Utku VARLIK
Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Utku Varlık, Böyle Buyurdu Pinot

Share Button

Biliyorum çağımız bir sürü “Zerdüşt” dolu; varoluşlarında iğreti duranların paranın gücüyle sanata müdahale etmeleri, kendi kanunlarıyla müzeler açıp yine o beğeninin anıtlarını dikmeleri kimseyi şaşırtmıyor! Fransa’da geçen yıldan bu yana epey gürültü koparan olay: Amerika’lı artist Jeff Koons’un Paris kentine yaptığı bir gönderi; Kasım 2015 de Paris’te yaşanan terörizme duyusal bir ilinti taşıyan anıtını zorla hediye etmek etmek istemesi!

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

UTKU VARLIK, BİENALLERİN SONU

Share Button
Contemporary İstanbul fuarıyla ilgili yazımın başlığı “ Çağdaş Sanatın Bulanık Sularında 2”, belki çağrışım yaptı, çağdaş histerinin en uç, en anlamsız bienallerinden biri olan 15. Lyon Bienali de kendine bir içerik olarak  “Bulanık Sularda Geziler”/ “Voyage En Eaux Troubles” koymuş ama başından bu yana kendini soyutlayan, bir kimlik ararken asıl amacını yitiren bir panayır görünümündeki bu bienalin çok yakında bu bulanık sularda batacağının bir sezgisidir kanımca! Öteki bienallere göre daha geç başlamış ama bütçesini ve açılımını bu zengin Lyon kentinden sağlayan, Kültür Bakanlığının da yardımıyla da uluslararası bir düzeyi düşleyen  ne yazık başaramayan bir Contemporary’nin bence ilk kurbanlarından biri olacak! Ne zaman “plastik sanatlar” içeriğinde geleneksel sanat: pentür, sculpture, estamp vs. sınır dışı edildi, sanatçı kabuk değiştirip “plasticien”e dönüştü, önce şamataya dönük her şey; enstalasyon, video- audiovisuel, grafiti, performans vs. giderek gösterecek bir şey kalmayınca: art sociologique, urbanism, küresel sorunlar olarak yön değiştirip, bienal kavramı kendi kendini yok etmeye başladı. Başlangıcında dört önemli bienalden hareketle küresel 32 uluslararası bienale dönüşünce, bunları yöneten lobilerin yönetimi, bilgi ve küratör dağıtımı ve de kontrolü önemli bir sorun olmaya başlamıştı! Sonuçta akıl hocası Kassel Documenta’nın  60 milyon dolar borçla çöküşü, Venedik dışında ötekileri de tsunami misali beraberinde götürdü. Önce bakışımızı 16. İstanbul Bienali’ne çevirelim: İKSV – İstanbul Sanat vakfını yöneten, Arter’den Salt’a, Borusan’a vs. kadar kendini dış kaynaklı “contemporary”e adamış zenginler kulübünün bu lüks düşlerinin bir devamı olarak kurgulayabiliriz bu Bienali. Ama ardında yatan snop kompleksler dışında, içinde yaşadıkları toplumun analizini yapmadan üst düzeyde hava atan; Türkiye’yi tanımayan ama dıştaki lobilerin tavsiye ettiği küratörlerle ( herhâlde beleş değil ) o topluma güya sanat adına öğreti yapmak ve onlara gerçekleri göstermek, sanal masallar anlatmak; örneğin Dolapdere halkını Chantal Akerman’nın filmleriyle sinema adına eğitmek – sözüm Arter’e! – Şimdiye dek bir envanteri yapılmadı bu tür etkinliklerin, örneğin Bienal’in tanıtma yazısında 25 ülkeden 56 sanatçı, yalnız sekizi Türkiyeli ve bunların ürettiği 220 iş… Bu konuların içinde değilseniz bilemezsiniz bir sergi yapmanın ne bela bir iş olduğunu, altını çizeyim bu 220 iş, genellikle enstalasyon, malzemeyle yapılan kurgular, devasa boyutlar vs. Bu yabancı sanatçıların geliş – gidiş – kalış masrafı diyelim misafirlik ama getirilen tüm malzemenin transportu ve de sanatçılara ödenen nedir? Böyle bir bienalin ederi ve de giderek amacı; sanat, kültür ve de moral ise bu vizyonun ulaştığı insanın anatomisini tartıştık mı!?  