Utku VARLIK
Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Utku Varlık, Göz Boyama

Share Button

Dengemiz nasıl bozuldu, bilmiyorum ama gün geçmiyor Paris’te sanatın üst yüzeyinde bizi yıkamak adına “contemporary mafyasının” yaptığı etkinlikleri izlemeye kalkarsanız yorulursunuz! Eskiden sanatı yönetenler genellikle meydanı başkalarına bırakırlardı; kültür bakanları, müze yöneticileri, küratörler, ünlü galeriler ve de basın. Dada’yı, Kübistleri, Picasso’yu, “modern”i vs. giderek 20. yüzyıl sanat  tarihini “alnımıza

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

UTKU VARLIK, ART DUBAİ

Share Button
Hiç ayrım yapmadan, bana ulaşan özellikle sergi haberlerine bir göz gezdiririm, sonra içerik ilgimi çekmişse galerinin ya da serginin kısa bir analizi yapıp özellikle günümüzde sanatın albenisinin nerelerde dolaştığına dair kafamda kısa bir gezinti yaparım! Sürekli sergi haberlerini gördüğüm bir galerinin ne mene bir galeri olduğunu çıkaramamıştım; Anne Laudel, belki bir Alman galerisi olabilir ama İstanbul’da ne işi var? Bu kez araştırdım: Sonuçta takma bir isim ve de arka plan yine bir tekstil ajansı! Peki, güzel ama bu kez  Art Dubai’ye katılıyor; Ramazan Can’ın işleriyle: Dubai’ye gidecek işlerinden bir tanesi de bu, ben çıkartamadım ne olduğunu, kanımca artık bizim sorunumuz değil, yargıyı Araplara bırakalım! Ramazan Can 2016 yaptığı bir söyleşide konusunun “Şamanizm” olduğunu söylüyor ve konuşmasında, “…bulunduğumuz yüzyıl ve bundan önceki yüzyıllarda bu topraklar üzerinde hüküm sürmüş imparatorluğun izlediği politikalar neticesinde Anadolu halkının ümmetçiliğe ve Araplaşmaya doğru itilmesine gönderme yapmak için kullanabilecek en iyi dilin bu olduğunu düşünüyorum!”diyor. Ne yazık bir sanatçı ileride ne yapacağını bilemez ama Araplara tere satmak için Dubai’ye gitmek, eski ön yargılarından vazgeçtiğini kanıtlar. İngiliz “contemporary lobisinin” sıkı yönetiminde, onların Dubai’de açtığı galerilerin dümen suyunda organize edilen bu tür fuarların tek amacı para kazanmaktır; tanıdığım bir İngiliz avukat: “..sistemin ne kadar güçlü olduğunu, sanata yatırımın, tamamen küresel bir oyun olduğunu, ama bir türlü Araplara koleksiyonculuğu öğretemediklerini, yine zorla da olsa onlara “modern sanat müzelerinin” turist çekmek adına önemini yavaş yavaş öğrettiklerini” söylemişti! Ne olursa olsun paranın olağanüstü birikimi, dekora birkaç koleksiyoner ismini koyarak, genellikle Arap ve de birkaç Müslüman ülkeden topladıklarını “çağdaş Arap sanatı” olarak dışa tanıtmalarıyla, kendilerine bir kabuk edinmek ve Batı müzelerine girmek arzusu kanımca gerçekleşecek. Bu koleksiyonların en önemlisi Sharjah Emirate Arabian-Barjeel Art Foundation, Sultan Al-Qassemi’nin! Sultanın koleksiyonu 2017’de Paris’’te “Instıtut du Monde Arabe'” da “100 başeser” olarak sergilendi; gördükten sonra belleğinizde sultan portresiyle sergiden çıkıyorsunuz. Bu adamları manipüle edenlerin kendi internet sitelerinde satışa sundukları gariban boyamaları, enayi objeleri yine üstüne büyük fiyatlar koyarak tekrar sultana sattıklarını bilmeyen yok! Unutmayalım bu “başeser” damgası, bizim müzayedecilerin de çok kullandıkları bir terimdir; argo ismi “keriz silkelemektir!”                                                                                                                              Sultan Al Qassemi                                                                                 Hayatını sanata adayan küratör Zaahirah Muthyİstanbul’dan malûm birkaç galerinin “Eldorado” gibi gördüğü ama deneyleri sonucu umduklarını bulamadığı bu tür Araplara özgü fuarların “göz boyama” olduğunu anlatamadım! Daha önce Çin’lilerin “Shanghai Contemporary Fuarı”nı Paris “FİAC”a karşı açtıklarından bir süre sonra amaçlarının yabancı sanatçıları satın almak değil, kendi sanatçılarını pazarlamak olduğunu ve bu fuarın balon gibi söndüğünü 2015’te izledim! İngiliz lobisi fuarın ciddiyetini yitirip “arabesk” bir şamataya dönüşmesinden şikayetçi, sanatın açıkça bir kültür olduğunu, Emira’nın milyarderlerine pentürü öğretmenin deveye hendek atlatmak olduğunu çok iyi biliyorlar. Dubai’nin bu kahrı çekmesinin arkasında “turizm” olduğu bir gerçek; belki her şey bir “SHOPİNG”! Onları ayaklandırırak Osmanlı İmparatorluğunu düşüren ve petrole el koyan İngiliz Empire’nin asırlardır manipüle ettiği bu ülkeler,  genel kültürü dışlayıp, “art contemporary” ve “futbol”a yatırım yaptılar; kanımca bunları kavramak için bir bilgi gerekmiyor!

