Şeref Akşit: Atölye Günlükleri 5: Zafer Erkan

Share Button

Şeref Akşit & Zafer Erkan

Şeref Akşit: Öncelikle kısaca kendinizden bahseder misiniz, çocukluk yılları, sanata ilgi, eğitim nasıl gelişti, dönüştü?

Zafer Erkan: 1968 yılında Çorum’da doğdum. İlkokulu, Cumhuriyet İlkokulu’nda okudum. Severek resim yapmaya bu dönemde başladım. Ben beşinci sınıfa giderken ağabeyim Cemal lise sonlardaydı ve sürekli guaj boya, yağlıboya resimler çalışıyordu. Ben de sürekli onun yanında oturup yaptığı resimleri izlerdim. Bir gün ona, ben de liseye başladığımda senin gibi yağlıboya resim yapacağım, dediğimde, bana dönüp “Yağlıboya yalnızca lisede mi yapılır? Yapmak istiyorsan şimdi de yapabilirsin.” demişti. O çocuksu ön yargım, bir anda tersyüz oldu. Ufak ufak kâğıtlara onun yaptığı resimlerden, yararlandığı kitaplarından ben de çalışmaya başladım. Böylelikle benim resim maceram da başlamış oldu. Ortaokula başladığımda ise ilk yağlıboya resimlerimi yapmaya başladım. O zamanlar tuval bulmak çok zor zaten, ağabeyimle bakkaldan şeker çuvalı alıp onu geriyorduk. Ben bol bol desen çalışıyordum. Bulabildiğim iki tane desen kitabı vardı, sürekli onu okuyor ve gördüklerimi çiziyordum. Pek çok Van Gogh çalışması etüt ettim. Sürekli desen, taklit…

Ş.A.: E tabi sanatın S’si taklitle başlar. Bütün sanat dallarında kimlik bulma sürecinde öykünme ve taklit vardır. Antik Yunan’da bile tiyatronun en temel ögesi mimesis yani, taklittir. İlham aldığınız nesneye öykünürsünüz, ona bürünürsünüz. Tabii çok iddialı arkadaşlarım da vardı, lisedeyken güzel sanatlarda okuyan ve iki metreye iki buçuk metre Caravaggio çizen bir arkadaşım vardı yaa…

Gülüşmeler…  

Z.E.: Ortaokul ve lise yıllarımda resim öğretmenim Hasan Biçer’le tanışmam, onun, resme olan ilgimi fark edip benimle ilgilenmesi, resim yarışmalarına resimlerimi göndermesi, okullar arası resim yarışmalarında ödüller almam, resim ile daha çok ilgilenmemde etken olmuştur. Bu dönemde resim bir tutku, bir arkadaş, bir sırdaş oldu bana. Bir de lise yıllarından felsefe öğretmenim Nilüfer Muratoğlu’nu da unutamam. Kitap okuyor, resim yapıyor olmam onun da çok ilgisini çekmişti. İstanbul’a gitmem, güzel sanatlar okumam konusunda bana öncelikli fikri aşılayan kişi o olmuştur. Böylelikle İstanbul’un yolunu tuttum. 1987 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’ne girerek İstanbul’daki hayatıma ilk adımımı atmış oldum.

Ş.A.: Gerçekten büyük bir maceraya atılmış oldun, bir yanıyla da bilinmezlik barındıran, seni hangi yoklukla sınayacağını bilmediğin bir serüven…

Z.E.: Evet öyle ama resme para kazanmak, ünlü olmak için başlamadım, sevdiğim için başladım. Severseniz bu uğurda pek çok şeye katlanırsınız, zorluklara göğüs gerersiniz. Biz, ressamların trajedilerini okuyarak büyüdük, zenginliklerini, şan şöhret, lüks içinde yaşamlarını örnek almadık. Amatörlük dönemi duygularını kaybetmemek çok önemlidir.

