Hülya Küpçüoğlu: “Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?” Üzerine Dilek Karaaziz Şener İle Görüşme

Share Button

d6

Küratörlüğünü Dilek Karaaziz Şener’in yaptığı ‘Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?’ adlı sergi Hub Art Space/CerModern’de 11 Mart-5 Nisan tarihleri arasında izleyiciyle buluştu. Sergide Toby Clark’ın ‘Savaş ve Propaganda’ kitabında yer alan bir soru üzerinden savaş, kamusal alan, barış, ölüm, anma, an gibi kavramlar sorgulanıyordu. Savaş ve sanat söz konusu olduğunda sanatçı ne yapıyor? Küratör Dilek Karaaziz Şener ile konuştuk…

Hülya Küpçüoğlu: Uzun bir hazırlık süreci geçirildiği belli.  Öncelikle serginin hazırlık aşamalarından bahsedebilir misiniz?

Dilek Karaaziz Şener: “Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır? Sorusundan hareketle hazırlanan sergi, yaklaşık 1 yıllık bir sürecin ürünüdür. Günlük okumalarımdan aklıma kazınması gereken cümle veya paragrafları kayıt altına aldığım defterlerimin birinin sayfaları arasında saklanan bir cümle diye de okuyabiliriz serginin adını… Evet, Toby Clark’ın Savaş ve Propaganda kitabının, “Savaşı Hatırlamak” başlıklı bölümünün giriş cümlesidir söz konusu soru ve fakat bununla kalmayarak savaşın sosyal sorun olmasının verdiği duyarlılıkla yelpazeyi geniş tutup sorunun bilinçaltı yolculuklarına yönelerek her sanatçının işinde soruyu farklı cevapladığı veya yeni bir soruya evirildiği sürecin izleri okunmaktadır. Dört sanatçı arkadaşla başlayan ilk beyin jimnastikleri bugün 23 sanatçının katılımıyla tamamlanmıştır. Bir hayalim vardı, kendime, yaşamıma, Ada’ya dair ve gerçekleştirmek için neredeyse bir yılın her gününü aynı soruyu defalarca kendime sorarak geçirdim. Ingeborg Bachmann okumaları öylesine yaşamıma dâhil oldu ki, Toby Clark’ın sorusunu çoktan geldiği sayfada belki bir başka defa yeniden hatırlamak için geride bırakmıştır. Avusturyalı yazarın buz dikenlerinde yürüttüğü romanı Malina ile yola devam ederken, kendi çocukluğumla yaptığım anımsama oyunlarında, geçmişe dönerek, savaşın içinde buldum kendimi… Savaşı gören ve yaşayan daha sonrasında da yemek masalarında bile hep savaşın anımsandığı bir çocukluğum oldu. Büyüdüğüm evin -1974 öncesi- duvarlarının ardındaki silah seslerini, insanların evlerinden göç etmek zorunda kalışını, sonrasında boş kalan evlerdeki tüm maddi varlıkların kalanlar tarafından yağmalanarak gelişen bir “ganimet kültürünün” içinde kalıp da “sağlıklı” bir kolektif bellekle yaşamınızı sürdürmeniz mümkün mü? Bachmann’ın “Ne zaman çekildi bu sınırlar?” sorusunu Clark’ın “Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?” sorusuyla birleştirerek Afrodit’in Adası’na dair kırgınlıklarımı, can kırıklarını, acıları, gözyaşlarını bir araya getirmek için serginin senaryosunu yazmaya başladım.

Afrodit’in Adası’ndan çıkarak, okumak için geldiğim Ankara’nın, savaşın ve sonrasındaki Cumhuriyet mimarlığının meydanlarına yansıyarak geliştiği bir iç şehir olduğunu da düşünürsek, sanırım “savaş” benim kaderim gibi bir şey olmuş ve bir soruyla gözlerimi açıp bilinçaltımdan gün yüzüne çıkmış gibi hissediyorum şu an kendimi…

Evet, dört sanatçı arkadaşımın heyecanla başladığı yolculuk, zaman içinde gelişti ve sonrasında da “Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?” sergisine dönüştü. Akla gelen soru belki de söz buraya gelince şu olmalı: Sanatçılar hazır, tema yerli yerinde, e peki mekân ne durumda? Şunu açıkça söylemeliyim ki mekân araştırması için hiç düşünmedim. Hep aklımdaydı CERModern… Birçok sergide söz konusu mekânın anıtsallığı içinde kayboldum. Her ziyaretimde duvarlarına, defalarca “Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?” sorusunu fısıldadım. Ve işte bugünlerdeyiz… Soruyu HUB Sanat Mekânı’nda hem görsel, hem işitsel anlamda tekrar tekrar sorarak, sergiyi izlemeye gelenlerin belleğine savaşın izlerini adeta bir kazı çalışması yapar gibi yerleştiriyoruz.