BENİM ÖNERİLERİM

Bu fotoğrafı birkaç yıl önce İstanbul’da Cevahir alışveriş merkezindeki bir mobilya mağazasında çekmiştim ve amacım bunu olduğu gibi İstanbul Bienali’nde sergilemekti! Ne yazık Sultan Al-Qassemi’yi tanımıyordum o zaman, şimdi gelecekte Art Dubai’ye katılacak bir Türk galerisine proje öneriyorum: “Salon Turc(Türk) Modern 2019” İşte yaşadığımız “absürt” Kısaca anlattıklarım çağımızda artık “absürt” ün giderek  gerçek ve normale dönüştüğünü  ve de artık yargılarımızı da ona göre yapmamızın bir çevirisidir. Jeopolitik bakışla bu ülkelerin petrolle aşırı zenginleşmelerini izleyen bundan payını alan, danışmanlığını yapan yine başında bu ülkelere bağımlı özgürlüklerini veren İngiltere, onlara sanatın gerekliliğini nasıl oldu da “empose” etti , bilinmez ! Transcontinentales dergisinde Ami Moghadam bunu “bu ülkelere Batı sanat eserlerini sokarken, ne-mene bir alış-verişten kimsenin haberi yoktu, bir süre sonra sanatın önemli bir para yatırımı olduğunu öğrendiklerinde, kendi expert’lerinin de olması için Londra’ya burs verdiler.” 2002 de William Lawrie Dubai uluslararası yatırım merkezine “Christie’s” yi açıyor, beraberinde on galeri de buraya yerleşiyor. İngilizler şunu çok iyi biliyorlar ki “contemporary” bir sirktir; kültür gerekmez lüks bir araba alırken, kendi geleneklerinde “misyonerlik” ya da “sömürgecilik” deneyimlerinden gelen birikimle, bu insanları kendi komplekslerinden arındırıp ama deveyi terk etmeden modern sanatın çekim alanına sokabilmektir.   DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Utku Varlık: Herkesin Kendi Müzesi

Share Button
Bir süredir Arte Tv. de pazar günleri izlediğim ilginç bir belgesel seri “Büyük Müzelerin Sihiri”, ilginç çünkü alışılmışın dışında. Önce seçilen dünyaca ünlü bir müze, bu müzenin en “albenisi” olan eseri, bu eseri algılayacak bir davetli; örneğin uğraşımında önemli bir isim, arka planda bu eseri kendilerince yorumlayan yine uluslararası ünlü sanatçılar: Norman Foster, Olafur Eliasson, Marina Abrahamovic – bilinmez, nasıl bir “notoriété” dir bu hanım?-  Üstelik botox yaptırarak gençleşmek umutları, yüzünü silmiş, kanımca performans yapamaz bu maske ile! – vs. Çok gizemsi bir merkezden yine bir sanat tarihçi Matt Lother, örneğin tabloyu ve yorumcuları sihirli cam kürelerden izliyor ve onları yönetiyor. Matt Lother’in kendisi de görülmeye değer: görebildiğimizce her yanı döğmeli, olabilecek kadar kalın siyah gözlüğü ve yüzündeki deliklerle -percing cheek- içinde olduğu mekândan daha gizemsi, garip bir kişilik! Şimdiye dek Alte Nationalgalerie Berlin, Caspar David Friedrich; Musée (Edvard) Munch- Oslo, Floransa; La Galerie des Offices; Botticelli – Venüsün Doğuşu vs. Son izlediğim Guggenheim- Newyork. Müzenin genel anlatımından sonra seçilen tablo Wassily Kandinsky, Composition 8 Guggenheim 1916’da dünyadaki ilk non-figürativ müzeyi koleksiyoner olarak başladıktan sonra açmış ve müzenin yönetimini 1937 yılında yine İsviçre kökenli ressam Hilla Rebay’a vermişti.  Yeni müzenin projesi 1943’te mimar Frank Lloyd Wright’a ısmarlanıyor ve müze 1959’da açılıyor. Tüm bu süre içinde Hilla Rebay’ın özel kontrolüyle Avrupa’yı dolaşarak aldıkları çok zengin bir koleksiyonla ve de 40 yıllarının Amerikan pentürüyle, özellikle Jackson Pollock’la, 20 yüzyılın sanat tarihini yazıyor. Yüzyıllardır sanat tarihi ekonomik güçlerin yönetiminde oluşmuştu ama onu yöneten “mesena”nın kültürel farklılığı günümüzdeki milyarderlerle, örneğin Medicis’ler. Onları sanata yönlendiren faktörlerin değişik olmasıdır. Solomon Guggenheim, değerli madenlerin sahibiyken kazandığı servetle, içinde sakladığı bir hobi onu sanata yöneltmişti, hiçbir özel beğenisi ve müze yönetecek kültürü yoktu. Onun sanat kurgusu her zaman Hilla Rebay’ın elindeydi. Daha sonra amcasının izinde bu işe soyunan Peggy Guggenheim, karşısında kendisinden nefret eden Hilla Rebay’ı buldu, kendini bir koleksiyoner olarak kanıtlamasının katiyen Newyork’taki müzeyle bir ilgisi yoktur. Ama ne gariptir ki o da kendi adına bu çağın sanat tarihini yazan ikinci Guggenheim’dir. Yine filme dönersek: müzenin koleksiyonunda Kandinsky’nin 37 işi var, yani müzenin gözdesi. Filmin içeriğini yapan Composition 8. Bu kez tabloyu yorumlayacak davetli kadın ressam Julie Mehretu, Amerika’da gözde bir sanatçı, rastlantı sonucu çağrılmamış. Kandinsky ve özellikle bu tablo onu hep yönlendirmiş, o bu müzenin de gözdesi! Kökeni Etiyopya ve Amerikan, 50 yaşlarında ve eş cinsel. Atölyesini paylaştığı bayan da çok ünlü bir ressam: Jessica Rankin. Şimdi gelmek istediğim ya da kendime sorduğum: Arte’nin bu ilginç serisinden öte, çağdaş sanat ve conceptuel bir yana; sanatın çekim alanları, beğeni ve onu yöneten güçlerin kararlı yargıları: işte resim budur, bu bir başeserdir, büyük sanatçı diyor ve o ilahi kapıdan giriyorsunuz sonsuza dek! Çünkü bu bayan. 