IMG_20150218_214310

Ş.A.: Tekniğine, tarzına gelince, deneysellikle yolunu bulmuş görünen bir tarzın var. Soyut işlerin ayrı, çok renkli figür işlerin, bir de iki ayrı tarzı bir araya getiren figüratif soyutlamaların…

Z.E.: Evet, resimlerimde çok renkli anlatım öne çıkmaktadır. Güzel Sanatlar son sınıfta mezuniyet işlerim yağlıboya çalışmalardan oluşan soyut anlatımlı resimlerdi. Burada renk ve sembol işaretleri öne çıkmıştı. Mezun olduktan sonra Acıbadem’de bir atölye açtım. Burada bir dönem hayvan figürlerini kullanıp, sembol dilinden yararlanarak resimler yaptım. Ardından 1995 yılında yüksek lisans eğitimimi de “Çağdaş Türk Resminde Hayvan Simgesi” tez konusuyla tamamlamış oldum. Simgeci anlatım benim her zaman ilgimi çekmiştir. Farklı dönemlerde yaptığım resimlerimde konular ve içerik değişmesine rağmen, boya sürüşüm çok fazla değişkenlik göstermedi. Bu arada figür soyutlamaları yaptığım dönemlerde soyut çalışmalardan oluşan bir dizi resim yaptım. Burada fırça ve farklı malzemeyle yüzeye müdahale etmek farklı etkileri de oluşturmama neden oldu. Benim için doku, renk resimlerde olmazsa olmazlardan oldu. 2011 yılında Ormo Sanat Galerisi’nde sergilediğim “Aklımın Köşesinden” adlı çalışmalarımda diğer çalışmalarımda olduğu gibi, spatula ve fırça sürüşleri birlikte yürümüştür. Bu resimlerimde mekân ve belirgin alanlar daha da öne çıkarak bir önceki resimlerime oranla daha da yalınlaşmıştır. Spatula sürüşü çok renkliliği zorunlu kılmıştır. Spatulayla renk sürüşünde rengi, tonu az tutmanın resmin teknik örgüsünü zayıflatacağını düşünüyorum. Son zamanlarda ise fırça sürüşüne yönelmeye başladım.

Zafer Erkan

Ş.A.: İlk olarak bir resim hocası, ikinci olarak da çocukluğundan beri yağlı boya resimle uğraşan bir ressam olarak, seninle şöyle geniş geniş, renklerin armonisinden bahsedebilir miyiz? Sıcak renkler & soğuk renkler, renklerin uyumu, tam tersi karşıtlıkla yaratılan gerginlik, uyumsuzluklar… Çünkü senin resimlerinde ilk bakışta anlaşılmayan, izleyiciyi bazen iten, bazen yoran bir yoğunluk ve bir renk cümbüşü var…

Z.E.: Çalışmalarımda simgeci bir tavır, kavram ve anlamı her zaman görmek mümkündür. Son dönemlerde akrilik boya kullanmaya başladım. Akriliğin olanaklarıyla spatula malzemesi birleştiğinde resmimin teknik örgüsünü de belirleyen, yönlendiren bir özelliğe sahip oldu. Burada üst üste katmanlar hâlinde boya sürüşüm, renklerin bir cümbüş ve dinamik bir titreşim içerisinde olmasında etkili oldu, bu farklı etkileri seviyorum. Hangi konuyu işlersem teknik sürüşün oluşturduğu hareket, bu oluşan müzik armonisi beni heyecanlandıran önemli bir özelliğe sahip oluyor. Beyaz tuvali sıcak bir renkle kapatıp kırmızı ve turuncuyla, onun üzerine soğuk ve sıcak renkleri spatulayla üst üste sürerek o titreşimleri oluşturmaya çalıştım hep. Aralardan çıkan sıcak renkler benim heyecan duygumu artırıyor. Spatula malzemesi ve renk sürüşüyle yeni bir iş üzerinde çalışırken o anki yaptığım işin, duvarcı ustasının titizliği ve özeni ile benzerlik gösterdiğini düşünüyorum. Duvar ustasının benim kişiliğime, duygularıma, heyecanıma denk düşen iş disiplini… Boya sürüşümde malzeme çok belirleyici olduğu için son dönem çalışmalarımda da fırça sürüşü öne çıkmıştır. Yaşadığımız duyguların, düşüncelerin değişmesiyle görmek ve yapmak istediğimiz şeyler de değişime uğruyor. Benim için resim yapmak ancak böyle olduğunda bir anlam kazanıyor. Resimlerimin renk anlayışına gelince figürlü, nesnel forma dayalı anlatım da olsa çalışmalarımda soyut örgü her zaman öne çıkmıştır. Spatula malzemesiyle renk, leke sürüşleri soyut boya sürüşünü beraberinde getiriyor ve çok renklilik, hâliyle kaçınılmaz oluyor. Rengin rüyasında gezinmek, renk karışımlarıyla uğraşmak her zaman beni heyecanlandırmıştır. Renklerin birbirleriyle yan yana gelişindeki o keskin ifade, boya sürüşü resimlerimin karakterini oluşturmaktadır. Uyumlu renklerin yanında zaman zaman zıtlıklar bir müziğin notaları gibi şekillenmiştir belleğimde. Renklerin dinamik hareketli sürüşünün senfonik bir dil oluşturduğunu düşünüyorum. Yaşamımıza baktığımızda zıtlıklar, uyum gibi kavramlarla iç içeyiz çoğu zaman. Resimde formu, nesnel bir ifadeyi devre dışı bıraksak da renkler kendi içinde bu kavramları anlatmada yeterli kalıyor çoğu zaman. Ben de bu renklerin kavrama dönük geniş anlam ve olanaklarından yararlanmayı esas almışımdır.

