Lütfiye Bozdağ: Mahmut Öztürk İle Resimleri Üzerine

Share Button

Mahmut Öztürk, Dayak Yiyen Asyalı, 100x80 cm., T.ü.y.b., 2003

Lütfiye Bozdağ: Günümüzde ressam kimdir? Tanımlayabilir misiniz?

Mahmut Öztürk: Sorunuzun birinci bölümünü “Mitoloji, din, tarihsel olaylar gibi temaları ve gündelik hayatı ile evrensel hayatı, edebi dil içerikleriyle resimlerine yansıtan kişi ressamdır” diyerek yanıtlayabilirim. Sorunuzun ikinci bölümünde sanırım ressam ve sanatçı kavramlarının yarattığı ‘yapay’ çelişkileri açıklamamı istiyorsunuz. Sorunuzun bu bölümünü yanıtlayabilmem için 1980 darbesine kadar uzanmamız gerekiyor, “yapay” diyorum, çünkü sanatçı ve ressam kavramları, özellikle 1980 sonrası Türkiye’sinde, neoliberalizmin politik ve siyasi oluşumları paralelinde tanımlanmaya çalışılmış ve ressam, yetenek gösterisi yapan maymun gibi gösterilmiştir. Ressam ve resim kavramları ile sanatsal üretime yönelik uygulama aşağılanmış, sanatçı kavramı ile söze, kavrama ve metinlere dayalı modüler sanat ve sanat eğitimi ön plana çıkarılmıştır. Sanatçı ile ressam farklı kişilermiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Sanatçı kavramı (artiste), açık ve net olarak Fransızca’da sadece ressam ve heykeltıraşlar için kullanılır. Boudelaire,  Modern Hayatın Ressamı adlı yapıtında, heykelin açlık, mimarinin ise barınma gibi temel ilkel ihtiyaçlardan doğduğunu, resmin ise ilkel ihtiyaçlardan bağımsız oluştuğunu vurgular. Leonardo da Vinci “…Bir resim biliminden bahsetmek gerekir.” der. Resmin ve ressamın önemine vurgu yapan pek çok örnek vermek olanaklıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda varlığını ve geleceğini her alanda üretim yapma şiarına bağlamıştır. Kültür, sanat ve sanat eğitimi alanlarında çağdaş üretim gerçekleştirmek için Resim ve İş kavramlarını bir bütün olarak görmüş ve Resim-İş Bölümü, Resim-İş Dersi ve Resim-İş Öğretmeni kavramlarına haklı olarak büyük önem vermiştir. 24 Ocak Kararları olarak bilinen neoliberalist pratikleri uygulamak için yapılan 1980 darbesi ve sonrasındaki iktidarlar tarafından, Çağdaş Türk kültürünün, sanatının ve sanat eğitiminin üretilmesini engelleme girişimlerine ve uygulamalarına tanık olunmuştur. Ressam ve sanatçı kavramları bu dönemde tartışılmaya başlanmıştır. Neoliberalist pratiklerin modüler sanat ve sanat eğitimi modeline uyumlu (söze, anlatıma, metinlere dayalı)  sanatı, sanatçıyı ve işini (!?) ön plana çıkararak, ressamı, resmi, sanat eserini, resim-iş kavramlarını aşağılayan postmodernist kavram pratikleri üretilmiştir. Bu konuda bildiri ve makalelerim vardır.  Resim, burjuva duvarlarını süsleyen sanattır, resim bitmiştir, resim dörtgeninin dışına çıkmalıdır, sanat-sanatçı-sanat eseri yeniden tanımlanmalıdır, sanat eseri değil sanatçı önemlidir, sanatçının kavramı ve ne söylediği önemlidir gibi postmodernist kavram pratiklerinin, 1996’da uygulamaya konulan MEB ve YÖK- Dünya Bankası Projesi ile uyumlu olması çok manidardır (!?). Kısaca adı Milli Eğitimi Geliştirme Projesi olan bu uluslararası neoliberalist pratik, modüler (söze, anlatıma, metinlere dayalı) sanat ve sanat eğitimi modeli olarak 1998 yılında MEB ve YÖK tarafından üniversitelere  zorla dayatılmış ve uygulamaya konmuştur. Bugün gerici zihniyetin, Güzel Sanatlar Fakültelerinde, Resim bölümlerinin kurulmasını ve açılmasını engellemesi, Resim-İş Öğretmeni adının Görsel Sanatlar Öğretmenine dönüştürülmesi, resim, ressam ve iş kavramlarına düşmanlığın bir kanıtıdır. Emperyalizmin neoliberalist pratikleri ve bu pratikleri haklı göstermek için üst yapısal anlamda uydurduğu (!?) postmodernist kavram pratikleri ile feodal gericiliğin, ressam, resim ve iş kavramları üzerinden saldırarak aynı değirmene su taşımaları bir tesadüf olamaz.