2005’te McArthur büyük ödülünü alıyor, 500.000 dolar. MoMa koleksiyonunda, Goldman Sachs Bankası giriş holüne 25 metrelik bir fresk yapmış ve de tüm koleksiyonlar ve önemli galerilerde..! “Körle yatan şaşı kalkar” sevdiğim bir sözdür, 2005 yılında yapılan bu 25 metrelik fresk -teknik olarak fresk değil- sanki Kandisky’nin bir analizi! Bunu da geçelim, söz döndü dolaştı sanatçının şu günlerde ne yaptığı sorusuna geldi,  “San Francisco Museum of Modern Art -SFMOMA- nın siparişi iki tuval üstüne çalışıyorum.” derken gayet mütevazı, omuzlarını silkti! Amacım hesaplaşma değil, bir tuval karalansa, çiziktirilse, kirletilse de -onu yapan sanatçıya bizim yargımız değil- o tuvalin değerini, bu işi meslek edinmiş milyarderler, onların çekim alanındaki tüm zengin ülkelerin kültür sektörleri, onlara bağımlı teknokratlar, uluslararası alım satım sistemleri, “fantomatique” müzeler, ünlü galeriler, onların eksperleri, küratörler -Türkiye’de ise müzayedeciler- belirlerler; bunu açıklamak güç, anlatmakla çıkamayız bu labirentten! Bir “virtualité” yaşamıyoruz, pentür tekniğini, deseni, kalem ve fırça tutmanın öğreti ustalığını okullardan, akademilerden silen, kafası “modern’le yıkanmış bu zavallılık bize durmadan öğretide bulunuyor, varoluşlarında iğreti duranlar bize pentürü öğretiyorlar, kendi beğenilerini artık paralarıyla açtıkları müzelere koyuyorlar; resim tarihi kendiliğinden yazılıyor, o zaten alnımıza yazılmış; bir diktatörün anıtı gibi yıkamazsın çünkü tinseldir! Sözüm yine ileriye dönük. Gelecekte, hiçbir beğeni kriteri gözetmeden sürekli toplanan, müzelerin, koleksiyonların, devasa mekânlarında biriktirilip, depolanan tuval, obje vs.nin acaba yüzde kaçını aktüel sergilemeye sunacaktır müze? Oysa koleksiyon devinimini sürdürüyor; işte karşımıza çıkan çok önemli bir sorun: “accumulation”, birikim, yığmak, tepeleme doldurmak… Size bir fiction(kurgu) senaryosu: örneğin 2050 yılında -fazla uzağa gitmiyorum- gelecek kuşakların yaşamından bir kesit:”…yer sorunu nedeniyle MoMa Newyork koleksiyonundaki 50.000 eser, noter gözetiminde yakıldı!”                                                                     TÜRKİYE Kader mi diyeyim; dünyada hiç bir ülkeye benzemeyen ülkemiz, tüm yaşantımda izlediğim kadar, “paradoksal bir düş” yaşıyor, dingin başlayan bir düş hızla kendini bir karabasana bırakıyor; hep sabahlar bulanık; sersem uyandık ve de uyanıyoruz. Korkuyu yöneten güçler sanki sözleşmiş gibi sürekli yönetimi ele alıyorlar, mevsimlere özgü, yattığınızda, lüks alışveriş merkezleri, villalar, yatlar,  modern müzeler, uyandığınızda kilometrelerce kuyruk; ellerinde fileler bir kaç kilo sebze, meyve almak için saatlerce bekleyenler! Tüm bu ekonomik ve sosyal kararsızlık içinde yine beni şaşırtan sanat yatırımlarındaki absürt genleşme. Belki haberiniz yok, sizi bekleyen futur müzeler: ABDULLAH GÜL /MÜZE VE KÜTÜPHANESİ- Kayseri’de açılacak bu müzenin içeriği kanımca kendisi, Arap ülkelerine özgü müze sevgisinden esinlenmiş olabilir! Kanımca Gül’ün Cumhurbaşkanlığı süresince eşinin de Mehmet Gün koleksiyonu yaptığını duymuştum! DEVRİM ERBİL ÇAĞDAŞ SANATLAR MÜZESİ/BODRUM Çözemiyorum, neyi kanıtlamak, nasıl bir duygu, kendini nasıl bir aynada görmek- belki egosantrik… Hangi sinerji Devrim Erbil’i böyle aktif kılan? Başka müzeleri de var! ENDER GÜZEY MUSEUM ARThill-BODRUM Müzenin adından nemene bir müze olduğunu tasarlamak güç, sanatçı da o denli meçhul! Baktım ne yaptığına, boş fonlarda bizon silütleri vs. ODUNPAZARI MODERN MÜZE Servetini Türkmenistan’da kazanmış ismi kadar karizmatik Erol Tabanca’nın Eskişehir’de ünlü Japon mimarlarına projesini yaptırdığı bu müzenin küratörü Haldun Dostoğlu. Erol Tabanca’nın sanata nasıl baktığı, koleksiyonunun ne olduğu, seçtiği küratörden açıkça belli ama Eskişehirliler’in başka bir müze olmayan kentlerinde, bu beğeninin öğretisiyle kafaları yıkanacaktır. MÜZE EVLİYAGİL Ankara’da açılan bu müze, yine bir koleksiyonun müzeye dönüşümü; hangi boyutta bir koleksiyon bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla, bu müzeler yollarını arayan küratörlere – ya da bir kenara itilen – bir iş olanağı sağlıyor kanımca! İSTANBUL MODERN Aynı mekânda mimar Renzo Piano’ya projesini yaptırdığı müzenin inşaatı sürüyor. VEHBİ KOÇ MÜZESİ Tasarımcı Kirsten Lees’e  projesi verilen bu müze Dolapdere’de yapılıyor. DEMSAMimar Zaha Hadid’in projesini yaptığı bu müze de Haliç Sütlüce’de açılacak. İSTANBUL BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYE MÜZELERİ 60 yıllarına dönersek, İstanbul’daki iki galeri: önce Beyoğlu Şehir Galerisi ve Alman Kültür Derneği Sanat Galerisi. Bizim kuşağın öncesinde ve sonrasında bu galerilerde sergilemeyen yoktur, ben 1970 de yeni açılan Taksim Şehir Galerisi’nde sergilemiştim; bu galeri de fazla yaşamadı. Belediye her sergileyenden bir resim alsaydı, bugün en önemli koleksiyona sahip olacaktı ama o yıllar resim satılmazdı, 70’lere kadar! İSTANBUL RESİM VE HEYKEL MÜZESİ Akademi rıhtımından Karaköy’e uzanan eski gümrük limanının müzelere dönüşmesini eski yıllarda düşleyemezdik. İnşaatı sürmekte olan bu müze, İstanbul Modern’le yan yana. Beşiktaş’daki tarihi müzede yıllardır rutubet ve nem -ısı- sorunlarıyla yaşayan pentür ve kâğıt işlerin sağlığını merak etmemek elde değil! Bursa’da da önemli bir müze açılmak üzereymiş; Paris’te yaşayan Ömer Kaleşi bu müzeye 30 tuvalini hediye etmiş! Daha önce açılan müzeler: Sakıp Sapancı Müzesi, Borusan Contemporary, Salt Galata, Elgiz Müzesi, Doğançay Müzesi, Hüsamettin Koçan Baksı Müzesi, Marmara Üniversitesi Cumhuriyet Müzesi ve Sanat Galerisi, CerModern, Arter, Pera Müzesi, Mustafa Ayaz Vakfı Plastik Sanatlar Müzesi vs. 1970’lerin ortalarında ve daha sonra 80’li yıllarda Turgut Özal’ın liberal politikasının ekonomik genleşmesi sonucu sanata özgü bir “tsunami” yaşanmıştır, yalnız İstanbul’da yüzlerce galeri açıldığında ona paralel müzayedeler dolayısıyla koleksiyonerler, sanat fuarları ve sonuçta İstanbul Modern’le başlayan özel müzecilik hobisinin yukarıda çizdiğim son görüntüsü; gerçekten bir “vertigo”! Burada durmuyoruz; eğer Oğuz Erten’in* “koleksiyonerler” çok kapsamlı kitabına bir göz gezdirirsek, daha derinde birçok önemli koleksiyon gün ışığına çıkmayı bekliyor. Bilmiyorum ne yapacaklar ya da müze açmak aşkı ne kadar sürdürecek! Birkaç conceptuel müze hariç, genellikle tuval resmine yani pentüre dönük müzeleşmenin sırtını dayadığı Türk Resmi gerçekten var mı? Tüm bu müzeleri dolduran ressam sayısının ne olduğunu biliyor musunuz? Resim sanatını nereden öğrendik, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun bize sorduğu gibi: “ustan kim?” Farkında mısınız – bu soru müzecilere – her ay yapılan on’u aşkın müzayede: kaşıklar, mühürler, şamdanlar, meçhul Ermeni nocturn ressamları, kopyalar, göstere göstere suyu çıkmış yorgun tuvaller ve de tekrar kolyeler, ibrikler, tekrar on tane pentür vs… Elde satacak resim yoksa atölyelerine giderek ressamlardan müzayede için resim ısmarlamak… Hiç dikkat etmiyor musunuz her müzayede evinin satışına en az beş resim verenlere? Önümüzdeki günlerde yapılacak bir müzayede kataloğunda Jeff Koons’un kaniş balonlarını gördüm; Koons bunları ufak boyutta üretip “bonbon misali” bilemedin 10 bin dolara satıyordu, demek biz de ona bir pazar olduk; insaf!  Şunu da tartışmakta fayda var: bu açılan ya da şu günlerde gerçekleştirilecek olan çok kapsamlı dört müzenin mimarları dünyaca tanınmış aktüel isimler; aynı sürede yine başka yabancı kentlerde müze projelerini gerçekleştiriyorlar, herkes onların peşinde. Peki bu arada Türk mimarisini unuttuk mu, niçin bu projeler Türk mimarlarına verilmedi,? Bu zengin projelerdir biraz da mimarinin çekim alanına giren; bilmiyorum merak ettim, bir snopluk söz konusu mu? Yaşarken kendi müzesini açanlara da bir sözüm var: Fransa’da yaşayan, ünlü bir tek ressamın müzesi var, o da Soulage. Kendi açmadı bu müzeyi, doğduğu kent Rodez’in -Averon- belediyesi gerçekleştirdi. Kendini mumyalamak gibi bir “sendrom” kendi müzesini açmak, bunu Burhan Doğançay başlatmıştı kanımca. Erdal Alantar anlatmıştı: Bir gün yolu Cenevre’ye düşer, gelmişken Birleşmiş Milletler Ofisinde çalışan bir arkadaşını görmek ister ve beraberce bu çok görkemli sarayın kafeteryasına inerler. Erdal’ın gözü kafeteryanın duvarlarına asılı tablolara ilişir; ne görsün; bu üç tablo Burhan Doğançay’ın., Arkadaşına bunların oraya nasıl geldiğini sorar, arkadaşı da “kanımca satın almışlardır” diye yanıtladığında Erdal, belki ben de satabilirim umuduyla kafeteryanın direktörünü bulur, konuyu açtığında direktörün yanıtı: “Efendim bu ressam tablolarını getirdi