Atılım Şahan: Beş Film Birden Ya da Gemilerde Zalim Var, Tahitili Yarim Var

Share Button

1. Engraving by Robert Dodd, 1790    (Engraving by Robert Dodd, 1790)

Şu Bounty Meselesi

18. yüzyılın ikinci yarısında Dünya, ikiz devrimler de denilen iki büyük devrimle sarsıldı: Amerikan Devrimi ve Fransız Devrimi. Bu iki büyük devrim arasında bir yerde, çağın başkaldırı ruhuna uygun olarak, tarihe, Pasifik’te seyreden küçük bir gemideki deniz isyanı not düşüldü. İşte Bounty’nin hikâyesi, bu en ünlü deniz isyanının hikâyesidir.

1787 yılında İngiliz Kraliyet Donanması’na bağlı HMS Bounty adlı gemi, Tahiti’den ekmekağacı fideleri alıp Jamaika’ya götürmek için talimat aldı. Çünkü Büyük Britanya’nın kolonisi Jamaika’daki plantasyonlarda çalışan köleler için muzdan daha ucuz bir besin kaynağına ihtiyaç vardı. Bounty’nin ekmekağacı bitkisi için Tahiti’ye yaptığı yolculuk ve dönüş yolunda patlak veren isyan, popüler kültürde tekrar tekrar işlenen bir denizcilik vukuatı oldu. Bounty isyanını gerek Britanya Kraliyet Donanması gerek genel olarak denizcilik tarihinde bu kadar özel kılan sebep: Kaptan William Bligh ve dönüş yolunda isyan edecek olan subay Christian Fletcher’in tuttukları seyir defterleri sayesinde seyahatin bütün ayrıntılarının bilinmesidir. Her iki tarafın da bakış açısından kayıt tutulması, daha sonra Bounty olayını yeniden kurgulamak isteyen edebiyat ve sinema camiası için bulunmaz nimet olmuştur. Kuşkusuz olayın efsaneleşmesinin önünü açan bazı etmenler vardır. Doğruluğu tartışmalı olmasına rağmen, 18. ve 19. yüzyıllarda Armadasıyla tüm dünyayı titreten ve köklü denizcilik geleneğiyle ünlü İngilizlerin tarihindeki tek deniz isyanı olduğu iddiası; İngiliz yasa koyucu amcaların bu olaydan ziyadesiyle etkilenip ordudaki görev, sorumluluk ve disiplin yönetmeliklerini yeni baştan gözden geçirmeleri; Kaptan William Bligh’ın HMS Bounty’nin kumandasını devralmadan önce, -Avustralya kıtasının güney kıyılarının ve birçok Pasifik adasının kaşifi, en ünlü Kaptan-ı Derya James Cook’un seferlerine katılmış olması; olayın küllenmesinin üzerinden yıllar geçtikten sonra keşfedilen Pitcairn adasında dokuz yerli kadın ve düzinelerce çocuğuyla yaşayan bir adamın -HMS Bounty tayfasından ve isyanın kahramanlarından John Adams’in-  ifadesi, seyir defterlerinde bahsi geçmeyen isyandan sonraki olayların da detaylı olarak öğrenilmesini sağlamıştır.

2

Bounty isyanı, geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca popüler kültür içindeki cazibesini her daim korumuş, öykü, roman, oyun, belgesel, sinema ve televizyon filmi olarak sayısız kez uyarlanarak tam anlamıyla fenomen hâline dönüşmüştür. Bounty olayından mülhem tüm eserlerin külliyatını burada sayıp dökmenin imkânı yoktur ama birkaçından bahsedelim. Lord Byron’ın “The Island” şiiri, Mark Twain’in “The Great Revolution in Pitcairn” adlı öyküsü, Jules Verne’in “Les révoltés de la Bounty” adındaki kısa öyküsü, Charles Nordhoff ve James Norman Hall’in birlikte kaleme aldıkları Bounty üçlemesi olarak bilinen “Mutiny on the Bounty”, “Men Against the Sea” ve “Pitcairn’s Island” romanları. Orson Welles’in The Campbell Playhouse adlı programında canlandırılan radyo draması ve daha birçok deha tarafından işlenen birçok uyarlama. Biz bu kritiğin konusunu sadece sinema filmleriyle sınırlı tutalım.