Ş.A.: Gençlerle aran nasıl, ressam adaylarıyla? Onlara öğrettiklerin, onlardan öğrendiklerin…?

Z.E.: 1991 yılında Güzel Sanatlardan mezun olduktan sonra, Acıbadem’de açtığım atölyede resim dersleri vermeye başladım. Hocalığa da mezun olduğum ilk yılda başlamış oldum. Burada daha çok Güzel Sanatlara girmek isteyen arkadaşlarla desen, renk ağırlıklı çalışmalar yapıyorduk. Sonraları 2005-2006 öğretim yılında Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde desen derslerine girmemle üniversite hocalık hayatım da başlamış oldu. Hâlen Nişantaşı Üniversitesi’nde dersler vermekteyim. Hocalığın getirdiği avantajları yaşadım tabi… Genç arkadaşlarla iletişim hâlinde olmak elbette insanın zihnini dinamik tutuyor. Ben de onlardan çok şey öğreniyorum, gençlerle çalışmayı bu yüzden seviyorum. Çünkü onların o kadar masum talepleri var ki, henüz kirlenmemiş olduklarına tanık oluyorum. Bunu her zaman dile getiririm. Hayata karışıp para kazanmaya, bir iş dünyasında bulunmaya başladığımızda artık dış dünyanın kavgasına katılmaya başlıyoruz. Gençler sadece masumane gelecek kaygılarının savaşını vermekteler. Birçoğumuz bu kaygıyı ve savaşı iliklerimize kadar hâlen yaşıyoruz. Gençleri birçok konuda eleştirmişizdir. Onları yeri geldiğinde duyarsız, apolitik bir gençlik olarak görmüşüzdür. Onlar ki son dönemlerde bunun böyle olmadığını bizlere net bir şekilde göstermişlerdir.

Ş.A.: Gezi olaylarını kast ediyorsan evet, hem de Türkiye tarihinde daha önce hiç görülmedik şekilde ilkler yaşandı.

Z.E.: Evet, apolitik denilen gençler örnek oldu, tarih yazdı! Evet, ne diyordum gençler teknolojiyle içli dışlı, internet üzerinden dünyayı izleme, takip etme imkânlarına sahipler. Bu da onların yenilikçi, cesaretli fikirler ortaya koymasını beraberinde getirdi. Teknoloji konusunda çoğu zaman imdadıma yetişiyorlar. Genç arkadaşlarımızdan biz de böylelikle bir şeyler öğreniyoruz…