kafeteryaya asmamız için ricada bulundu, Türk Delegasyonuna sorduk, tanıyorlarmış, biz de astık, burası gördüğünüz gibi çok enternasyonel bir mekân, belki biri görür, alır diye düşünmüş olabilir.” Yine müze konusuna gelirsek, bir kaç yıl önce Paris’te açılan Pinacothèque’i  önce Münih’teki bir uzantısı olarak düşünmüştüm; sonra bir göz boyama özel bir müze ortaya çıktı, amaç para kazanmak! Tematik sergiler yapmaya başladılar, kaynak tümüyle özel koleksiyonların kiraladıkları sergilerden oluşuyordu, bu da bir sistem, örneğin nasıl müzeler kendi aralarında anlaşmalı koleksiyonlarını dolaştırıyorlarsa, bir takım organizatörler de daha küçük çapta bunu yapıyorlar ama sergilenecek olanlar güncel sanat değil; eski resim ya da çağımızın önemli isimleri. Kaynak tükenmeye başladığında dümen çevirmeye başladılar, örneği Büyük bir Afiş Munch Pinacothèque’te. Bu müzeye girişin pahalı olduğunu da söylemeyi unuttum; ama gerçekte belki Munch’un bir iki tuvali, gerisi aynı çağı içeren ama toplama bir sergi. Sonuçta iflas ederek kapılarını kapattı. İşte gerçek, müzecilik kolay değil, bir müzenin eklektik olabilmesi; koleksiyon sahibinin beğenisi, onu yönetenlerin kurgularından öte özellikle sanat kültürüdür. Türkiye’de belki en kaygan alan, bize özgü “özenme”, Batı’da pırıldayan her şeye atlama, yargılamadan… Bienal, conceptuel, contemporant, modern, performans, intallation, küratör dilimize girmişse kültürümüze de girmiştir! *Oğuz Erten, Özel Koleksiyonlardan Örneklerle Türkiye’de Sanat Koleksiyonculuğu     DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Utku Varlık, Çağdaş Sanatı Anlamak Seminerleri 1

Share Button
FRAC – Fransız Kültür Bakanlığına bağlı 23 bölgenin Çağdaş Sanat müzeleri ve fonu; şimdiye dek 5700 sanatçıdan satın alınan 30.000 eser, her yıl 500 sergi, 1300 aksiyon, tartışma ve “şamata” benim deyişimle! Blog’da “Öttüğüm Düdük” te Frac’ı anlatmıştım; hiçbir ön  yargı gütmeden satın alınan contemporary eserler depolarda “autodestruction” la eriyip, yapışıp yok olurken; medyatik anlamda kimsenin bunu eleştirememesi, “..ben anlamam dediklerine göre çağımızın sanatıymış…” gibi saptamalar sonucunda, ortada dönen paradan kimse hesap sormaması, buna aracılık eden galeriler, müze danışmanları, küratörler ve tüm değnekçilere yıllardır önemli bir “rant” sağlamıştır! İşte yukarıda, ağzımızı bozmadan Türkçeye çevirdiğimizde: “…canınızı sıkmak için elimden geleni yapıyorum!” diyen sanatçı: ressam Philippe Mayaux, işlerini Frac’a bolca satan bence hiç önemsiz biri, biliyorum ki onu buraya oturtan galerici Hervé Loevenbruck, sistemi iyi biliyor ki Frac yargılamadan onları yaşatıyor. Özellikle bunu anlatmamın nedeni şu:  Fransa’da geçen gün önemli bir gazetede kendisiyle yapılan bir röportajda sanatçı, kendini “dolapçı”, “aşağılık bir sanatçı” olarak tarif ederken, burjuva düşüncenin de karşıtı olduğunun altını çiziyor! Bu 58 yaşındaki “gösterişsiz”liği oynayan Mayaux 2006 yılında çok önemli olarak kabul edilen Duchamp ödülünü kazanmış ama atölyesindeki bu konuşmada sehpanın üstündeki hâlâ çalışmakta olduğu işini gösterirken işinin bir “rezalet” olduğunu da belirtiyor. “Önemli Müzeler benim gibi artisanal endişeyle çalışan ve de gizemsi sanatçıları sallamıyorlar, belki figürü seçtiğim için, belki çok “littéraire”(edebi) olduğumdan! Tek yapmak istediğim: “burjuva düşünceye karşıtlık, belki biraz kötü niyetli; yok, kötünün kötüsü!” “Duchamp ödülünü “Cheddar”  peyniriyle pentür, pastayla heykel yaparak kazandım; Dali’nin haklı olarak  dediği gibi: “..21 yüzyıl sanatı yenebilir olacaktır!”  Marcel Duchamp da şunu ekliyor: “Sanatta şanslı olmak, yetenekten daha önemlidir.” Bana söylemeden Paris’teki galerim, Hervé Loevenbruck, oradan buradan değişik dönemlerimi içeren 30 işimi satın almış; “…bak, senin bir sergini yapacağım ama sana ihtiyacım yok! Bir de ne göreyim, ta okulda yaptığım resimlerimi de bulup almış, sonra da bunu  Frac’a satmış!” Ülkemize gelirsek: benim de kötü niyetten öte, gözüme çarpan ya da batan haberler, konuşmalar, sanat olaylarını izlerken, dikkatimi çeken daha çok “bilinçdışı” ya da absürt olaylar var, örneğin Peki, neyi anlamak; durmadan örnek verdiğim “düzmece” ‘contemporary’yi mi, çürümekte ve yok olmaktaki anlamsızlığı mı? Bu müzeleri dolduran, “gadget”  objeler, tekdüze resimler, bit pazarına özgü birikim mi anlatılmak istenen? Anlatım ne kadar sıradışı ise, onu bir bilince oturtmak endişeleri yani “ŞEY”i sanat yapmak çabaları o kadar gülünçtür.