3

Mutiny of the Bounty (1916)

İlk sinema filmi Avustralya – Yeni Zelanda ortak yapımı “The Mutiny of the Bounty – Bounty İsyanı” adlı sessiz, siyah-beyaz filmdir. Raymond Longford’ın yönettiği filmin, gösterime girdiği 1916 yılında oldukça olumlu eleştiriler almasının yanı sıra sinemanın, dönemin sanat ve eğlence eğilimlerinin içinde günümüze nazaran çok az yer kaplamasına rağmen gişede de başarılı olduğu bilinmektedir. Bu ilk uyarlamanın Avustralya sinema endüstrisinin en pahalı yapımı olma rekorunu uzun süre elinde tutması bir yana, her sekans için devasa platformlar kurmaya ve –henüz iptidai ve primitif de olsa- dekor, makyaj ve efektlerle sahneleri kotarmaya alışmış Hollywood stüdyo tipi sinemacılığın altın çağında doğal mekânlarda doğal oyuncularla (Tahiti Adası sakinleri için Maori yerlileri kullanılması gibi) çekilmesi hasebiyle sessiz dönem filmleri içinde özel

4 Illustrations by N C Wyeth

(Illustrations by N. C .Wyeth)

bir yere sahiptir. Çekimlerin ve gösterimin 1916 gibi sinema sanatı açısından çok erken bir tarihte gerçekleşmesi; dünyanın uzak ucundaki yalnız bir kıtanın yapımcılarının elinden çıkmış olmasından müsebbip Hollywood’un geniş dağıtım ağından nasiplenememesi; üstelik hiçbir kopyasının günümüze kadar ulaşamayıp film hakkındaki malumatımızın hemen hepsinin dönemin sinema eleştirmenlerinin makalelerinde okuduklarımızdan ibaret olması filmin bilinirliğini oldukça kısıtlamıştır. Eğer Bounty isyanı popüler kültürde tekrar tekrar işlenen bir konu olmasaydı belki de sessiz, siyah beyaz dönemin diğer birçok kayıp filmi gibi esamesi bile hatırlanmayan eserlerden biri olacaktı. “Sessiz, siyah-beyaz dönem” ve “deniz isyanı” tamlamalarını aynı cümlede kullanınca çoğu sinemaseverin aklına gelecek ilk film kuşkusuz Sergei Eisenstein’ın 1925 yapımı ölümsüz eseri “Bronenosets Potemkin – Potemkin Zırhlısı” olacaktır. Eisenstein’i sinema dehası mertebesine taşıyan filmin konusu tıpkı “The Mutiny of the Bounty”deki gibi kötü koşullar ve baskıcı bir idare altında çalışan tayfanın isyan girişimidir. Temel bir ayırım olarak Potemkin’de başlayan isyan devrim ateşinin ilk kıvılcımı iken, Bounty isyanı lümpen tayfanın arka planında herhangi bir ideolojik saik taşımayan kendiliğinden itkilerle sevk olundukları bir kalkışmadır. Deniz yolculuğunun zorlayıcı koşulları ve kaptanın otoriter kaprisine tahammül etmektense, Tahiti adasında hoşça vakit geçirdikleri yerli sevgililerine dönmek isteyen bir grup başıboş avamın yönetime değil, gemiye el koyma hikâyesidir. Asilerin politik bir talepleri yoktur. Potemkin Zırhlısı ise Sovyet Rusya’nın Bolşevizm propagandası niteliği taşıyan ilk eserlerindendir Asiler gemiyi alıp kaçmak değil, standartlarının iyileştirilmesi için isyan etmişlerdir. Başkaldırının hedefi Kaptanın şahsi vasıflarından ve varlığından ziyade sistemin tayfaya sunduğu olumsuz çalışma ve yaşam koşullarıdır. “The Mutiny of the Bounty”nin gösterimi, “Bronenosets Potemkin” filminden dokuz yıl -hatta Büyük Ekim devriminin kendisinden bile bir yıl- öncedir. Sonuç olarak filmin kendisi devrimci bir niyet taşımaz belki ama, gemide geçen filmlerin hemen hepsi ister istemez devrimci bir damar taşımaya mahkûmdur. James Cameron’ın 90’lı yılların gişe rekortmeni filmi “Titanic”de harikulade resmedildiği gibi gemiler, kast sistemine varan sınıflı yapısı, küçük, dar bir kadro tarafından şaşmaz bir disiplinle yönetilen idari kesinliği, gemiyi su üstünde yüzdüren asıl unsur olmasına rağmen en alt kattaki motor dairesinden kafasını uzatıp da kadirşinas bilmez birinci sınıf yolcuların (aristokrasi-burjuva) arasına karışamayan temsili proletaryası ile toplumun küçük bir prototipi gibidir. Gerçekten de Bounty isyanını konu alan filmlerin politik simgesel boyutuna dikkat çeken, Kaptan William Bligh’ın otoriter rejimleri temsil ettiğini iddia eden birçok yorumcu olmuştur.  Aslında kaynak olarak kurgusal yapıtları bir kenara koyup doğrudan Kaptan Bligh’ın seyir defterine başvurursak cezaların dönemin denizcilik geleneklerine göre oldukça seyrek ve hafif, kaptan da dâhil subay kadrosu ile vasıfsız tayfa arasındaki ilişkilerin yer yer ahbaplık seviyesine varan informel (resmi olmayan) bir seyirde olduğunu söylemek mümkün. Hatta kaptanın, durumu müsait olan tayfaları, rütbece kıdemli diğer gemi personelleriyle birlikte kamarasında yemeğine ortak etmesi dönemin seyrüsefer içtihatlarına göre fazlasıyla yumuşak bir yönetim emaresidir. Bu ön bilgilere rağmen Kaptan Bligh, isyanı sahneye taşıyan tüm filmlerde görev anlayışında kuralcı, yönetimde despot ve cezalarda gaddar bir profil olarak çizilmekten kurtulamamıştır.

