Utku Varlık: Oxymore / Orhan Pamuk – Anselm Kiefer

Share Button
utkuvarlik@gmail.com
http://utkuvarlik.blogspot.com/
http://www.utkuvarlik.eu
 
 

Böyle bir yazı yazmayı düşünmüyordum; Emin Çetin’in bir Twitter mesajı ve  altında Hürriyet- Kelebek, konu Orhan Pamuk ve Anselm Kiefer… ne ilgisi olabilir; iki medyatik kişinin Kelebek diye çok entelektüel bir gazete ekinde!

60 yıllarının başı olsa gerek, ne zaman yolum Teşvikiye’den geçse tüm binaların dışında bir lüks konut (Biz apartman deriz ama yanlış, anlamı daire’dir.) beni özellikle önünde durdururdu, her kez biraz uzaklaşınca tekrar kapının üstündeki yazıya “Pamuk Apartmanı” bakar, yolumu sürdürürdüm.

Kanımca bir Adanalı toprak ağasının, zenginin malıdır, işte Türkiye; “ne yazık, bu adamlar biraz kitap okusalar, ne bileyim Orhan Kemal’i, – Bereketli Topraklar Üstünde- , Yaşar Kemal, Orta Direk vs. kendi sömürdükleri o zavallıların gerçeklerini birazcık olsa… Yok, olur mu bunlar karikatürlerdeki tipler, hani Lüks Hayat operetinin dalga geçtiği ağa tipleri, komik ama gerçek.” Böylece kendi kendimi bilerken, o yılların, ihtilal sonrası esen ılımlı özgürlük esintileri, Yön dergisi, bildirisine attığım imza, İşçi Partisi, bir umut vardı havada! Parasızdık ; ama Akademi bizim vatanımızdı, bizi yaşatıyordu, bu zenginler Teşvikiye’de yata dursun. Sonra yıllar geçti, artık Paris’te yaşıyordum, İstanbul’un sanat ortamından biraz uzak. Yeni yazarları izlemek… Bana ulaşabilen kitaplar içinde üstünde en fazla konuşulan Orhan Pamuk ve ilk romanı “Cevdet Bey ve Oğulları”nı okudum, bilmiyorum ama sevmedim, Kemal Tahir’in bitmez tükenmez masa sohbetlerindeki öğretilerin sonucu mu yoksa roman seçiminde çok titiz olduğumdan mı? Bu belki doğru, benim “hayal kitaplığımda” çok az yazar vardır; eski yazarlarıma, başucu kitaplarıma dönerim her kez: İstrati, Hamsun, Çehov… Bence bir yazarın kapısından içeriye girmek güç. Bu nedenle bir yazarın portresi, kimliği, kişiliği; dış kabuğunun çekim alanı ama okumak, beraber çıkılan bir yolculuk gibi, garip bir uyumdur. Yazar yoluna devam etti. Münevver Andaç’ın evinde bir akşam, “Sessiz Ev” romanının Gallimard Yayınevi tarafından Fransızca’ya çevrilmesi nedeniyle Paris’e gelmişti Orhan Pamuk. genç ve çekingen bir kişilik, yanında yeni evlendiği eşi de vardı, bir sergimde kullanacağım Ovide’in “métamorphose” dan bir bölümün Türkçe’ye çevirisine de katkıda bulundu Andaç’la birlikte. Sonrası malum Nobel ve başka ödüllere uzanan bir yol; bu konuda kim ne derse desin Yaşar Kemal bence bir gözü açık öldü ( bilmeden oxymore yaptım; zaten bir gözü vardı.)