KAVRAMSALI KAVRAMAK

Blog’umda sanata özgü güncel “sürtüşmeler”, farkında olamadığımız yanlış öğretiler, bizi “manipulé” edenler ya da albenisiyle bizi şaşırtanlar, yol gösterenler vs. konuları kendi görüş açımla yazarken, o güne dek farkında olmadığım “conceptuel” markalı “Art Unlimited” – lüks bir dergi ve Internet sitesi – içeren bu yayınların yönetmeninden gelen teklife önce şaşırmadım; Blog yazılarımı ilginç bulduklarını, gerekirse onları yayınlayabilmek isteğini içeren bu dostça yaklaşım, biraz da ön yargılarımı ters çevirdi! Internet’te dergiyi izlediğimde, grafik tasarımından baskısına dek çok lüks bir yayın organı ancak Türkiye’de olabilir; “şaşırt beni”.Sordum soruşturdum arkasında hani Basel’de lüks bir otelde VİP salonunda fuara gelen Türk müşterileri ağırlayan, satın almaları için onlara kredi veren bir banka var ya işte o banka çıktı; ayrıca bunun uzantısında yine  “conceptuel”i kendine bayrak edinen bir galeri de var. İlk yazımı  -“Dediğim Dedik”- gönderirken uyardım: “Yazılarımı yayınlamak isteğinize saygım var ama “kuzuların olduğu bir ahıra ‘kurt’u da davet etmek” sizin için bir risk olmaz mı?” “Hayır, görüşlerimiz her düşünceye açıktır.” diye yine dostça yanıtladılar. Ben bu lüks dergide yazımı beklerken, Internet sitelerinde karmaşık bir cümbüş içine yayınlanan yazımı kanımca kimse okumadı. Birinci yazımın devamı “Öttüğüm Düdük” çekmecede unutuldu, benim alın yazım: “zorla güzellik olmaz” bir kez daha haklı çıktı. Kendi Blog’umun dışında “Kolajart”ta da paralel yayınlanan yazılarımı daha da başka çevrelere okutmaktı amacım, biliyorum ki bu konular bir tabudur, sesini çıkaranın parmaklarına inecek cetvelin korkusudur bunların kanunu, çıkarları olanlar özellikle ama nice güvendiğim kişiler: Ali Şimşek dışında ağızlarını bile açmadılar. İşte Dolapdere’de oynan “kavramsal” oyunun birinci partisi. Şimdi “Art Unlimited” dergisine beleş Internet’den bakıyorum ve de beni eğlendiriyor; sayfa sayfa açıldığında lüks ilanlarla yaşadığınız boyut birden değişiyor: örneğin, “Life is Outside” giderek saatinizi değiştirmek isteği: ” Engineered for men, Who Leave Footsteps in the Sky “, başka bir espace size “Less is More” diyor ve inanıyorsunuz. Grafiğinden içeriğine her şey “sterilize” edilmiş, kişiler sanki fictif (kurgusal), sanat ortamı Dolapdere değil; pencereden baktığınızda Newyork’ta Soho’da ultra modern snop bir sanat ortamında, örneğin bir vernissage’dasınız(açılıştasınız); sizi kale almıyorlar, içkinizi içerek onlara bakıyorsunuz gibi bir duygu kaplıyor (içinizi); farkında olmadan ” Velvet Buzzsaw ” filminin çekim alanındalar, İstanbul değil Miami’desiniz! Sayfaları açtıkça başka bir kompleks kapınızı çalıyor; sanki sizden banka hesabınızı soracaklar gibi! Bu dergide söz konusu sanat değil, uzaktan yönetme, çaktırmadan ukalalık, üstten bakma ama daha çok özendirme; ‘boş’u ve ‘şey’i pazarlama, biliyorum ki durmadan mekân değiştiren bir galerinin dergisi gibi gözükse de bir bankanın vitrini olmak kolay değil. Şimdi daha iyi anladım dergideki “Kavramsalı Kavramak” denemesini alıcı gözle okuduğunuzda, galerinin ve ona bağımlı olan derginin sanatsal tutumunu, anlaşılması zor da olsa biraz çıkartabiliyorsunuz. Örneğin: “..Bir manzara resminin aksine, kavramsal sanatın huzur vermek gibi bir amacı olmadı pek.” yazarını bulamadım ama sanki Pessoa’dan -Huzursuzluğun Kitabı’ndan- hareketle yazılmış gibi! Benim yanıtıma gelirsek “şeytan azapta gerek” diyorum ama daha sonra “huzursuzluk”, Duchamp’ın “Pisuvar”ı ve de Manzoni’nin “bok”u nun analitik açıdan ele alınmasıyla İstanbul Bienaline geliyoruz: “..Türkiye’den ve yakın geçmişten örnek verecek olursak Ali Elmacı’nın 2. Contemporary İstanbul’da sergilenen 2016 tarihli metaforik düzeyde konuşabilen hayli kavramsal işi “Ben Senin Duygularına Karşılık Veremem Osman”, Manzoni’ninkine benzer bir önermeyle, sanat toplayıcısına “beni alma” dedi. Bir başka yazıda Evrim Altuğ, “Güncel İstisnalar Kaideyi Bozuyor”: daha önce İstanbul Bienali’nden ve Salt’a yaptığı projelerinden tanıdığı bir performans sanatçısı Michael Rakowitz’in, İşid’in yok ettiği antik Asur heykeli Lamassu’ya hurma şerbeti ambalaj malzemeleri üzerinden “geri dönüşümlü” kültürel bir gönderme vs… Tüm bunlar sanatı saptırmadan öte gereksiz detaylar ama biliyorum petro-dolar’ın kokusuna uyanıyorlar bizim çağdaş galeriler, daha doğrusu “Galerist”. 