Hüseyin Arıcı, Mustafa Akkaya, Deniz Aktaş, Alper Aydın, Mehmet Aydoğdu (Liége-Belçika), Ozan Bilginer, Buğra Ceylan, Hatice Çöklü, Rukiye Epli Dede, Serkan Demir, Erdal Duman, Uygar Erdim (Lefkoşa-Kıbrıs), Genco Gülan, Onur Gülfidan, Nurtane Karagil (Lefkoşa-Kıbrıs), Ekin Kılıç, Umay Yılmaz Kutay (Lefkoşa-Kıbrıs), Ecem Dilan Köse,  Ali Kotan, Emre Okçuer, Aykut Öz, Ali Şentürk ve Arda Yalkın ile geçirdiğimiz bir yıllık çalışma sürecinde her sanatçı ile yaptığımız görüşmelerden, toplantılardan sonrasında aklımda hep cümle kendiliğinden beliriyordu: Yolunu kaybetmiş savaşlar çağı… Ve hepimiz bu çağın acılarının canlı tanıklarıyız. İster savaşı birebir yaşayalım isterse de savaş uzakta bir yerlerde yaşansın etkileri her an hepimizin yaşamına bir şekilde değmektedir. Maya Lin’in “Vietnam Gazileri Anıtı” için söylediği gibi: “İnsanların gerçekten ağlamasını istedim. Savaşa ağlamak için ille de direkt yaşamak gerekmiyor, savaşın yaşandığı her coğrafyada ölenler için hepimiz ağlıyoruz.”

d2

H.K.: ‘Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?’ sorusuna sizi getiren yani Toby Clark’la yollarınızı kesiştiren koşullar ne idi?

D.K.Ş.: Toby Clark’ın “Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?” sorusu üzerinden başlattığı kitabın dördüncü bölümünün son başlığı aslında birçok soru ile başlıyor. Fakat burada aklıma kazılı kalan sorunun anlamı “nasıl”, “neden”, “niçin” sorularıyla birlikte farklı psikolojik anımsamaları da beraberinde getirdi. 20 yüzyılın dünya savaşlarının ardından yapılan anıt heykellerin kısa bir özetidir bölüm… 1974 yılında beş yaşındaydım ve bir savaş gördüm. Vietnam Savaşı’nı yaşamadım ve fakat savaşın tartışmalarının ve acılarının hâlâ sürdüğü 1980’li yılların sonunda Sanat Tarihi okumaya karar verdim. Bu süreçte Maya Lin’i tanımak için etrafımda yükselen anıt-heykellere bakmak yeterliydi, sanırım. Toby Clark sayesinde bir kez daha ve bu defa daha bilinçli bir karşılaşma oldu Lin ile… Anıt-heykellerin hep bir sakinleştirme, anımsatma, telkin etme gibi insan duygularına direkt işleyen bir işlevi olduğunu görüyoruz. Duygular anıtla birlikte adeta anıtlaşarak kalıcı bir hâle geliyor. Öte yandan anıt-heykellerin “kolektif belleği” yapılandırmakta önemli bir rolü olduğunu da düşünerek, 21 yaşında Vietnam Gazi Anıtı’nın, insanların gerçekten ağlamasını istedim diyerek tasarımlayan Maya Lin’e hayran olmamak mümkün mü?

H.K.: ‘Sanatçı seçiminde hangi kriterleri göz önünde bulundurdunuz?