Ş.A.: Öğrencileri ve Güzel Sanatlar’da okuyan gençleri, genç ressam adaylarını şu anda nasıl buluyorsun? Bizim yetiştiğimiz çağda “elektro akustik” bir iletişim vardı, şimdi tamamen “elektronik”, hatta kimilerine göre post dijital çağa döndük. Zaman çok hızlı dönüyor, çok fazla bilgi ve veri akışı var. İletişimi Facebook’tan kurar olduk, dileklerimizi, siparişlerimizi Whatsapp’tan yazar olduk. Herkesin izleyemediği kadar film arşivi, dinleyemediği kadar müzik arşivi var. Yeni bir şeyi öğrenmek çok daha kolay; ama unutmak çok daha zor belki… On yıl önce de ders veriyordun. Şimdiki öğrencilerinle on yıl önceki öğrencilerin arasındaki en belirgin farklılıklar neler?

Z.E.: Evet, bu, diğer eğitimci arkadaşlarla da hem fikir olduğumuz, konuştuğumuz bir konu. Her şeye çok kolay ulaştıkları için her şeyi çabucak yapmak, başarıya ve paraya çok hızlı ulaşmak istiyorlar. Şu anda gençlere deseni zor yaptırıyoruz. İlgileri çok çabuk dağılıyor. Resimde farklı bir deneme yapmak istediğimde, hadi şunu bir deneyelim dediğimde,  o olumsuz bakışı görüyorum: “Yapmasak daha iyi olur”, bakışı.

Ş.A.: “Hocam şimdi ne gerek var” bakışı!

Gülüşmeler…

Zafer Erkan & Şeref Akşit

Z.E.: Şimdi bir de özel üniversitelerde Güzel Sanatlar Fakültesi çok daha yaygınlaşınca, -Aileler de eskiye göre daha bilinçli, eskiden böyle değildi, ailelerin bütün bütçeleri çocuklarına göre ayarlanıyor –imkânı olan ve özel üniversitede okuma rahatlığına ereceğini bilen genç aday ona göre esnek çalışabiliyor, en kötü, bir özel üniversiteye girerim diye işlerini yayıyor.

Ş.A.: Genç ressam adaylarına neler tavsiye edersin?

Z.E.: Öncelikle başarılı olmanın yolu çok çalışmak, okumak, araştırmak, geçmişte ve bugün yapılanları takip ederek farkındalığın gelişmesini sağlamaktır, diyebilirim. Sanat elbette uzun ve bir o kadar da sıkıntılı bir yolculuk. Sabırlı olmalarını ve aceleci olmamalarını dilerim. Zaman, geç de olsa birçok şeyin hakkını veriyor…

Ş.A.: Peki, İstanbul’daki sanat piyasasını nasıl buluyorsun?

Z.E.: Tabii ki İstanbul’daki sanat piyasasına bakmadan önce, ülkenin, devletin genel sanat politikasına bakmak gerekiyor. Ülkemizde devletin sanat politikası yok denecek kadar az bir devinimle seyretmektedir. Görüntüde sanat etkinliklerine yardımlar yapılıyor gibi gösterilse de yeterli olduğunu düşünmüyorum. Zaten ilk başta sanata ve sanatçıya yeterli değerin verilmediğini düşünüyorum. Sadece bu dönemde değil, geçmiş dönemlerde de böyle olmuştur. Sadece cumhuriyetin ilk yıllarında sanat ve sanatçıya önem verilmiş görülse de bizim devlet politikamıza tam anlamı ile girmiş değil. İstanbul’daki sanat piyasası da diğer büyük metropollerde olduğundan farklı değildir. Son dönemlerde resim, heykel gibi plastik sanatlar da almak/satmak gibi ticari ilişkilerin içine sıkışmış durumda. Bir sanatçıyı satıyor-satmıyor ekseninde değerlendirerek, sanat yapıtını objektif okumalardan yoksun bırakmış oluyoruz. Birçok sanatçı ticari ilişkilerin içine çekilirken birçok sanatçı da yaptıklarına bakılmaksızın “satmıyor” diye dışarı itilmiştir. Plastik sanatlar alanında oluşturulan müzecilik anlayışı da bu durumdan farklı değildir. Sanat ve sanatçılar bir toplum için zenginliktir. Toplumun biriken kültürel katmanlarını zenginleştirirler. Bu nedenle çok sanatçıya ve sanat eserine ulaşmak zenginliğe ulaşmaktır, diye düşünüyorum. Ülkemizde sanat ürününün kitlelere ulaşması ve yaygınlaşması maalesef birkaç kişinin dudağının arasındadır. Diyelim ki hâli hazırda popüler, “büyük” ressamların işlerini müzelerde, müzayedelerde sıklıkla görmekteyiz, popülerlikleri azalanlar bir anda borsa gibi hızlı bir düşüşe geçmektedir… Spekülatörlerin yönlendirmesiyle şekillenen bir durum söz konusu. Sanat camiası belli isimler etrafında dönüyor ve o isimlerin dışındaki sanatçılar piyasadan dışlanıyor. Bu da sanatın meta ilişkisi içinde belli bir alana sıkışıp kalmasını beraberinde getiriyor.