3.Sharjah Bienali ve de ona paralel onun Türkiye ayağı Bahar; ben anlamadım ne döndüğünü ama bizimkiler de şunu daha anlayamadılar: güya Art Dubai’yle çekişmeli -arap saçı misali- bu tür etkinlikler Çağdaş Sanatı Orta Doğuda pazarlayan kaynağı İngiliz uluslararası önemli bir lobidir, sana “göz dağı” verirler ama seni orada otlatmazlar! Amaçları kendi Arap sanatçılarını İstanbul’daki etkinliklere yollamaktır! Kendi varoluşunda, kafasında “reform” yapamayan bu Arap ülkeleri Louvre’u, Vinci’yi, çağdaş sanatı ayağına getirerek mi 21. yüzyıla varacak? Bu kısa gezintiden sonra başladığım konuyu bitireyim: Çağdaş Sanat adına -müze, koleksiyon vs.adına -biriken tüm artıklar (nükleer artıklar misali) bir gün başımıza belâ olacaktır.   DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Utku Varlık, Düş Yörüngesi

Share Button
Dostum Ali Hatemi’nin dün alıp duvarına astığı bu tablonun ( 2007 ) çok ilginç bir öyküsü var: Victor Hugo’nun şiirlerini – bence düz yazı – “CONTEMPLATION’ı okuduğumda, kendime sordum: bakıyoruz ama görüyor muyuz? O uzak belki çok yakın, farkında mıyız? Artık düş görüyor muyuz? İşte kendime sorular sorarken, bir not defteri misali; bir sürü “meteor” bu tuvalin üstüne düştü, garip! Tüm yaşantımda geceleri çıkıp dolaştığım peysajlar, o erken yıllarda beni etkileyen ressamların düş kentleri ve de “nocturn” dür. Yine büyücü ay ışığıdır, silüetlerin ve bizi çağıran “hiç gidilmeyen denizlerin” ufuk çizgisi; kaçmak, çekip gitmek, kurtulmak, bilmiyorum beni çağıran o fısıltı bugün bile kulağımda. Ne yazık dilimizde bazı sözcükler öteki dillerden çeviride anlamsız kalıyor; contemplation: bir şeyi hayranlıkla izlemek, oturup ona uzun bakmak vs. olsa da, sözcüğün “tinsel” anlamını veremiyor. Bu sözcük Victor Hugo’nun 1856 da 158 şiirini içeren kitabı ” Les Contemplation ” un adıdır. Kitabın çekim alanı, şiirin aşk ve genellikle ölümü çağrıştıran yanı; Hugo’nun Sen (Seine) Nehri’nde boğulan kızı Léopoldine Hugo’ya yazdığı bir “ağıttır”. Bu tarifsiz acı yaşantısının yörüngesi oldu giderek. Ama niye “geceye dair” bu hesaplaşma, bu solgun ay ışığında, dalgın baktığım bu karanlık nehir,  Hugo’nun karabasanıydı, kızını alıp götüren. Tin kendi dekorunu buluyor, şiirinin ortamı ve de ‘düş’ün çekim alanı; tam zamanıdır geceyi dinlemenin. Başka bir dekor, bizi çağıran “kozmik” boşluklar, derinlikler ve perspektif. Mekânlar daha aydınlık, büyük saraylar, göz alabildiğine dek uzanan rıhtım. Sanki her şey öylece donmuş kalmış, yaşadığımız içsel “alegori”, kendini o yavan gerçekten arıtarak kristalleşmiş. Sanki dingin bir boşluktayız tüm endişelerimizle. Kozmik ve uçuk. Niçin hayal denizlerimiz suyunu çekti? Hiç görmediğimiz kıtalar, akıl bile edemediğimiz doğalar, farkında olmadığımız renkler, sesler! Bugün başka gezegenleri düşlüyoruz ama bir “contemplation” eksik, şiir bile başını almış gitmiş!   DEVAMINI OKUYUN
Share Button

UTKU VARLIK, VELVET BUZZSAW-ÖLDÜRMEK SANATI

Share Button
Yakında ölümü beklenen “ART CONTEMPORAINE” üstüne Pierre Lamalattie’nin yazdığı çok ilginç bir roman “L’ART DES INTERSTICES” kanımca Türkçeye çevrilmedi; bence çevrilmesin çünkü biliyorum kimleri rahatsız edeceğini. Dünyada da öyle, bir moda: parasını nereye transfer edeceğini bilmeyen milyarderler, parasını aklamak isteyen bankerler ve de komplekslerine yatırım arayan snop bir sınıfın, öncelikle kültürü politikanın rayına oturtup, modern müzeler, galeriler, tarihi mekanları babalarının malı gibi bu anlamsızlığa açıp, çağımızın sanatı yapmışlar. Bir “tsunami” misali örneğin Paris’te ünlü pentür galerilerini de götürdükten sonra yalnız milyarderlerin fondation’larında “her şey sanat olabilir; bununla kafamızı yormayalım” sloganıyla sanatı yönetiyor. Sanat cıvımaya “undergraund” markasıyla 60 yıllarında, bir galerici İrving Blum’un, Washington National Gallery’de Andy Warhol’un  30 tablosunu, “Campbell Domates Çorbası”nı sergilemesiyle başlamıştı. Ne zaman Louvre tapınağına, örneğin Wim Delvoye, dövmeli domuzlarıyla, bok makinesiyle, Anselm Kiefer sökülmüş beton bloklarıyla vs. girdiğinde şunu gördük: Fransız Kültür Bakanı bu lobiye teslim olmuştur. Sonunda Versaille Sarayı, Grande Palaise… Tüm zevzeklikleri daha önce yazdık söyledik. Şimdi bunlar 21 yüzyıl sanat tarihine maloldu, geriye dönüş yok! Öyle düşünüyorduk diyelim ama, tüm bu “conceptuel”in akıl hocası “Documenta Kassel”in 2017’de 17 milyon euro borçla çöküşü – çok garip, hiç konuşulmadı ve unutulup gitti!