Emperyalizmin kuklası 1980 darbesinden bu güne yaşadığım ve öğrendiğim gerçek şudur: Emperyalizmin neoliberalist pratiklerine uyumlu sanat ve sanat eğitimi yaratmak ve çağdaş Türk kültürünün üretilmesini engellemek için ressam ve resim sanatı yok sayılmaya çalışılmıştır. Bu nedenlerle, benim için ressam ve sanatçı öğretmen tanımları çok önemlidir.

Mahmut Öztürk,  Podyumda Asyalıya Şiddetli Terör, 50x40 cm., T.ü.y.b., 2003

L.B.: Kompozisyonlarınızın temel motifi figüre, figür resmine karşı zaman zaman yapılan “demode”, “ömrünü tamamladı” gibi eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Figüratif resmin modası geçer mi?

M.Ö.: Figüratif resim için “demode” ya da “ömrünü-miadını tamamladı” demek evrensel hayattan ve gündelik hayattan kaçışı, yetenek ve yeti yoksunluğunu işaret eder. Figüratif resim, gündelik hayatın ve evrensel hayatın kültürel değerlerini üretir. Erwin Panofsy, elbette figüratif resme vurgu yaparak “Resim, kültür taşıyıcısıdır.” der. Marksist düşünür Çernişevsky “Biz, geçmiş uygarlıklara ait bilgileri onların sanat eserlerinden öğreniyoruz.” der. Figüratif resim, insanlık tarihiyle özdeştir ve insan var olduğu sürece yaşamda yer alacaktır. Çağımız felaketlerinin gerçek sorumlusu ve suçlusu olan burjuvazi, postmodern söylemlerle aydınlama çağını, endüstri devrimini, modernizmi günümüz felaketlerinin sorumlusu olarak suçlamayı ve hedef şaşırtmayı başarmış görünmektedir. Benim için figüratif resim, modernitenin ve modernizmin son meyvesi olan Marksizm’in ve Sosyalizm ütopyasını gerçekleştirecek gücün yoldaşıdır.  Postmodern anlayışların ve yandaşı akımların figüratif resme olan düşmanlıklarının kökenini doğru saptamak gerekir. Marks, gündelik hayatın tahlilini diyalektik tarihsel materyalizmin özü olarak görse de evrensel hayatın tahliline bağlanmayan gündelik hayat tahlilinin somut değerler üretemeyeceğini vurgular. 12 Şubat 2015 Tarihli Birgün gazetesi ile yaptığı söyleşisinde, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde uzun yıllar anayasa hukuku ile Marksist devlet kuramı üzerine çalışmalarda bulunan ve dersler veren Prof. Dr. Cem Eroğul  “Tekel ve metal işçilerinin direnişi, bitmekte olan kapitalist düzenin hareketleridir. Gezi ise yarınındır, yeni bir dünyadır.” diyor. Bu gerçekliği ancak figüratif resim anlatabilir. Gündelik hayatın ve evrensel hayatın gerçekliğini bir bütün hâlinde sunan, figüratif anlatıma dayalı Toplumcu Gerçekçi Resmin ve Toplumcu Eleştirel Gerçekçi Resmin izleyicisi ve alıcısı ile olan bağlarının koparılması figüratif resmin bittiği anlamına gelmez. Postmodernist anlayışlar ve yandaşı akımlar, derin (!?) bir örgütlülük içinde galerileri, dergileri parsellemiş görünmektedirler. Toplumcu bağlamda ve anlayışta figüratif resim yapan ressamların ve heykeltıraşların örgütlenmesi gerektiğini otuz yıldır savunan bir ressamım. Sizin aracılığınızla bu çağrımı bir kez daha yinelemiş olayım.

L.B.: Resimlerinizden birinin adı “Tedirgin Adalet Tanrıçası”. Bu isim neyi ifade ediyor?

M.Ö.: 2010 tarihli olan bu resimde, Ergenekon, Balyoz davaları başta olmak üzere adalet mekanizmasının çöküşe yönlendirildiği döneme, Adalet tanrıçası Themis’in dengesini kaybetme tedirginliği yaşadığına, teraziyi dengeli tutamadığına ve kılıcını adaletli kullanamayacağına dikkat çekmek istedim. Evrensel anlamda laikliğin de simgelerinden birisi olan adalet tanrıçası, bugün dinci gericiliğin tecavüzüne uğramış durumda.

L.B.: 2003 Irak’ın işgali ile “Podyumda Dayak Yiyen Asyalılar” ve 2013 Haziran Gezi Direnişi ile “Podyumda Direnen Asyalılar” temalı resimlerinizde politik konulara yer verdiniz. Sanat ve siyaset ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz? Politika estetize edilebilir mi?

