Şeref Akşit: Galeri Ziyaretleri 2: Aşkın Önder ile Galeri Eksen Üzerine

Share Button

Şeref Akşit: Merhaba, biraz galerinin geçmişinden bahseder misin?

Aşkın Önder: Daha önce resimlerin ticari alım satımı varken 2002’den itibaren mekânın adı Kadıköy Sanat Galerisi’ydi ve işletme beş yıl kadar orada devam etti. Sonra Beylerbeyi ve Teşvikiye’de galeri açtım, butik galeri tarzındaydı. Zamanla iki ayrı galeri zor olmaya başladı, 2011’de Galeri Eksen olarak, Galeri Nevin’in ayrılmasından sonra buraya geldik ve 3 yıldır buradayız.

ge1

Ş.A.: 12 yıldır galericilik yapıyorsunuz. Bunca yıldır bu kaygan zeminde var olmak ve ayakta kalabilmeyi sürdürmek çok zor. Bu yolda asla taviz vermediğiniz ilkeler, etik kurallar neler oldu ya da tam tersi başarılı olabilmek için nelerden taviz vermek zorunda kaldınız?

A.Ö.: Resimden ziyade sanatçının tarzı ve kişisel özelliklerine daha fazla önem veriyorum. O anlamda galeri mekânının derinden gelen, özgün, yeni, duygusal sanatçıların eserleriyle dolması gerektiğini düşünüyorum. Piyasada güçlü değeri olan, popüler bir sanatçıyla çok ilgilenmiyorum. Bence galericilik, öne çıkamamış sanatçıları öne çıkarmak için var. 50’ye aldım 80’e sattım, bir anlamı yok bence.

Ş.A.: Evet, bunu herkes yapıyor zaten…

Gülüşemler….

A.Ö.: Çalıştığım sanatçılardan Barış Kara’yla sergimizde, sanat algısı adına çok deneyim kazandık. Kendi resmini, özünü, konseptini anlattı. “Resimlerin isimlerini yazdığımız bantı yere koymak ve insanların basmalarına izin vermek istiyorum.” dedi. Bu sergileme işi benim için çok sıra dışıydı, hem kafamı karıştırdı hem de algılarımı açtı, sonra sevdim bu fikri. Sergi hazırlığı içinde Barış devam etti anlatmaya “Herkes bir başkasının duyarlığına basıyor, basmalı da. Böyle büyüyoruz çünkü. Herkesin hikâyesi başka ve herkesin hikâyesi kendisi için önemli, karşısındaki için değil. O yüzden pek çok kırgınlıklarımız, anlaşılmazlıklarımız var.” O sergi bana önemli bir şey öğretti, sanat da bence böyle olmalı. Taviz vermeye gelince, sanatçı eserinde ideallerinden, ne hâlde yaptığından, kompozisyonunun ne anlattığından uzun zaman bahsettikten sonra koleksiyonerin o resimdeki bir kediyi ya da atı beğenmesi o albeniyle eseri satın alması benim zoruma gidiyor. Sanırım asıl taviz, satın alınmak üzere olan bir eser üzerinde sanatçı adına köprü görevi gördüğüm için bunu ne şekilde olursa olsun sağlamak oluyor.

Ş.A.: Sanat galerisi tabii her şeyden önce kirası, faturası, belli giderleri, götürüsü çok olan getirisi de olması gereken ticari bir mekân. Ticari olmasının yanında bir galericinin nasıl bir misyonu olduğunu düşünüyorsun?

A.Ö.: Sanatçının bizimle paylaştığı samimiyeti, öyküsünü, derinliğini biz de koleksiyonerle, ilgililerle paylaşıyoruz. Resimlerin yayılmasına, farklı çevrelere dağılmasına inanıyorum ama tabii bu zaten inandığım işler için geçerli. Sanatçının samimiyetinin bana ulaşması, benim aracılığımla koleksiyonere ve onun aracılığıyla çevresine ulaşmasıyla genişler, yayılır. İlişki kurmak, etkileşim içinde olmak önemli bir şey. Bir manada burada hancıyız, mükellefiyeti taşırız, misyonumuzu en iyi şekilde yerine getirmeye çalışıyoruz.

Ş.A.: Koleksiyonerlere danışmanlık yapmak ve onları doğru yönlendirmek ayrıca en önemli misyonlarınızdan herhâlde?