5. In-the-Wake-of-the-Bounty-Universal-1933

In the Wake of the Bounty (1933)

1933 yapımı, Errol Flynn’ın Christian Fletcher’i canlandırdığı, yine bir Avustralya yapımı olan ikinci film “In the Wake of the Bounty- Bounty İsyanı”dır. Film, 1800’lerin başında bir gemici meyhanesinde yaşlı bir denizcinin anlatımıyla başlar. Toplamı bir saat olan filmde Bounty’nin tüm seferi ve isyan yarım saat içinde basmakalıp ve üstünkörü bir sinema diliyle anlatılıp geçilir. Oyunculuklar sessiz sinema günlerinin etkisinden kurtulamadıklarının tescili gibi abartılı jest ve mimiklere dayandırılmıştır. Yine de hakkını yemeyelim, yönetmen Charles Chauvel, eserini yavanlıktan kurtaran birkaç sekans kotarmayı bilmiştir ki bunların başında da Polinezyalı kadın dans grubunun İngiliz denizciler için, Tahiti yerel danslarından bir koreografi sundukları hoş geldin seremonisidir. İkinci bölümde ise filmin teatral yapısı son bulur; yerine Pasifik adalarının doğal güzellikleri ve isyancıların sığındıkları Pitcairn adasındaki gündelik yaşam üzerine bir belgesel başlar. Bu sahnelerden bazıları Metro Goldwyn Mayer yapımcıları tarafından satın alınıp, iki yıl sonra gösterime girecek olan Clark Gable ve Charles Laughton’lı Hollywood uyarlamasında kullanılmıştır. Burada bir detaydan bahsedelim. 1930’ların sinemacılık anlayışı –özellikle konu müstehcenlik olduğunda- neredeyse Viktoryan dönemin muhafazakâr yapısına denk bir tutuculuk içindedir. Tüm seksapeliteden münezzeh naifliği ve natürelliğine rağmen, değil yerli bir kadının üstsüz kadraja girmesi kamera önünde öpüşmek bile tabu sayılırdı. O sebepten Roger Donaldson’ın 1984 yapımı uyarlaması “The Bounty”ye kadar Tahiti adalarının gerçek sosyo-kültürel yapısıyla örtüşmemesine rağmen yerli kadınları tunikler içinde seyretmek ambiyans açısından inandırıcılığı bir nebze zorlar. Charles Chauvel’in Avustralya yapımı filmi, Frank Lloyd’un

6. The Bounty arrives in Tahiti

(The Bounty arrives in Tahiti)

iki yıl sonra gösterime girecek Hollywood versiyonuna göre bu açıdan daha açık görüşlüdür. Çıplaklığın teşhiri konusunda günümüz sinema standartlarının çok gerisinde kalsa da Tahitili kadınları kumaşlar içine sarıp sarmalamayarak çağdaşı muadilinden görece daha cüretkâr bir film olabilmeyi başarmıştır. Yarı kurgusal yarı dokümanter bu yapıtın Errol Flynn’ı büyük starlar arasına taşımaktan başka sinema sanatına aman aman yenilikçi bir katkısı olmadığını belirtip; bu ikinci uyarlama için daha fazla kelam tüketmeyelim. 1935 yılında gösterime giren, belki de yeniden çevrimler arasında her açıdan en iyi olan üçüncü Bounty filmine geçelim.