D.K.Ş.: Teması savaş olan bir sergi kurarken,-belki de diğer tüm sergiler için de geçerli olmalı- belli bir “ölçüt” sınırları içinde “seçim” yapmak ne kadar doğru? Bence önemli olan savaşa karşı sanatçının tavrı… Bunu söylerken de muhalif düşüncenin ön plana çıktığını vurgulamak isterim. Sonuçta böylesi bir serginin ereğini “politik” tavırdan ayrı tutmak imkânsız. Yine de sorunuzun yanıtı olur mu bilemiyorum ama savaşı direkt olarak yaşamayan sanatçılardan yana bir seçim yapmak istedim. Hatta Kıbrıslı sanatçıların 1974 sonrası sürecin çocukları olduğunu düşünerek hareket alanımızı savaşa karşı sanatla ayakta duran bir cepheden izleyene ulaşmasını istedik. 20 yüzyıl iki büyük savaş gördü. İzlerini toplumsal bellekle birlikte içinde bulunduğumuz 21. yüzyıla aktardı. Sınırların kalktığı, savaşların bittiği bir dünyada yaşama özlemi, dünün çocuklarıyla bugünün çocuklarına yaşlı dünyada nefes alan her insanın bıraktığı bir umut mirası gibi… Kendi çocukluğumdan yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki ilk silah seslerini duyduğumda beş yaşındaydım. Ve ilk gördüğüm uçaklar savaş uçaklarıydı… Evlerin pencerelerine çekilen çarşafları aralayarak şehri devamlı bombalayan uçakları gördüğümde de yine yaşım beş… Sonuçta bu sergide yer alan tüm sanatçılar direkt olarak bir savaşı yaşamadılar; fakat hepimizin belleğine yerleşen savaşa dair izler öylesine derin ki düşüncenin ürettikleriyle dünyadaki savaşlara, trajedilere ve de acılara bir başkaldırı söz konusu… Her sanatçının yapmak istediği sadece ve sadece savaşa sanatla eleştirel, karşıt, kavramsal çerçeveden bakmak…

d3

H.K.: Sergi üzerinden kamusal alana gönderme yapıyorsunuz, bu noktada işler üzerinden ne gibi bağlar kuruluyor?

D.K.Ş.: Bu soruyu kısaca şöyle cevaplamak istiyorum: Ölüm, her an her yerde hüküm sürüyor. Gerçeküstü koşullarda yaşadığımız bir dünya ve Türkiye’deyiz… Serginin gösteremeyerek işaret ettiği ölüm hüküm sürüyor, savaş devam ediyor ve barış hâlâ kan kokuyor. Serginin işlerinin tekil söylemlerinin yanı sıra genel anlamda birleştiği cümlelerin bu olduğunu ve izleyene “seyirlik” değil gerçek anlamda rahatsız edici bir atmosferde savaşı, acıları, şiddeti, soy kırımı kısaca insanın insana yaptığı zulmü hatırlattığını söyleyebilirim.

H.K.: Genel olarak, bu bağlamda Anıt-heykel’leri nasıl değerlendiriyorsunuz? 