M.Ö.: Sanat ve siyaset ilişkisi birbirinden ayrılmayan üst yapısal kavramlardır. Egemen iktidarın siyasetine uyumlu sanat olduğu gibi buna karşı direnen siyasetin de kendi anlayışına uygun sanatı vardır. Emperyalizmin neoliberalist pratiklerinin uygulayıcıları, postmodernist kavram pratikleri üreterek burjuva sanat ve sanat eğitimi anlayışını dönüştürmekte ve bu anlayışa paralel Sanat Tarihi yaratmaya çalışmaktadır. Ben, bu anlayışa karşı tavır koymuş bir ressamım. Resimlerim 1980’den bu güne her zaman politik duruş sergilemiştir. “Dağlar” ve “Başlar” serisi resimlerimin ardılı olarak, 1980 faşist darbe dönemi işkence ve idamlarından etkilenen “İşkenceler Dizisi” resimlerim vardır. 1980 darbecisi Evren’in “Ne olacak şu bizim Fenerbahçe’nin hali?” ve Ankaragücü’nün tartışmalı biçimde birinci lige çıkarılması gibi pek çok senaryoyla, önemini ve anlamını yitiren futbolun tekrar piyasaya pompalanmasına eleştirel yaklaşımla “Tribünlerde Konfetiler” resimlerimi yaptım. 1983’de türbanın Evren ve Doğramacı tarafından icat edilmesinin hemen ardından,1985’de net olarak açığa vurulma cesareti gösterilen dinci gerici pratikleri eleştiren “Kütükler ve Saman Çuvalları” serisi resimlerimi yaptım. 1987 yılından bu yana, dünyayı podyum, Türkiye’yi vitrin olarak göstermeye çalıştığım ve kapitalizmin reklam ve moda dünyasında kadını tüketim nesnesine dönüştürmesine ve Kimlik, Altkimlik, Üstkimlik, Öteki, Alanlar, Sınırlar gibi postmodernist kavram pratiklerine tepki koyan,  “Podyumlardan Vitrinlerden” temalı resimler yapıyorum.

2003 Irak’ın işgali ile birlikte “Podyumda Dayak Yiyen Asyalılar” temalı resimlere başladım. Vurguladığım “Asyalılar” kavramı; Asya kıtasının en ucuz ve en yoğun iş gücünü barındırdığı ve emperyalizmin en kârlı sömürü alanı olduğu için öne çıkardığım bir kavramdır. Irak’ta, Bosna’da olduğu gibi savaşların gerçek mağduru kadınlar ve çocuklardır. Asya kıtasının büyüklüğü, iş gücü yoğunluğu ile güçlü kadın, güçlü, emekçi, fakat örgütsüz olduğu için dayak yiyor mesajını vermeye çalıştım.

2013 Haziran Gezi Direnişi ile yöneldiğim “Podyumda Direnen Asyalılar” temalı resimlerimde, direnişi, simge ve metaforlarla politikleştirmeye, kompozisyonların gereği olan plastik dilin estetik değerlerine bağlı kalmaya özen gösterdim. Sanatın görevi,  en temel insani değerleri yüceltmek ve estetik bağlamda sunmaktır. Gezi temalı resimlerin, insani en temel değerlere bağlı politik içeriğinden soyutlanması, resmin ise estetik değerlerden uzak olması düşünülemez. Kendisini çağdaş Türk kültürünü üretme politikasına adamış bir ressam olarak bu benim görevim. Elbette politika estetize edilebilir.

Podyumda Çağdaş Modellerin Tedirginliği, 120x150 cm., T.ü.y.b., 2004-5

L.B.: Bir röportajınızda boyayla seviştiğinizi söylüyorsunuz. Nasıl bir sevişme bu? Anlatır mısınız?

M.Ö.: Boya ve malzeme ile başa çıkamama, boyayı ve biçimi etüt edememe problemlerini yaşamadığımı ifade etmek istemiştim. Ortaokul ikinci sınıfta 13 yaşımda iken, resim derslerime resim yapmayı çok seven sınıf öğretmeni olan bir öğretmen girdi ve yağlıboya resim maceram başladı. Akademik sınavlardan birisinde resimlerim hakkında “Boya yetisinden başka bir şey yok.” eleştirisini duyunca “Boya yetisini kutsuyorum.”  diyerek sert bir çıkışla savunmamı yaptım ve sınavı kazandım. Boya ve biçim etüdü deneyimi, içeriğin taşıyıcısı olduğu için “boya yetisi” son derece önem verdiğim bir aşamadır.

L.B.: Plastiğin dilini son derece başarılı kullanan bir ressam olarak teknik ve malzeme kullanımı ile dil oluşturmak konusunda neler söylersiniz?