7 mutiny-on-the-bounty

Mutiny on the Bounty (1935)

1935 yapımı üçüncü film “Mutiny on the Bounty – Bounty’de İsyan”, Clark Gable ve özellikle Charles Laughton’ın muazzam performansları sayesinde diğerlerine nazaran yüksek bir perdeden seyreder. Ki zaten Oscar jürisi de hem Kaptan William Bligh rolündeki Charles Laughton’ı hem de Christian Fletcher rolündeki Clark Gable’ı heykelciğe aday göstererek haklarını teslim etmiştir. Film Bounty’nin sefere çıkmasından, isyancıların Pitcairn adasına sığınmalarına kadarki tüm süreci anlatmak gibi zor bir uğraştan alnının akıyla çıkmayı başarmıştır. Şüphesiz bunda filmin senaryosunun Charles Nordhoff ve James Norman Hall’ın aynı olaya ilişkin roman serisinden uyarlanmasının payı büyüktür.  Bounty olayıyla ilgili sürecin tamamını altı aşamada özetleyecek olursak şöyle bir tabloyla karşılaşırız.

8. Mutiny_on_the_Bounty_1935_4

1. Hms Bounty’nin Tahiti’ye kadarki seyahati ve adada geçirilen süre.

2. Dönüş yolunda, Christian Fletcher önderliğinde tayfanın isyanı ve Pasifik’teki serüveni.

3. Kaptan Bligh’ın Hms Bounty gemisini isyancılara kaptırdıktan sonra küçükçe bir filika ve birkaç sadık subayıyla okyanusta hayatta kalma mücadelesi.

4. Olayın sorumlularını tespit etmek amacıyla İngiltere’de kurulan mahkeme.

5. İsyancıları cezalandırmak amacıyla denize açılan Pandora gemisinin yolculuğu.

6. İsyancıların Pitcairn adasına kaçması. Adada hayatta kalma ve sil baştan yeni bir toplum inşa etme çabalarıyla kendi aralarındaki mücadeleler.

Frank Lloyd’un yapıtı ilk beş aşamayı sürükleyici ve bütünlüklü bir sinema diliyle anlatmayı başarmıştır. Pitcairn adasındaki macera belki de başlı başına bir filmin konusu olacak kadar uzun ve karmaşık olduğundan hiçbir filme dâhil edilmemiştir. Frank Lloyd rejisindeki bu yapımda Kaptan Bligh yalnızca sert mizaçlı bir karakter olarak değil, açıkça kötücül eğilimleri olan güvenilmez biri olarak resmedilmiştir. Kaptan gaddarlığının yanında gemi istihkakını zimmetine geçiren, mahkeme salonunda subay ve tayfaların hayatı mevzubahis iken gözünü kırpmadan yalan söyleyen, sıklıkla kibir ve hırsına yenik düşen bir adamdır. Clark Gable’in canlandırdığı Mr. Christian karakteri tüm olumlu vasıfları üzerinde toplamış bir gemi zabitidir. Tahitili şef Hitihiti’nin torunu, yerli kızıyla yaşadığı romans, öykünün gidişatında önemli bir yer tutsa da isyanı hazırlayan başat unsur değildir. Daha Tahiti’ye varmadan önce Kaptan Bligh’la Fletcher’in arası kaptanın, tayfanın kumanya listesinde usulsüzlük yaptığını fark etmesiyle açılmıştır. Yine kaptanın aşırı baskıcı idarecilik anlayışı sebebiyle başlarında Fletcher olmak üzere tayfa ile idare arasındaki çatışma isyanın kıyısına gelmiştir. Fletcher dürüst, prensip sahibi bir adam olarak idealize edilmiş bir tiptir. Astlarına karşı insaflı yaklaşımı ve haksızlık karşısındaki tavrıyla seyircide vicdanlı bir adam olduğuna dair de kâfi derecede kanaat uyandırır. Bounty’yi siyasal ve toplumsal yaşantımızın bir izdüşümü olarak düşünürsek Kaptan Bligh diktatoryal eğilimleri, totaliterizmi, yolsuzluğu ve yozlaşmayı temsil ederken, Christian Fletcher hakkaniyeti, görev ahlakını, baskıcı rejimlere karşı başkaldırıyı temsil etmektedir. Yönetmenin komedi unsurları lehine yerinde ve ölçülü tercihleri filmin genel olarak kasvetli seyreden havasını dağıtıp, seyrin keyif dozunu arttırmıştır. Özellikle geminin tek bacaklı alkolik hekiminin bacağını nasıl kaybettiğiyle ilgili anlattığı uydurma –her seferinde farklı bir tane- hikâyeler. Rüzgârı hesap edemediği için çöpleri bir türlü usulüne göre boşaltamayan tayfa filmi güzelleştiren öğeler arasındadır.