-, bu şamatanın sonunun geldiğinin birinci sahnesiydi ama biliyorum bu can çekişme kolay olmayacak; sanki kitabın başlığı gibi: ışık ne yapıp yine bir aralıktan sızacak!The Squar filminden sonra “L’art Contemporant”nı konu alan bence çok ilginç bir film. Fransa’da sinema eleştirmenleri çağdaş sanatı ti’ye alan filmleri fazla sevmiyorlar; normal, çünkü bağımlı olduğu dergi ya da gazete patronlarının çağdaş’a olan beğenilerine dokunabilir! Dan Gilroy genç bir sinemacı konu ve senaryo da kendisinin. Art Basel-Miami fuarında başlıyor; gidenler, görenler bilir ne denli bir züppeliktir bu fuarlar, üstelik zengin ve şımarık, böylesini Avrupa’da bile zor göreceğimiz bu Amerikan galerilerinin patronlarından, sekreterlerine kadar, aynanın içine giriyoruz. Ünlü olmak bir an işi, para kazanmak ta öyle, tesadüfler, bir galeriden ötekine transfer edilen sanatçılar ve de onları parmağında oynatan sanat eleştirmenleri. Dekor alabildiğine lüks, her şey “sansüel”, seks bir silah ama duyusal bir ilinti, unsur yok, galerilerle ilişkinin odak noktası bu! Film gerçekten bir belgesel tadında başlıyor, portreler çok ilginç: örneğin John Malkovich’in oynadığı, hayal gücünü yitirmiş o çevrede ünlü bir ressam, ne yazık devasa bir atölyede kendini yitirmekte ve gözden düşme tehlikesiyle başbaşa. Başka bir açıdan filmin yine belgesel bir yanı bu galerilerin müzelere olan inanılmaz otoritesi; galeriler, besledikleri sanat eleştirmenleri ve düşünürleriyle baskı yapıp müzelerin koleksiyonlarını “manipule” ediyorlar. Dünyanın her yerinde böyle ama burada sanki içindeyiz! Filmin bize sunduğu başka bir moral: sanat eseri ikinci planda: vernisajlarda eserlerden çok moda, giyim, sansüalite ön planda. Bir tablo içeriğinden önce bir matah, hemen alınıp satılan; sanatçı da öyle, standart bir dekorun içinde, bir obje sanki! Böyle bir filmin ticari bir işleve girebilmesi sinema pazarının kanunlarına göre, bu belgesele mecburen bir entrika koymak zorundaydı, yoksa malûm. İkinci planda bu ünlü galeride çalışan bir sekreter, yaşadığı binadaki komşusunun intiharına şahit oluyor. Hiç dışarıya çıkmayan yaşlı ve gizemli bu adam, aslında eserlerini de gün ışığına çıkartmamış çok ilginç bir ressam. Genç ve güzel sekreter ressamın atölyesinde yüzlerce pentür, desen vs. bulduğunda bunları değerlendirmek için, kendisiyle flört eden biseksüel ünlü eleştirmene gösteriyor. Resimler figüratif, dışavurumcu, -art brut ve violant, “psychique yaralar”  içeriği yönetiyor. Ressamın özgeçmişini araştırıyorlar; görüyorlar ki resimlerindeki dram bir hayalden öte, ressamı yönetmiş bir karabasan. Genç ve güzel sekreterin yardımına sığındığı ünlü eleştirmenle bir altın madenini bulduklarının farkına vardıklarında, galerinin de bunu fark etmesi olayı dışa duyuruyor. Galeride sergilenen resimlerin yarattığı “sensation”, medyatik bir bomba misali öteki galeriler, müzeler, kolleksiyonerler yani “altına hücûm”. Bu detay bence negatif değil çünkü “contemporary” adına ters-yüz edilen ve de yatağı değiştirilen gerçek pentüre bir özlem, düşünün önünüzde “Contemporary İstanbul” diyerek ithal edilen bu fuarda gördükleriniz; işin kolayına kaçıp, “ne üretirsek o kadar satarız” ve de göz boyama! Sonuçta filmin ticari boyuta girmesi adına yönetmenin yaptığı en önemli hata: bu “lanetli” ressamın, tüm resimlerini gün ışığına çıkaranlardan öç alması, “ilenme” biraz abartılarak da olsa bu tür galerilere bence meheldir. Kendi kendilerine yapay bir piyasa yaratıp, sanatın varoluşunu bir “promotion” gibi kolay para kazanma, her ay onlarca müzayede yapanları da unutmayalım. Sonuçta moral: özenmenin tehlikesi; sanatı bir sirk niteliğinde kapitalizmin kanunlarıyla dünyaya export edenler bugün yine aynı güçte bizi yıkamaya devam ediyorlar. Ekonomik olarak çöküşe geçmiş ülkemizde bu Miami misali galericiliği Dolapdere’de oynamak isteyenler, bankalara sırtını dayayıp lüks dergilerle “conceptuel” biosphere’de ukalalık yapanlar, karanlık paralarla fantome müzeler kurarak kompleks giderenleredir sözüm. DEVAMINI OKUYUN
Share Button