Şener Azizoğlu: Sarhoş Atlar Zamanı / Bahman Gobadi

Share Button

1

“Bir kitap okudum hayatım değişti.”

Orhan Pamuk’ un “Yeni Hayat” romanının meşhur ilk tümcesidir bu. Kürt asıllı İranlı yönetmen Bahman Gobadi’nin hayatı da kütüphaneden aldığı “Animasyon Filmleri” kitabı ile birlikte değişiyor. İran-Irak sınırındaki zorlu coğrafyada doğan Gobadi yönetmenlik kariyerine kısa filmler yaparak başlıyor. Clermont-Ferrand Festivali’nde Jüri Özel Ödülünü kazanan Siste Yaşam’ (1999)  ın da dâhil olduğu ve uluslar arası film festivallerinden ödüllerle dönen 10 kısa film çekiyor.  İranlı büyük usta Abbas Kiarostami’ye asistanlık yaparken, Samira Makhmalbaf’ın “Kara Tahta” isimli filminde başrol oynuyor.   2000 yılında çektiği

“ Sarhoş Atlar Zamanı” (Zamani Baraye Masti Asbha ) ile hak ettiği şöhreti yakalayıp aynı yıl Cannes Film Festivali’nde “Altın Kamera” ödülünü alıyor. Doğduğu coğrafyanın sert koşullarını sinema diline de yansıtıyor. Bu yüzden İran devrim yasalarıyla ilişkilerinin çok iyi olmadığını söylemeye hacet yoktur sanırım.

2

Küçük kız kardeş Amaneh’ in dilinden anlatılıyor “ Sarhoş Atlar Zamanı”. Hikâyesi yaşadığımız coğrafya için bilindik. Annelerinin ve hemen akabinde kaçakçı babalarının ölümünün ardından yapayalnız kalan beş küçük çocuğun hayata tutunma çabaları ve sayılı ömrü kalmış olan özürlü küçük kardeşlerini ameliyat ettirebilmek için kendi -sözde- yaşamlarından vazgeçişleri.  Film yönetmenin doğduğu sınırdaki Bane köyünde geçiyor. Oyuncular filmde gerçek hayattaki isimleriyle rol alıyorlar. Hepsi geçimini sınırda kaçakçılık işi yaparak sağlıyor. Kardeşlerden Madi ve Amaneh gerçekten kardeş ve Madi gerçekten bedensel engelli. Oyuncular kendi hayatlarını oynuyor ve filmin gerçekçi olma iddiasına katkıda bulunuyorlar.

Yok(sun)luğa, rustik feodaliteye, kimsesizliğe rağmen insanüstü bir yaşama ve yaşatma mücadelesi veriyor beş küçük kardeş. Küçük bedenleri bir anda büyüyüveriyor. Zaten Gobadi filmlerinde çocuklar çocuk olamıyor; çocuk kalamıyor. Bunun yönetmenin yaşam hikâyesiyle doğrudan ilintisi var. “Çocukluğum sınırlarda geçti. Ben çocukluk yaşlarımı yaşamadım. Sınırda yaşayan bir çocuk doğarken yirmi yaşındaki biri gibi doğuyor. Dünyaya geldiğinde yaşadığı zorluklardan dolayı yaşının çok ötesinde yaşıyor. Beden olarak çocuk ama ruhsal ve düşünsel olarak daha büyüktürler. Filmlerimdeki çocuklarda aslında çocuk değiller. Gelecekte yapacağım iki projem var. Ama onlarda da çocuk olmayacak.” diyor. Filmde daha çocuk yaştaki Rojin, küçük kardeşini kurtarabilmek adına başlık parası için kendisinden yaşça hayli büyük talibiyle evlenmeye razı olurken, babasının ölümünden sonra evin reisliğini üstlenen Ayoub, yaşıtları okula giderken kaçakçığa başlıyor.

3

Filmin ismiyle ilgili de şunu söylemek lazım en azından. Sarhoş Atlar Zamanı bu filme verilebilecek belki en uygun ve kabul edelim ki bayağı da afili bir isim. Zira sınırda, katırı olmayan için zaman kavramı muğlaklaşır. Hayata ve zamana atlar/katırlar hükmeder. Küçük kız kardeş Amaneh’ in dediği gibi orada atlar/katırlar olmaksızın bir yaşam kavramından bahsedilemez. Ancak sarhoş bir katırın inatçı uyuşuk bünyesi eşlik edebilir böylesi bir var olabilme mücadelesine. Zira bilinci açık bir katırın bile gözünü korkutur mayınlı araziler, yakalanma korkusu, soğuk kış ve çetin doğa koşullarına inat başka hayatları sırtında taşımak. Sınırdan maddȋ değeri olan neredeyse her şey kaçırılır. İçkiler, sigaralar, ev eşyaları, tekerlekler vd. Kaçamayan tek şey vardır: yaşamlar. Kaçakçılar beraberinde götürdükleriyle gider, geride bıraktıklarında kalırlar. Aşılan sınır yalnız iki ülke arasında değil açlık ile tokluk, yaşamla ölüm arasındadır. Ama bir maden işçimizin dediği gibi “ ölüm ihtimal, açlık kesindir.” Kaçakçı sürekli arafı solumaktadır.

4

Yılmaz Güney sinemasını anımsatan “Sarhoş Atlar Zamanı”,  tamamı amatör oyunculardan kurulu kadrosu ile düşük bütçeli minimalist bir film. Tersten anlatılan epik bir varoluş hikâyesi. Ölümün yakınlığı ve kesinliği üzerinden yaşamın yüceltilişi.  Bembeyaz  mekânlarda  simsiyah bir dram. Rahatsız etmiyor, ağlatmıyor da. Detaylarından bile birkaç manifesto çıkarılabilecekken, alabildiğine yalın. Eleştirmiyor, sebep-sonuç tahlili yapmıyor, suç-ceza arasında seçim yapmaya zorlamıyor. Oyuncu kalitesi, sınırlı diyalogları ve müzik kullanımına mesafeli duruşuyla şiirsel bir anlatıdan uzak olmakla birlikte ötekine dair rijit (sert) ön yargı blokunu parçalamak konusunda hayli başarılı.

Share Button

Yorumlara kapalıdır