9 mutiny-on-the-bounty-1962

Mutiny on the Bounty (1962)

Öykünün ilk renkli uyarlaması Lewis Milestone’un yönettiği yeniden çevirimlerin dördüncüsü, aynı ada sahip filmlerin ikincisi “Mutiny on the Bounty – Bounty’de İsyan”dır. Bu sefer Kaptan William Bligh rolünde Trevor Howard’ı, Christian Fletcher rolünde ise Marlon Brando’yu görürüz. Milestone’un patronajındaki (yönetimindeki) bu versiyon 60’lı yılların Hollywood sinemasının tipik bir örneğidir. Frank Lloyd’un filmi gibi yapımcı firma yine Metro Golwyn Mayer’dir. Fakat 185 dakikalık süresiyle uzunluk olarak kendinden önceki iki uyarlamanın toplamına denktir. Diyaloglar, üzerinde daha fazla düşünüldüğüne işaret eder şekilde oldukça detaycı ve olgundur. Önceki versiyonlara nazaran fazla dekor, kostüm ve figüran kullanılması yapımcıların filme önceki uyarlamalara nazaran daha büyük bir proje gözüyle baktığına delalettir. Trevor Howard’ın ağırbaşlı oyunculuğu Kaptan Bligh karakterini bir nebze makul kılarken, Marlon Brando’nun soğukkanlı metot oyunculuğu C.Fletcher’i snopluktan kırılan ruhsuz bir karaktere dönüştürmüştür. Filmde toplam süre –belki de gereğinden fazla- uzun olduğu için doğal olarak Tahiti’de geçen sahneler de daha çok yer tutar. Dönem, bütçe konusunda kesenin ağzını açan yapımcıların, figürasyon konusunda elini korkak alıştırmayan yönetmenlerin eserlerinin (Ben-Hur, Lawrence of Arabia, Spartacus) ardı ardına gösterime girdiği bir dönemdir. Kalabalık oyuncu ve figüran kadrosuna düşkünlük hasebiyle özellikle Tahiti yerlilerinin imece usulü balık avladıkları sahnedeki ve Bounty tayfasının adaya ilk çıktıklarındaki karşılama sahnesindeki görsellik tatmin edicidir. Filmin çekildiği yılların -bilgisayar yazılımlarıyla sanal figüran yaratma çağının çok öncesi- 1960’lar- olduğu düşünüldüğünde bu çapta sahneler çekmenin zorluğu ve önemi daha iyi anlaşılır. Filmin belki de tek kusurunun Batı kültürü lehine fazla etnosentrik bir bakış açısıyla sunulmuş olduğunu söylemeden geçmeyelim. Kullanılan yerli figüranların çokluğuna rağmen Flecther’e gönül veren yerli güzeli hariç Tahitili karakterler derinliksiz ve tek tiptir. Frank Lloyd’un filmindeki kalender ve bilge Kral Hitihiti gitmiş; yerine Batılı bakış açısıyla malul, ilkel, naif mi naif bir kabile reisi gelmiştir. Fonda Tropik Pasifik adaları vardır; ama beyaz adamın hikâyesini izleriz.

10. image28

Bu versiyonun Bounty vakasına ilişkin bilinebilen kısmından ve diğer kurgusal anlatımlardan ayrılan bir yanı da Christian Flechter’in finalde öldüğü fazlaca dramatize edilmiş sahnedir. Gerçekte isyancı subayın akıbeti hakkında malumatlar net olmamakla birlikte Pitcairn adasında öldüğü yönündeki anlatım Fletcher’in akıbetine dair söylencelerden sadece biridir.

