarihinde Türklük ve İslâmlık dışında öğelerin de bulunduğunu vurgulaması bakımından yararlı olmuştur. İşaret ettikleri alan önemlidir. Ama yöntemleri sağlam değildir, çünkü nesnel ve bilimsel değildir. (287)

Mavi Anadolucular, Batı kültürünün sadece küçük bir parçası olan hümanizm düşüncesini alarak Batılılaşmanın gerçekleşebileceği yanılgısı içindedirler. Batı’daki ekonomik, siyasal ve toplumsal dönüşümler göz ardı edilmiştir. Eski Yunan kültürünün özünün Anadolu’da olduğunu vurgulayarak ve bu mirasa sahip çıkarak günümüzle çok uzun bir zaman dilimini aşarak bilimsel düşünceden uzak hayalî bir bağ kurulmaya çalışılmıştır.

1980 sonrasındaki toplumsal değişimler ve devlet desteğinin yitirilmesi nedenleriyle var olan etkisini de kaybetmiştir. Bunu Etienne Copeaux’nün Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine başlıklı çalışmasındaki bulgularında da görmemiz mümkündür. Copeaux’nün 1931-1993 yılları arasındaki tarih ders kitapları üzerinde yaptığı bu araştırmada şunlar belirtilmektedir: “ ‘Hümanist’ dönemden sonra, öncelikle Anadolu toprağını ilgilendirmesine karşın, Ege geçmişi giderek geçiştirilmeye başlanmıştır: 1990-1992’de bu konuya, Türklerin eski geçmişine ya da İslam tarihine ayrılanın onda biri ya da beşte biri kadar bir yer veriliyordu” (277). Fakat Copeaux, Anadolu kültürü olarak algılanan bir İyonya düşüncesinin 1994 yılına kadar geçerliliğini koruduğunu da belirtir (280). Bu düşünüş tarzı hâlâ vardır, ama önemini yitirmiştir. Mavi Anadolu hareketinin eğitime verdikleri önem ve çeviri alanındaki çalışmaları dikkat çekicidir, ancak edebî kanon oluşturma konusunda başarılı oldukları söylenemez.

 

Dipnotlar:

1*Vedat Günyol, “Türkiye’de Çeviri”de bu altı yıl içinde 900’e yakın yapıtın çevrildiğini belirtir (328). Diğer verilerle karşılaştırıldığında Özlem Berk’in verilerinin daha sağlıklı olduğu görülmektedir.

 

Kaynakça

Aksoy, Yaşar. Ege Sevgisi. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996.

Akyıldız, Kaya ve Barış Karacasu. “Mavi Anadolu: Edebî Kanon ve Kemalizm ile Bir Ortaklık Denemesi”. Toplum ve Bilim 81 (Yaz 1999): 26-43.

Belge, Murat. “Mavi Anadolu Hümanizmi”. Edebiyat Üstüne Yazılar. İstanbul: İletişim Yayınları, 1998. 280-87.

Berk, Özlem. “Bir Türk Kimliği Yaratmada Tercüme Bürosu ve Kültür Politikaları: Çevirilerin Yerelleştirilmesi”. Toplum ve Bilim 85 (Yaz 2000): 156-71.

Birinci Türk Tarih Kongresi Konferanslar Müzakere Zabıtları. İstanbul: Matbaacılık ve Neşriyat Türk A.Ş., 1932.

Copeaux, Etienne. Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000.

Erhat, Azra. “Önsöz”. Mavi-I. Sabahattin Eyuboğlu. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2000. 7-11.

Eyuboğlu, Sabahattin. Mavi-I. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2000.

——. Mavi ve Kara. İstanbul: Çağdaş Yayınları, 1994.

Eyuboğlu, Sabahattin ve M. Ali Cimcoz. “Önsöz”. Devlet. Platon. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001. 5-14.

Eyuboğlu, Sabahattin ve Vedat Günyol. Çağdaş Türk Edebiyatının Kıyıcığında 1956-1960. İstanbul: Cem Yayınevi, 1995.

Günyol, Vedat. “Türkiye’de Çeviri”. Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. İstanbul:İletişim Yayınları, 1983. 324-30.

Jusdanis, Gregory. Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür: Milli Edebiyatın İcat Edilişi. İstanbul: Metis Yayınları, 1998.

Karacasu, Barış. “’Mavi Kemalizm’ Türk Hümanizmi ve Anadoluculuk”. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm. Cilt 2. Ed. Tanıl Bora ve Murat Gültekingil İstanbul: İletişim Yayınları, 2001. 334-43.

Koçak, Orhan. “1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları”. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm. Cilt 2. Ed. Tanıl Bora ve Murat Gültekingil. İstanbul: İletişim Yayınları, 2001. 370-418.

Oktay, Ahmet. “Hümanizm Tartışmaları”. Cogito 31 (Bahar 2002): 227-48.

Öncü, Ayşe. “Akademisyenler: Üniversite Reformu Söyleminde Batı”. Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Modernleşme ve Batıcılık. Cilt 3. Ed. Murat Gültekingil ve Tanıl Bora. İstanbul: İletişim Yayınları, 2002. 521-36.

Yücel, Hasan Âli. Edebiyat Tarihimizden. İstanbul: İletişim Yayınları, 1989.

Share Button

Yorumlara kapalıdır