Derviş Ergün: Post Modernizm’in Kökleri

Share Button

  Jackson Pollok, fiziksel, 1948 (Jackson Pollok, fiziksel, 1948)                                                                      

Savaş sonrası Amerika’da ortaya çıkan yeni sanata Amerika’nın niçin hararetle sahip çıktığı ve onu savunduğu gelişen zamanlarda daha iyi anlaşılacaktır. Daha yolun başında Soyut Ekspresyonist çalışmaları Lyotard kabul etmeyerek gelinen noktayı eklektik sanat olarak görür. “Hâkim olunamayan güce karşı aklın eskiden beri bağımlı olduğunu, bu sürecinde normal olabileceğini” açıklayarak durumu üstü örtülü geçiştirir. Aslında yeni sanatın, yeni kıtadaki sorumluluğu, yeni küresel ekonominin enformal iletişim aracı olarak, onun kültürel ayağını tamamlamasıdır. Post Modernizm olarak kavramlaşan yeni düşünce, dünyayı kurtaran, devrimci, yeni düzen olarak anlatılacaktır.

Post Modern düşünce hareketinin kavranmasındaki muğlaklık ilk başlarda savaş sonrası yeni sanat etkileri üzerine durmaktaydı. İlk olarak Jameson, daha ortalarda postmodern kuramın neyi kapsadığına dair bir görüşün olmadığı anlarda “savaş sonrası kapitalizmin kendini yenileyerek ortaya çıktığına” işaret etmiştir. Post Modernizm’in köklerinin ne olduğuna dair görüşü “Marxism and Form” da sermayenin geçmişle bütün bağlarını kopardığına, basit bir Avrupa’ya karşılık Amerika gerçeğinin öne çıktığına vurgu yapar. Post Modern düşünce hareketinin anlaşılmasında kilit rol oynayan bu teşhis, tarihi süreci olmayan yapay bir toplum yaratıldığına ve hayal dünyasında algıyı yönetmekle biçimlenen bir sömürü dünyasının varlığına değinir.

Post Modernizm, geçmişle sadece estetik bir kopuş değil, yeni üretim tarzının kültürel ayağını oluşturmasıdır. Lyotard bu gelişmeler karşısında, soyut ile figüratif olanı aynı kompozisyonda karıştırmanın anlamsızlığını ve olanaksızlığını, yapılan sanatın her şeyin tüketilebilir olduğunu göstermek için yapıldığını,  hipermarket müşterisine, magazin okuruna ya da endüstriyel tasarıma ihtiyaç duyan tüketiciye hitap eden yeni bir zevki ortaya koyduğunu belirtirken daha çok Post Modern’nin etkileri üzerinde durmaktadır. Aşılmış formüller, geri dönüşler, sanattan sanat çıkarmalar, her türlü ticari alavere dalavereye rağmen bu yeni çıkışın aslında Modernist tavırdan beslendiği ve onun devamı olduğu gözden kaçmaktadır.

joseph Kosuth, sandelyeler 1965

 

(Joseph Kosuth, Sandelyeler 1965)

Lyotard’a göre Post Modernizm bu oluşumun sürmesi için sanatçıyı baskı altında tutmaktadır. “Önümüzdeki yüzyılın en önemli meselesi budur.” diyerek eleştirisini netleştirir. Egemen gücün sanata müdahalesini önlemek için, sanat arzu nesneleri olmamalıdır, estetik, nihilist bir zehirdir diyerek karşı çıkan Lyotard sanat hoşa gitmemelidir, fayda içermedikleri için özgül bir varlık üretebilirler bir davaya hizmetten değil uzlaşmazlık pratiğinden beslenirler kuralını savunur. Sanat, piyasanın tahakkümüne maruz kalmadan, kendi duyulur özerkliği içinde bir dünya kurmakla yükümlüdür tezini işlerler. Marksist sanat tarihi kuramın tam anlaşılmamış muğlak, soyutlanmış form ve yorumları sözde hakim düzene karşı bir duruş sergiler, çıkışı dolaylı bir destektir.

Marksist düşünce:  sanatı, sıradan nesneden kendini ayıran ve toplumsal gelişmeye göre sanatın özerk bir yapı içinde var olacağını tanımlar. Formülize edilen konular üzerinden mevcut sistemi eleştirmek, asıl meseleyi atlayarak sistemi dolaylı olarak olumlama tuzağına düşmektir. Egemen sanat tarihine saldırı gibi görülen bu tür sanat eylemleri aslında Kapitalist Materyalizm’in ürünü olan Pozitivizm etkisindeki gerçekliği açıklar. Pozitivizm gerçeğinde sanatçıların veya sanat ortamında gelişen olayların risk içermeyen uzlaşmacı özellikleri Marksist tanımlamalara taban tabana zıttır. Tehlikesi olmadığı anlaşılan konular üzerinden hijyenik, mevcut şablonlarla bağımsız özgür sanatı dillendirmek ne kadar inandırıcıdır.

Ron Mueck, iki kadu0131n, 2010

(Ron Mueck, iki kadın, 2010)

Bu tür yoksullaştırılmış sanat tarihi, Clark’a göre; politik ve toplumsal meşguliyetten ziyade “toplumsal bir varlık olarak sanatçının referans noktasının sanat topluluğu olmasıdır.” Bu yerleşik fikirlere sıkı sıkıya bağlı varsayım üzerine kurulu sanatın, kendini anlatma biçimindeki muğlak yapıdır söz konusu olan. Sanat, tarihsel sürecin etkili bir parçasıdır ve bu süreci oluşturan unsurlarla ilişkisini kuramsal olarak tespit etmek gerekir. Clark, analiz nesnesi olarak sanat çalışmasını, sanatçının tarihsel durumu ve sanatın temsil geleneği içindeki girift ilişkiye bağlar ve bu unsurlar; sanat ortamında var olan kurumlar, sanatçılar, sanat eserleri, eleştirmenler… vb farklı bir çok gruplardır. Belirleyici olan, olabilirliğin bir arada olduğu ortamda,  değerlendirilebilecek gerçek her zaman “test edilebilir” oluşudur. 1 Kasım 2014

Share Button

Yorumlara kapalıdır