A.Ö.: Genellikle alıp evime asmayacağım bir koleksiyonu ne sergilerim ne de tanıtırım. Koleksiyonere doğru bilgiyi verdikten sonra kararı onun zevkine bırakıyoruz. Türkiye’de işler aşırı samimiyetten mi bilmem, başka türlü yürüyor…

Gülüşmeler…

 ge2

 

Ş.A.: Bunca yıllık tecrübenize dayanarak sanatçılardaki -kendi kimliğini, çizgisini oluşturmuşlar dışında- yolun başında ya da biraz yol almış olanlardaki farklılığı nasıl seziyorsunuz? Diyeceğim şudur ki, sanatçı yetiştirmek diye bir şey var mıdır ya da sanatçı keşfetmek? Genç sanatçıda aradığınız o özel yetenek, belki cevher nedir?

A.Ö.: Sanatçı yetiştirilmez aslında. Ama piyasa hakkında, malzeme kalitesi hakkında yönlendiririz. Beğenmediğim sanatçıyla zaten çalışmam ama diyelim ki pornografik içerik ya da şiddet nedeniyle eleştiriler var, o zaman böyle böyle şikâyetler var, şeklinde yönlendirme yapıyorum. Diyelim ki 21 yaşında bir aday. Bizim güzel sanatlar okullarında ego pompalıyorlar ve dışarı bırakıyorlar. Mesela hocası beş bin liraya fiyat biçerken öğrencisi sergide nasıl bir egoysa on beş bin lira fiyat koymak istiyor. Önerim büyük bir bütünlük içinde olmaları, konsept çalışmaları gerektiği oluyor. Önce hayatı algılamalılar, sıkıntı çekmeliler, darbe yemeliler. Diyelim ki aşkın ne olduğunu bilmiyor, nasıl aşkı anlatabilir? İnsanları yaşadıkları, hissettikleri şeyler bir yere getirebilir. Fikri, konsepti, özgünlüğü, belirli olacak. İki yıl önce bir müzayedede kapak olarak kullanılmış, hiç kişisel sergi yapmamış egosu yukarılarda, henüz 5.resminin yarısında! bir ressam adayımız gelip hava atıyor örneğin…

Gülüşmeler…

A.Ö.: Genç sanatçıların usta sanatçılarla sohbet etmesi, tavsiyelerini dinlemeleri lazım, başarıya kolay ulaşılmıyor…

 ge3

Ş.A.: Galerici olarak sanatçılarla koleksiyonerler arasında köprü görevi yapıyorsunuz. Sanatçılarla çalışmak zordur, kibirleri, duygusal gel-gitleri, istekleri… Diğer yandan koleksiyonerler ise çoğunluğu zengin insanların oluşturduğu bir kesim olduğu için onların da kibirleri, bazı keskin tavırları, “dediğim dedik çaldığım düdük” davranışları var. Aradaki dengeyi kurmak güç olmalı. Hangisiyle uğraşmak, anlaşmak daha zor?

A.Ö.: Zor bir soru gerçekten. Ama koleksiyonerden bahsedecek olursak genelde koleksiyonerlerle arkadaş, abi-kardeş gibiyiz. O yüzden iletişim sorunlarımız, ilişki sorunlarımız, kaprislerimiz genelde olmuyor. Sanatçılar da eski deyimle günümüz alimleri, bilginleri… Malzeme, tuval, heykelleriyle izleklere bırakıyoruz. Genelde destek oluyorum ve destekçiliğimi bildiklerinden sanatçılarla kolay kolay sorun yaşamam.

Ş.A.: Peki koleksiyonerlerin eser incelerken, beğenirken ya da burun kıvırır, beğenmezken duygusal yanı nasıl oluyor?

A.Ö.: Önce beğeni önemli. Beğenmedikleriyle ilgili yorum yapmaya bile gerek duymazlar, ısınamadıklarını söyleyip geçiştirirler. Çok beğendiklerinde ise, ilişki kurup peşine düşerler. Diğer yandan genellikle çok beğenseler de kafalarındaki fiyatın üstüne çıkmazlar. Mesela, ilginç bir örnek vereyim; Tüyap’ta beş bin lira etiketi olmasına ve en son dört bin dememize rağmen iki bin teklif eden koleksiyoner, pazarlık payını az bulunca çekti gitti. Tüyap’ın son günü tekrar geldi, yine aynı rakamı teklif etti, yine aynı şeyi söyledik, yine almayı reddetti ve gitti. Aradan iki ay geçtikten sonra bu kez galeriye yanında nakit parasıyla geldi -çok beğendiği hâlde belli etmemiş demek ki- dört bin liraya aldı ve gitti.