D.K.Ş.: Dünya insan acısına dair anıtlarla kaplı, öyle değil mi? Nereye bakarsanız bakın insanın insana yaptığı en büyük zulüm, kamusal alanın can alıcı alanına yerleştirilen bir anıt-heykel ile sanki diri tutularak ve anımsanması sağlanarak  insanı “zafer” denilen kafa karışıklığına boğup bırakıyor. Bana göre savaş/savaşlar çok korkunç! Clarck “Bir savaş nasıl hatırlanmalıdır?” diye sorduktan sonra yeni bir soruyla düşüncelerini yazmaya devam eder: “Savaş anıtları sadece ölenlerin anısına mı yoksa onların uğruna öldükleri değerlere mi adanmalıdır?” 20. yüzyıl, dünyanın neresine giderseniz gidin kendi acılarının anıtları ile doludur. Size büyüdüğüm küçük kasabadan bir örnek verebilirim. Girne’de küçükken denize girdiğimiz Karakız koyunun hemen üzerindeki yüksekçe alan Tavşankulağı Tepesi olarak anılırdı. Yukarı Girne’de yaşayan herkes, özellikle Pazar günleri çoluk çocuk toplanır ve Karakız’a gelir, denize girerdi. 1974 sonrasında Tavşankulağı Tepesi’ne “Deniz Şehitleri Anıtı” yapıldı. İlk çıkarma gecesinde burada şehit düşenlerin adlarının yazıldığı bir anıt dikildi tepenin tam ucuna… Artık denize girmekten vazgeçtik buradan… Zaman buldukça şehitliğe gidip, anıtsal mermerin her iki yüzüne yazılmış isimleri okurken hatırlıyorum kendimi… Bir zamanlar insanların denize girdiği tepenin yamaçlarından Medoş lalerinin toplandığı, kısaca buram buram yaşam kokan bir alanda ölümün izleri hem de unutturmayacak, hep anımsatacak ve belleğe kazınıp nesilden nesile aktarılacak kadar somut bir anıyla karşınıza çıkıyor. Denizin kayalıklarla olan mücadelesinin sesini dinleyip, rüzgâra karşı yüzünüze vuran çiçek kokularını içinize doldurduğunuz küçücük bir tepede ölümün kutsallaşmasına tanıklık ediyorsunuz. O zaman insan soruyor kimlerin ölenleri anmak için semboller üretme hakkı vardır? Hiçbir şeyin “kutsal” görünmediği bir dünyada yaşıyoruz. Savaşın kutsallığını kim savunabilir ki?! O zaman anıt-heykellerin tümü acıların bir daha yaşanmayacağını ve geçmişin telafi edilebileceğinin bir garantisi midir? Matemin kişisel ifade biçimi ile kamusal sunumu arasındaki gerginliklerin “kutsal” anlamlara dönüştüğü her bir anıt, gelecek adına ait olduğu şehrin/kasabanın çocuklarına nasıl bir miras bırakmaktadır?  Şehitliklere gittiğinizde beton mezarlar arasında dolaşırken boğazınıza adeta bir yumru oturuyor. Anımsanan ölümün acı yüzü… Akılda kalan ise acının tarifsiz oluşu… Niçin bunca ölüm? Neden savaş var? Ve böylesi bir gerçek karşısında her bir anıt-heykelin benim gözümde bir anıyı saklama gücünün olduğudur. Göz ardı edilemeyecek kadar güçlü, etken ve de boğazdaki yumruyu bir balık kılçığına dönüştürebilecek kadar da duyguları yoğunlaştıran güç! Maya Lin’in Vietnam’da ölen yanlış hatırlamıyorsam 58,249 Amerikalının ismiyle ortaya koymak isteği anı, ölenlerin isimlerini okudukça acının gerçek yüzüne sanki toprağın derinlerine gömülüyormuş veya duvarın arka tarafında sanki tüm askerler yaşıyormuş hissiyle yüzleşen ve sonrasında herkesin isimleri okuyarak ağladığı gerçeğini hepimiz biliyoruz. Savaşta ölenlerin kaderine mi ağlıyoruz yoksa her an savaşın soluğunu hissederek yaşadığımız bu dünyaya kendi elimizle ördüğümüz acı bulutlarına mı? Her bir anıt heykel şehrin boğazına saplanan balık kılçığı olmalıdır, daha doğru bir deyişle de karşı-anıt muhalifliğiyle izleyeni, andığı olay karşısında derin düşüncelere yöneltmelidir.

H.K.: Günümüzde sanat ve savaş ya da politik sanat söz konusu olduğunda genel olarak çağdaş resim sanatımız hangi noktada?

D.K.Ş.: Dünyanın birçok yerinde çatışmalar, savaşlar, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, şiddet, baskı, ötekileştirme devam ediyor. Her biri ayrı bir sorun yumağı… Her birinin toplumlara, ülkelere ciddi sorunlar ve acılar yaşattığı bir gerçek. Resim, heykel, video, performans vs vs vs tekil olarak durdukları noktadan değil de sanırım “sanat” adı altında bütünsel bir noktadan toplumu zorlamalı… Sanat, söze başlarken sıraladığımız tüm bu sosyal çıkmazlara cevap üretebiliyor mu? Buradan bakmak gerekiyor. Politik veya siyasi açıdan baktığımız zaman ise tüm bu sorunların cevabının hangi dünyada aranması gerektiği gibi yeni bir sorunla karşılaşıyoruz. Bu durumda sanat sorunlara karşı ürettiği cevapları ararken “siyasi dünya” tercihini hangi yönde ve nasıl kullanacaktır? Bir başka sorun ise dünün ve bugünün “politik” alanı aynı mıdır? Sanatın gücü etki alanında yarattığı kalıcı izlerle ancak hedefine ulaşır. Kısaca sergiye dönerek sözü bağlamak gerekirse, “Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?” sorusuyla ortaya çıkan sergi sadece “içerikle” sınırlı kalınmamıştır. Anı, bellek, kimlik, mekân, aidiyet, simge, iktidar, medya, masal ve de gerçek gibi kavramlarla, farklı disiplin ve malzeme çeşitliğinde sınırları zorlamıştır. Anıtsal veya minimal ölçeklerde, hangisi olursa olsun, 23 sanatçının politik bir tutumun göstergesi olarak “daha fazlası”nı istediğini söyleyebiliriz. Dikkat ederseniz sergide “siyasi” olanı direkt göstermekten –herhangi bir tarihten siyasi kişiliğin fotoğrafı, savaşa dair seyirlik olmayan fotoğraf, resim veya görüntülerin yer alması gibi- daha doğrusu düz anlatım tercihinden kaçınılmıştır. Tarihte savaşa sebebiyet veren hiçbir siyasi kişiliğin fotoğrafı yoktur. Savaş, militarik simgenin üzerinden (asker/askerler) yan-anlamlar üreterek mekânda yapılandırılmıştır.