Orhan Pamuk kendi( autobiographie’si ) otobiyografisi “İstanbul” u yayımladığında “Pamuk Apartmanı’nın” gizemi ortaya çıktı, yanılmışım bu binada oturanlar (stambouliote) İstanbullu bir aileymiş yani Orhan Pamuk’un ailesi. Bu burjuva ailenin inişli çıkışlı yaşantısı, anne, baba, yabancı kolejlerde, üniversitelerde okuyan iki erkek çocuk, o günkü İstanbul ve Nişantaşı ve de bu yaşanmışlığın görselleri anlatımı güçlendiriyordu. Günlükler ve yaşanmışlıklarda doğrucu olmak zorundadır yazar, bu nedenle “İstanbul” başarılıdır. Bu kitap ister istemez yazarın çocukluğunun, gençlik yıllarının bir envanterini yaparken; (stérilisé) “sterilize”, pamuk içinde büyütülmüş, Amerikan okullarında eğitilmiş bir kişiliğin itirafıdır.  Yaşadığı kentin gerçeklerine katılımı çok da geç oysa, bizi elimizden tutup o labirentlere, yaşamadığı, görmediği  o “alttakilerin” vizyonuna dokundurabilmesi çok güç, gerçekle kurgunun içiçe geçebilmesi, yaşanmışlıkla doğru orantılıdır. Son romanında bir “bozacı”yı anlatıyormuş, Teşvikiye, Pamuk Apartmanı’nın önünden gece yarısı bağıran bir bozacı, en kısa yoldan yakındaki karakolda bulur kendini. O derin karanlıklarda, kabuslar içinde  o çarpık sokaklarda yaşamamışsanız, ne bozacının ne de ramazan davulunun size verdiği tarifsiz korkuyu, ıssızlıktaki yankıyı, köpeklerin ulumasını anlatamazsınız! Beyoğlu arka sokaklarını, barları, Abonoz Sokağı’nı, Matild Manukyan’ı, ne de Hasnun Galip Sokağı’nın mazgal deliklerinden sızan lağım kokusunu…

Nobel’i de -kimse anlamış değil- niçin, kim verir, nasıl yargılar. İçlerinde çok saygın olanlar vardır, onu almadan ünlü, aldıktan sonra isim yapanlar yani çok karmaşık bir ödül. Bu alan kişiye uluslarüstü bir saygınlık, bir notoriété(ün, tanınmışlık) verir. İşte Orhan Pamuk da Paris’te galerici Thaddaeus Ropac tarafından Kiefer’in atölyesine davet ediliyor.

Ropac’ın ismi kadar sanata yaklaşımı da şüpheli. Pantin!deki devasa galerisinde dünyanın en önemli müze ve koleksiyonerlerini “manupulé” ediyor, onlara sanatla hiçbir ilgisi olmayan, tonlarca boya, kireç, çimento , zift sürtüştürülmüş, pentüre özgü yaklaşımından çok, büyük bir şantiyeden geri kalan artık malzeme toz-toprak, beton bloklar, ahşap vs. içeren bu kepazeliği pazarlıyor ve de onlar büyük paralar ödeyerek alıyorlar!

Orhan Pamuk erken yıllarındaki ressam olmak arzusunu gerçekleştiremeyince, resim bir tutku gibi kalmış onda. Kiefer’in atölyesini gezerken, resimler ona “evet önce söz vardı” diye fısıldıyorlar, resimlere bakarken onları okuyabilir miyiz, diye de soruyor yazar! “Çocukluk ve gençliğimde sandığım gibi yalnızca imgeler ve hayaller ile düşünmekten ibaret değildi. Fırçanın ve aletlerin kararlı vuruşlarının gücü…”

” Kiefer’in eserinde kitaplar, tıpkı metinleri gibi kutsal şeylerdir. Bu duyguyu Kiefer’in eserini bize hatırlatması, harflerin kelimeleri, metinlerin-Heidegger’in deyişiyle- şeyliğini hatırlatmasıyla mümkün olur. Kiefer’in bütün hayatı boyunca ürettiği çeşit çeşit kitap ve daha sonraki yıllarda kurşun, cam, başka metal ve alçı levhalarla yaptığı büyük boy kitap heykelleri..”!

“..Sanki bu büyük ressam; dağları, Alman ovalarını, ormanları, Alman efsanelerini ya da unutulmuş eski demiryolu hatlarını ve yolları biz onları kitap gibi okuyalım diye resmetmektedir.”

“..gene soruyordum kendime, kelimeler, harfler, ağaçlar, dağlar, bu kırılgan çiçekler ve unutulmuş yollar, hepsi aynı metnin ve aynı dokunun parçasıydı.”

“..Kiefer tuğla duvarları görmeyi, tuğlaları tek tek resmetmeyi, tuğla fabrikalarını sever..”

Anselm Kiefer’in sonsuz stüdyosunda resimler arasında sarhoş gibi yürürken “yazıyla resmin, efsane ile manzaranın kardeş olduğu ressam çok iyi gösterdiği için mi o kadar seviyorum bu resimleri” diyor Orhan Pamuk!

“Aynı akşam Ropac, Paris’te Seine kıyısındaki evinde bir yemek verdi. Anselm ile beni yan yana oturttuktan sonra masadaki davetli kalabalığına şöyle dedi : ‘ Biri yazar olmak istemiş, sonra ressam olmuş. Diğeri  de ressam olmak istemiş yazar olmuş!’ ”

 

 

Share Button
Utku VARLIK

Hakkında Utku VARLIK

Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Yorumlara kapalıdır