Şener Azizoğlu: !f İstanbul’dan Akılda Kalanlar

Share Button

Birdman

14. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali 12-22 Şubat 2014 tarihlerinde İstanbul’da, 26 Şubat-1 Mart 2014 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir’de gerçekleşti. Brezilya’dan Endonezya’ya; Hindistan’dan Kenya’ya, 42 ülkeden 115 filmin gösterildiği !f İstanbul, İstanbul, Ankara ve İzmir dışında 34 farklı şehirde 80 bin kişiye ulaştı.

Festivalin hiç kuşkusuz bu yılki en önemli başarısı “Paramparça Aşklar ve Köpekler”, “21 gram” gibi ünlü filmlerin yönetmeni Alejandro Gonzalez Inarritu’nun geçtiğimiz günlerde yapılan 2015 yılı Oscar ödülleri töreninde ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’  ödülünü kazanan “Birdman” (2014) filminin Türkiye’de ilk kez İf İstanbul’da gösterime girmesiydi. Unutulmaz “Beetlejuice” ve “Corpse Bride” filmlerinin yönetmeni Tim Burton’un son filmi “Big Eyes/Büyük Gözler” de Türkiye’de ilk kez İf İstanbul’da izleyicisiyle buluştu. Her biri kendine bir sıfat edinmiş yönetmenler ve filmler de -İran sinemasının ilk vampir filmi “A Girl Walks Home Alone at Night/Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız”, “Sinemanın Beckett’i” Pedro Costa’nın, “Horse Money/At Parası”,  “Kanada’nın David Lynch’i” Guy Maddin’ in son filmi “The Forbidden Room/Yasaklı Oda”- festivaldeydi.

Big Eyes by Tim Burton

Festivalin İzmir ve Ankara gösterimleri festival izleyicisi için kısmen hayal kırıklığıydı. Zira seyircinin hevesle beklediği başta ‘Birdman’ ve ‘Big Eyes’ bunun yanı sıra ‘Çekmeceler’ ve ‘Love İs Strange’  gibi festivalin ağır topları ve daha birçok kaliteli filmi izleme şansına sahip olamadılar. Sıkışık bir takvimde ve sınırlı salonlarda yapılan gösterimler izleyiciyi zaman zaman seçim yapmak zorunda bıraktı.

‘The Yes Men’ (2003) ile belgesel film tekniğine yeni ve eğlenceli bir soluk getiren Andy Bichlbaum ve Mike Bonanno ‘Yes Men Revolting’ ile yeniden izleyici karşısındaydı. Küresel ısınmaya karşı mücadele eden iki aktivistin dünyanın farklı noktalarındaki eylemlerini konu edinen; Michael Moore’un belgesel tarzı, kara komedi ve 2000’li yılların başında ortalığı kasıp kavuran MTV’nin TV serisi ‘Jackass’ ın harmanlanması olarak özetlenebilecek belgesel türündeki yapım oldukça keyifliydi. Küresel ısınma, gelir dağılımı adaletsizliği, siyaset ve sermaye ilişkisi ile ilgili tespitleri ve politik göndermeleri taşı gediğine oturtan cinstendi.

Yes Men Revolting by Andy Bichlbaum and Mike Bonanno

Festivalin önemli filmlerinden biri  “Kanada’nın David Lynch’i” unvanını fazlasıyla hak eden Guy Maddin’in ‘Forbiden Room” filmiydi kuşkusuz. Sinemanın bencil yönetmelerinden Lync’in yolundan giden Maddin de belli ki filmi kendisi için çekmiş. Beyaz perde Maddin’in bilinçaltına açılan bir pencereye dönüşmüş. Sembolik ve nesnellikten uzak sinema dili, rüya/rüya içinde rüya sekansları bir an bile nefes aldırmadı. Filmin sonuna kadar salonda kalabilmiş; tutarlı, rasyonel bir kurguya alışkın izleyicinin yaşadığı kafa karışıklığı ve yüzlerindeki ifade acıklıydı.

Kapalı gişe oynayan filmlerden biri de ‘gerçekçi’ olmasıyla mâruf Ortadoğu sineması –özelde İran- için bir ilk olan “A Girl Walks Home Alone at Night” filmiydi. Gerçekçilikle fantastiği birleştiren Ana Lily Amirpour’un ilk uzun metrajlı filmi alışılmışın dışında bir vampir filmi olarak değerliydi. Olağan dışı diğer bir vampir filmi de Veslemes’ in Norviya/Norveç idi. Kalbinin durmaması için sürekli dans etmek zorunda kalan hümanist ve şair ruhlu bir vampirin hikâyesi,  müzikleri ve ‘Stalker’ sekansları ile akılda kalan oldukça ilginç ve başarılı bir çalışmaydı.

A Girl Walks Home Alone at Night

Festivalin bir diğer Ortadoğu menşeli filmi ise ‘gerçeklik’ meselesini fazla abartmış olan Suriye-Fransa ortak yapımı “Silvered Water, Syria Self-Portrait” idi. Jüri tarafından “yılın en yaratıcı müdahalesi” olarak seçilen film Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed’in Suriyeli Kürt yönetmen Wiam Simav Bedirxan’ın çektiği düşük kaliteli- hâlihazırda devam eden- iç savaş görüntülerine epik monologların eşlik ettiği deneysel bir çalışmaydı. İçinde şiddet, kan, vahşet işkence barındırmayan neredeyse hiçbir sahnesinin bulunmuyor olmasıyla birlikte oldukça rahatsız edici bir deneyimdi. Şahsen Pasolini’nin sansasyonel filminden bu yana bu kadar rahatsız edici görüntünün bir araya toplandığı bir filme şahit olduğumu hatırlamıyorum. İşin daha ürkütücü tarafı ise burada hiç kimsenin rol yapmıyor olmasıydı.

‘Anadolu Break’ ve ‘Tarlabaşı ve ben’ festivalin yerli katılımcılarıydı. Belgesel tarzdaki filmlerden  ‘Anadolu Break’ de dünyanın farklı ülkelerinden gelen break dansçı gençlerin Anadolu taşrasında danslarına kimlik ve ruh katma arayışı anlatılmaktaydı. Paradoksal ve rastlantısal bir biçimde ‘Tarlabaşı ve ben’ de ise Anadolu taşrasından İstanbul’ a gelerek kâğıt toplayıcılığı yapan birinin saklanma/kaybolma gayretini konu edinmişti. İlk filmde bir “ben” olma kaygısı varken ikincisinde “ben” dışında herhangi biri/herkes gibi olabilme çabası vardı.

Tarlabaşı ve ben

Dave Mckean’ın animasyon tekniklerini dâhil ettiği, oyunculuk ve müzikleriyle ön plana çıkan dram filmi ‘Luna’ festivalin iyileri arasındaydı. “Hayat neden devam ediyor?” sorusuna masalsı ve sembolik bir üslupla cevap arayan film, farklı boyutlar arasındaki başarılı geçişleri ve katmanlı karakter modellemeleri ile öne çıkan oldukça başarılı bir filmdi. Larry Clark :‘The Smell of Us’ da Clark’ın bilindik şiirselliğinin yanında fazlasıyla cüretkâr olmasıyla öne çıkan filmlerdendi.

14. !f İstanbul Film Festivali bağımsız sinema izleyicisinin normal şartlarda beyaz perdede izleme fırsatı bulamayacağı birçok değerli filmi görebilmesi adına önemli bir fırsattı ve izleyicinin bir sonraki organizasyondan beklentilerini bir hayli yükseltti.

Share Button

Yorumlara kapalıdır