d4

H.K.: ‘Barış’ çok mu ütopik günümüzde?

D.K.Ş.: Bachmann Malina kitabı için şu sözleri söyler: “Gerek bu kitapta, gerekse sonraki kitaplarda savaş üzerine bir şeyler yazmak istemiyordum. Çünkü bunu yapmak çok basit, benim için aşırı basit olan bir şey. Savaş üzerine herkes bir şeyler yazabilir ve savaş her zaman korkunçtur. Ama barış üzerine bir şeyler yazmak, yani bizim barış dediğimiz şey üzerine, çünkü bu, gerçekte savaştır… Gerçek savaş, her zaman adı barış olan savaşın patlamasıyla doğar…”

Evet, ne dünde, ne bugünde ve öyle görünüyor ki gelecekte de savaş ve barış yoktur, hep savaş vardı, var ve de var olmaya devam edecek.

H.K.: Peki, dünyayı sanat kurtarabilir mi?

D.K.Ş.: Ütopya ve fakat imkânsız değil!

Sanatın “iyileştirici” gücüne inandığımız sürece, evet, dünyayı sanat kurtarabilir.

Ya savaş sanatı yok ederse? Silahlar müzelere, sanat eserlerine, kültür varlıklarının yer aldığı alanlara çevrilirse?! Ki tarihte ve bugün örneklerini sıralayabiliriz. Mesela Bağdat Irak Ulusal Müzesi… Medeniyet beşiği topraklar işgal altında. Yıkım, kaos, savaş ve ölüm kol geziyor. İnsanlık tarihinin neredeyse 10.000 yıllık öyküsü savaşın silahları tarafından “bilinçli” olarak yok edildi.

Söz buraya gelmişken, belki de, yeni bir soru sormalıyız: Dünya sanatı kurtarabilecek mi?

d5

H.K.: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

D.K.Ş.: Söylenecek o kadar çok söz var ki… Kıbrıs’ta YENİDÜZEN Gazetesi’nin köşe yazarı Barış gazetecisi Sami Özuslu’nun 2008 yılında Kıbrıs’ta yeni bir dönem başlarken yazmış olduğu bir sunumdan çok etkilenmiştim: “Afrodit’in Adası’nda Sevişen Kelimeler”. Sadece Kıbrıs’ın değil, tüm dünyanın mutlu son için sevişen ortak bir dilin kelimelerine ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Ortak dilin kapışan değil, sevişen kelimeleriyle ancak ve ancak dünyada barış engellenemeyecektir.

“Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?” adlı sergiye Özuslu’nun yazısını okuduğumda kesin karar vermiştim. Sonrasında Sevgili Helün Fırat ve Zihni Tümer yürekleriyle ve CERModern ile yanımızda oldular. Çok teşekkürler…

Ve son sözüm “Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır?” sergisinin yürekli sanatçılarına… Yürekliler, çünkü savaşa karşı sanatın dilinin iyileştirici gücüne inanıyorlar. Üretiyorlar ve “Savaşa Hayır!” diyebilme gücünü yapıtlarının diliyle izleyene taşıyorlar. Bin teşekkür…

Kıbrıs’ta BARIŞ engellenemez.

Dünya’da BARIŞ engellenemez.

Share Button

Yorumlara kapalıdır