Gülüşmeler…

Ş.A.: Trajikomik durumlar…

A.Ö.: Sanat piyasamızın dramatik yanı ağır basıyor. Ayrıca, maalesef, sahte resim, çalıntı işler, popüler kulvara sürekli atlayan, popüler neyse onu yapan sanatçılar!

Ş.A.: Günümüz sanatının, güncel sanatının ekonomik, politik, ya da kültürel sorunları neler sence?

A.Ö.: Samimiyet çok önemli. Sanatçı hep önder deriz ya, içinde bulunduğu kültürü iyi değerlendirmeli, ifade etmelidir. Polonyalı bir ressam namaz kılan, secde eden insanı resmeder. Çingene vapuru derler, oradaki eğlence, farklı insanların işleri. Diyelim ki stadyum maçındaki kalabalığı resmeden yok, cuma namazındaki topluluğu resmedenler, semazenleri, gayrimüslimlerin ibadet zamanlarını, şimdi Gezi Parkı olayları resmi görüyoruz ama karşıt olan görüşe yönelik bir çizim yok, ya da mesela olumlu anlamda hacı resmi çizen yok…

         ge4

Ş.A.: Biraz da güncel serginizden bahsedelim… Filiz Hatipoğlu- Şimdiki Zamanların Güncesi

A.Ö.: Sergi, 2-17 Aralık Tarihleri arasında açık olacak. Sanatçının Türk yazı sanatına duymuş olduğu ilgi, özellikle Osmanlı’da kullanılan Arap alfabesinin kıvraklığından ve estetiğinden etkilenmesi, sanatında kaligrafik öğeler oluşturur. Runik, Arap ve Latin harflerinin harmanlaması, kaligrafik değerlerin ön plana çıkmasını koşulsuz kılar. Geçmiş-gelecek; şimdiki zamanların güncesidir onun için. Geçmişe duyulan saygı, şimdinin gücüyle gelecek zamanlara referanstır aynı zamanda. Yaşanmış anları resmetmek, gerçekliğin kendisidir. Postmodern ifade, modern dünyanın şimdiki zamanıdır aslında… Ahmet Hamdi’nin dediği gibi “ Şimdiki zaman bıçak sırtı, hem geçmişin yükünü taşır, hem de onu çizgi çizgi değiştirir.” Her dönemin yaşanmış anları, bize yaşanılan anların keyfini sunar. Çağdaşlık kavramının da parçası olur. Ne kadar çağdaş olduğumuzu kanıtlamak, sanki geçmişin şimdiki zamanlarını yadsımakla gerçekleşir.

ge5

Ş.A.: Günümüzden, güncelden, bugünden bahsetmişken sanat piyasasındaki günümüz sorunlarına nasıl çözümler bulabiliriz, ne değişse daha iyiye gider ya da tam tersi değişmeyecek diye üzüldüğünüz neler var?

A.Ö.: Her şeyin başı eğitim deriz ya. Güzel sanatlar eğitiminde resim yapmak ve sanat okumaları öğretilmeli. “Akademisyen ressam”lık çok sıcak baktığım bir şey değil. Profesör ressamlar

Ş.A.: Tabii onlardan çok var, her yerde o kurmaylar…

A.Ö.: Sanat gündemini, piyasayı yönlendiriyorlar, buna katılmıyorum. 1964’te yurtdışından bir hoca geliyor. Bizim bütün akademisyenler yarışmacı olarak katılıyor… Sonunda alaylı bir kadın kazanıyor. Büyük olay oluyor, hem alaylı hem de kadın!!. Siyasette de yönlendirmeyle ülkemizin beş ilinden başka hiçbir yerinde sanat galerisi yok. Dar alanda kısa paslaşma, dolaşımı yok. Onun dışında zenginler veya iş adamları, kurum ve kuruluşlar… Bu insanlar, giderlerinin bir kısmını sanata yönlendirebilir. Vergiden düşebilirler. Suçu kendimizde bulmalıyız, ben önce kendimi suçlarım, sonra sanatçıyı suçlarım. Ama bizim böyle ayrı ayrı çözülmek yerine birlikte çözüm üretmemiz lazım.  Ayrıca resim alıcı sayısı Türkiye’de hâlâ çok az.

Share Button

Yorumlara kapalıdır