11. the-bounty-1984

The Bounty (1984)

Roger Donaldson’ın yönetmenliğini yaptığı bu son yeniden çevirimde ihtimal odur ki seyircinin dikkatini çeken ilk şey: Yunan müzisyen Vangelis’in kompozitörlüğünü yaptığı müziklerin kötülüğüdür. “Blade Runner – Bıçak Sırtı” ve “1492: Conquest of Paradise- 1492: Cennetin Keşfi” filmlerinin “soundtrack”lerinden tanıdığımız müzisyenin nasıl bu kadar baygın ve ruhsuz bir performans ortaya koyduğuna akıl sır erdirmek bir yana yapım ekibinin bu müzikleri kullanmadaki ısrarı da şaşırtıcıdır. Filmin kredisini arttıran unsurlardan biri oyuncu kadrosunda günümüz sinema seyircisi için önceki uyarlamalara nazaran daha çok tanıdık sima barındırmasıdır. Anthony Hopkins, Laurence Olivier gibi usta oyuncuların yanında Mel Gibson, Liam Neeson, Daniel Day-Lewis gibi –sonradan her biri rüştlerini ispat edecek- Hollywood starlarının tıfıl hâllerini izlemek seyri oldukça keyifli kılar. Karakterlerin salt iyi ve salt kötü olarak resmedilmeyerek, anlatımın iki boyutluluktan kurtarılması da bu uyarlamayı diğer versiyonlara nispeten görece üstün kılan bir başka özelliktir. Kaptan Bligh artık yolsuz ve ahlaksız bir adam değil, görevini yapmaya çalışırken sertlikte kantarın topuzunu biraz fazla kaçıran özünde iyi niyetli bir subay görünümündedir. Şüphesiz ki ilk uyarlamadan bu filme kadar geçen 68 yıldaki en önemli gelişme ilk kez için Tahitili kızların memelerini izleyebilme şansına nail olmamızdır. Primitif yaşayan toplumlarda –tropik iklimin de baskısıyla- çıplaklık gayet doğal bir hâl iken; önceki uyarlamalarda Batılı moral değerlerin şekillendirmesi altında Tahiti yerlilerinin giydirilmesi gerçeklik duygusunu incitmiştir. Neyse ki Roger Donaldson Hollywood sinemasının Viktoryan ahlakçılık anlayışının ve katı taassubunun kırıldığı 80’li yıllarda çekimlere başlamanın verdiği güvenle, bu gidişata son verip yerli nüfusun doğal yaşayış hâllerini gerçekte olduğuna en yakın şekliyle tasvir etmeyi başarmıştır. Adadaki yerlilerin kaşif James Cook’un ölümsüz olduğu ve tüm İngilizlerin bir şekilde J. Cook ile bağlantılı olduğu yönündeki inanışları; ürünlerin rekoltesini arttırmak için düzenlenen danslı, ziyafetli folklorik/dinsel ritüeller; klan şefinin, misafiri Kaptan Bligh’a bir jest olarak karısını sunması; firara teşebbüs eden tayfanın kırbaç cezaları infaz edilirken, yerli kızların, başkalarının acılarına kendini kanatarak ortak olmaya çalıştıkları oldukça tuhaf ağıt yakma pratikleri gibi sosyolojik aktarımlar atmosferi güçlendirmiştir. Gerçekçilik, iyi oyunculuk, orijinal hikâyeye sadakat gibi olumlu özellikler artı hanesine yazılmasına rağmen, ne yazık ki bu artılar filmi kurtarmaya yetmemiştir. Denizli, korsanlı, gemili filmler söz konusu olduğunda Bounty’nin yeniden yeniden çekilme sayısına ancak “Treasure Island – Define Adası” ya da “Hornblower” gibi eserler yaklaşabilmiştir. Yakın dönemde yeni nesil izleyici kitlesini tavlayan fantastik “Pirates of the Caribbean – Karayip Korsanları” serisinden, “Master and Commander: The Far Side of the World – Dünyanın Uzak Ucu” na, hatta “Amistad”a kadar birçok yapımdan da anlaşabileceği gibi Avrupa’nın sömürgecilik periyoduna isabet eden denizcilik serüvenlerine ilgi canlıdır. Ancak hiçbir eser Bounty’nin (Tv. filmlerini, tiyatro oyunlarını ve dizilerdeki göndermeleri de sayarsak onlarca kez uyarlanma)  şansına sahip olmamıştır. R. Donaldson’ın bu şansı iyi kullanamadığı açıktır. Seyirciye hoş gelecek bazı detaylara ve yerli kızların doğallığına rağmen, aksayan bir kurgu ve durağan bir ritim ile ilerlemeyen bir film çıkarmayı becerebilmiştir. Bounty’nin sahip olduğu şöhret ve cazibe sayesinde bu yeniden çevrimin muhtemelen son olmayacağı tahmininde bulunup; kıvamın daha bir tutması için yeni uyarlamalara “hadi bakalım inşallah” diyelim.

Share Button

Yorumlara kapalıdır