Ş.A.: Evet, rakı balık eşliğinde hazır biraz çakırkeyif olmuşken Yeni Türkü’den kapitalizmi çok iyi özetleyen, bütün sistem çarklarını ve bireyin ‘naif’ durumunu anlatan şarkıyı, Çember’i söylemeden edemeyeceğim. “Yaaa dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksın, kendin içindeyken..”

Gülüşmeler…

Zafer Erkan

Z.E.: …kafan dışındaysaaa aaaAA!”

Ş.A.: Söz çemberden açılmışken güncel olarak Türkiye’de, sanat dünyamızda neleri yanlış buluyorsun, nelerin değişmesini istersin?

Z.E.: Son dönemlerde ülkemizde çok talihsiz gelişmelere tanık olduk. Bizim coğrafyamız geçmişte olduğu gibi bu gün de karışık, trajik olaylara sahne oluyor. Ülkemizdeki en temel sorun demokrasi ve adalet sorunudur. İnsanlar gittikçe bilinçli bir şekilde ötekileştirilerek, ayrımcılık körüklenmektedir. Tahammülsüzlük, toplumsal linç kültürünü beslemektedir. Bu linç kültürü, psikolojik şiddetten türeyerek fiziksel şiddete dönüşmüştür. Benim en büyük arzum öncelikle bir insan, sonra bir sanatçı olarak barış içinde, adalet duygusunun ağır bastığı daha demokratik, insanların fikirlerinden, düşüncelerinden, yaşam tarzlarından, etnik yapılarından dolayı ötekileştirilmediği bir ülke ve dünyadır. Sanat ve sanatçı her dönem şiddetin ve savaşların karşısında olmuştur. Sanatçı doğası gereği her zaman barıştan, sevgiden, güzellikten yana tavır koymuştur. Barışı ve güzelliği istemek zor değil. Toplumumuzun sağduyulu davranması bu toplumun kazanabileceği en büyük duyarlılık olacaktır, diye düşünüyorum. Bir de sanat dünyamızda sanatçılar galericilerden, koleksiyonerlerden değil, daha çok diğer sanatçılardan zarar görüyor bence.

Ş.A.: Başkalarının üstüne bastıkça çıkma durumu mu?

Z.E.: Evet! Maalesef!! Tam tersi, yardımlaşma, birlik olsa koşulları, işleyişi spekülatörler tek başına belirleyemez, sanatçılar da gündemde söz, en azından biraz pay sahibi olabilir. Diğer yandan sanat eğitiminin ilköğretimde iyi verilmesinden yanayım, yalnız sanatçı adayları olarak değil kültürlü, algıları açık bireyler yetiştirmek için. Kendi adıma bu tarz projelere de imza attım ve yalnızca özel okullarla sınırlı kalmasını değil, devlet okullarında da yaygınlaşmasını, devam etmesini dilerim.

Ş.A.: İkramların, güzel sohbetin için teşekkür ediyorum. Ayrıca fırında yaptığın balık da el becerilerinin kanıtıydı! Masterpeace!

Z.E.:  Ben teşekkür ederim hoş sohbetin için.

Share Button

Yorumlara kapalıdır