M.Ö.: Malzemeye ve malzemenin teknik olanakları ile boyanın ve biçimin etüt olanaklarına egemen olmak kadar, ressamın kendi vücudunun kassal ve sinirsel davranış olanaklarını da iyi tanıması gerekir.  Boya ile sevişirken, dayak yiyen ya da direnen figürler yapmak çok yaman bir çelişki !? Bu çelişkiyi, akademik eğitim dilinin kurallarını bilmek ve uygulamak zorunda olup akademik eğitim dilinin dışında kendine özgü sanatsal dil oluşturma çelişkisine benzetiyorum. Bu çelişkileri aşmanın yolunu sadece yapmaya, etmeye yönelik olanda aramamak gerekir. Yaşamda ve hayatta olup biten her şeyin tartışılabileceği sağlam bir platform kurmak için düşünce tasarımı oluşturma zorunluluğu vardır. Her ressamın motifsel ve imgesel bağlamlarda kendi görsel müze birikiminin olması, Paul Klee’nin Sanat Kuramı kitabında dediği gibi, doğal (naturel) olanı doğasal (naturent) olana çevirebilme yetisinin olması şarttır.

Mahmut Öztürk, Podyumda Tedirgin Adalet Tanrıçası, 197x110 cm., T.ü.y.b., 2010.

L.B.: Tuval ve boya dışında araç gereçlerle sanat yapmayı denediniz mi?  Enstalasyon, videoart gibi çalışmalarınız oldu mu? Güncel sanata nasıl bakıyorsunuz?

M.Ö.: Neoliberalist pratiklerin ideolojisi hâline gelmiş olan postmodernist kavram pratikleri, 1980 sonrasında Türkiye resminin bütününü görmemizi engellemek için parça parça önümüze kondu ve tartıştırıldı. Resim bitmiştir, resim çerçevesinin dışına çıkılmalıdır, Avangard sanat propagandası yapan etkinlikler ve Günümüz Sanatçıları sergileri gibi pek çok etkinlik gerçekleştirilirken, 1982’de YÖK’ün kurulması ve Eğitim Enstitülerinin kapatılması, 1983’te türbanın icadı, 1984’te PKK’nın kurulması, 1985 yılında MEB tarafından 44 öztürkçe sözcüğün günlük ve yıllık planlarda kullanılmasının öğretmenlere yasaklanması, Fen Bilgisi öğretmenlerinin Evrimci-Yaradılışçı olarak fişlenmesi, Türk-İslam Seminerleri Düzenlenmesi, aynı yıl Ankara’da SANART tarafından düzenlenen Estetik Sempozyumunda Marks’ı aşağılayan Bataille’yı yücelten bildirinin Ali Akay tarafından sunulması…

Kısaca hepsinin neoliberal projenin parçaları olarak şimdi fotoğrafın bütününü oluşturduğunu açık ve net olarak görmekteyiz. Birbirinden soyutmuş gibi görünen parçaların bir bütün oluşturduğunu savunduğumda, beni “komplo teorisi üretiyor” diyerek suçlamışlardı. İktidar erkanından, cumhurbaşkanı olduğu dönemde Abdullah Gül’ün “Vücut Dünyası-Yaşam Döngüsü” sergisine gitmesinin bile tek başına sorgulanması gerekir. Sanat olanın içine tükürmek, ucube, rezalet, böyle sanat mı olur? diyerek aşağılamak, cumhurbaşkanı payesini kullanarak sanat olmaz şeyi sanat olarak topluma yutturmaya çalışmak, kimlerin hangi ortak paydada nasıl buluştuklarını kanıtlamaktadır. Müzeler gereksizdir, müzeler yıkılmalıdır, diyen postmodernist kavram pratiklerinin, neoliberalizmin gerici silahşörü IŞİD’in müzeleri yerle bir etmesinden ne farkı vardır? Devrimci ve yenilikçi diye pompalanan postmodernist kavram pratiklerinin söze, anlatıma ve metinlere dayalı modüler sanat ve sanat eğitimi ile feodal gericiliğin eğitim modelinin söze dayalı öğüt ve telkini temel aldığı ortaçağ zihniyetiyle ortak payda bulmaları bir tesadüf olamaz.

MEB ve YÖK- Dünya Bankası Projesinin 1998’de tek tip yapılanmayla dayattığı modüler sanat ve sanat eğitimi projesine ve programlarına karşı ilk bildirileri sunan, ilk makaleleri yazan sanatçı öğretmen olarak, ressam duruşum ve dünya görüşüm nettir. Düşüncelerimin politik içerikleri bağlamında, resim dörtgeninin dışına çıkmadan gündelik hayatı, bağlandığı evrensel hayatla yorumladım, ağır bedeller ödedim, yine de taviz vermeden yorumlamaya devam edeceğim. İlginize teşekkür ederim.

Share Button

Yorumlara kapalıdır