Benim önerim: bu bienali yöneten yabancı küratöre; hangi ülkeye ayak bastığını bilmesi için önce iki Türk gazetesini başından sonuna, ilanlarına kadar çevirip okuturum, televizyonu da izlemek şartıyla! Kendisine Türk basınında pırıltılı bir geçmiş, ışıklı bir gelecek çizilmiş küratör Nicolas Bourriaud kimdir? Bence epey karizmatik ve de çok ihtiraslı, kartvizitinde olabilecek her şey yazılı bu kişilik, her yerde var olmak için; önce politika – sosyalist partisinin dümen suyunda, Arnaud Montebourg’un yakın dostu, giderek onların açtığı yolda Palais de Tokyo ve Tate Britain, daha ilginç gömlek değiştirip Sarkozy’nin eşi Carla Bruni’nin torpiliyle Academie de Beux-Arts Paris’nin direktörlüğüne, daha sonra Montpellier Contemporain’in yöneticiliğine kadar..! Belki inanmayacaksınız ama gerçekten Paris’te eğlenmek istiyorsanız, gidin görün; işte Bourriaud gibi lafla geçinenlerin sırtının dayadığı, “yeni modernite” ve “altermodern” sapmalarının komikliğini! Güzel Sanatlar Akademisi bizim yaşadığımız 70 yılların sonunda, Paris’in tüm pentür galerilerini yok eden “conceptuel” virüsüyle yolunu değiştirmişti ama Bourriaud’un gelişiyle tamamen ters-yüz oldu, bu gün Palais de Tokyo’da gösterilmek istenen “ne menem” şarlatanlık bu akademinin öğretisi oldu! Bununla yetinmeyip yeni sanat teorilerine… Örneğin Postmodernizm’in sonunu ilan ederek kendi yarattığı akım “Altermodern”i yani başka bir modernizm’i, çağımıza uygun bir değişimi Tate Britain de “Triennial d’Art Modern” sergisini 28 uluslararası plasticienle gerçekleştirdi: Peki yeni olarak ne yapılabilir; ağzınla kuş mu tutacaksın! Yine aynı enstalasyonlar, video, neon tüpleriyle yazılar! Bu bienalde tezi, günümüzün en aktüel konusundan almış göz göre göre yitirdiğimiz planet, geleceğin şüpheli oluşu ve de plastik artıkların oluşturduğu “yedinci kıta”, güzel, belki haberiniz olmadı ama Venedik Bienali de aynı konuyu içerdi, bir “absürt” olarak bu bienallere özgü! İsterim ki herkes gitsin görsün, basında, bankaların beslediği lüks sanat dergilerinde ve de onların galerilerinde, snop kokteylerinde konuşulanların gerçek olmadığını, ilgisiz yerlerdeki enayice enstalasyonları, minimalist komik happiningleri, lüzumsuz söylevleri! Yaşadığım bir anı: hangisi olduğunu unuttum, yine Venedik, bizim pavyonda – büyükçe bir baraka – Yüksel Arslan sergisi; önce resimler minüskül ve de kötü asılmış, kanımca büyük etki yapacağını düşlemişler, ben gezdim ve biraz uzun kalmıştım, çıkarken görevli bana “ Çok ilgilendiniz Bienal bitmek üzere ve de siz dokuzuncu görücüsünüz!” demişti. Kim, niçin gönderdi bilmiyorum, belki yirmi yıl öncesi gerçekten pentür sergilenen bienallerde kalmıştı akılları! Bu cılız ve komik enstalasyon bienale bizim gönderimiz. İnci Eviner istediğini yapsın ama onu sürekli bu bienale gönderenlerin onun işlerinden aldığı hazzı gerçekten öğrenmek isterim! 16. İstanbul Bienali’nin başlığı “Yedinci Kıta” ve de bize “Antroposen Çağı”nı çağrıştırması , “nesli tükenmiş türleri anımsatan”… İşte tam bunları yazarken günün haberlerine bakmak için bir internet gazetesine göz attım: “Feral Atlas Collective (Yabanıl Atlas Kolektifi), insanların kurduğu altyapıların öngörülememiş etkilerini incelemeyi hedefleyen yüzden fazla biliminsanı, hümanist ve sanatçıyı bir araya getiriyor. Antroposen’in süreçlerine yönelik disiplinler ötesi bir bakış açısı geliştiren kolektif, plantasyonlar, nakliye yolları, fabrikalar, barajlar, elektrik santralleri ve sondaj makineleri gibi sıradan altyapıların ne kadar ölümcül etkileri olduğunu ortaya koyuyor. Feral Atlas’ın henüz tamamlanmamış en büyük çalışmasının bu küçük bölümü, görsel antropologlar Jennifer Deger ile Victoria Baskin Coffey, mimar Feifei Zhou ve ünlü antropolog Anna Tsing’in küratörlüğünde sunuluyor.” BİENAL’E DAHA GENİŞ AÇIYLA BAKARSAK… Kendini tüm “contemporary’e adamış bir gazetecinin yorumuyla bitirelim: “Hayal ürünü bir alemin resimli ansiklopedisini hazırlayan Luigi Serafini’nin muhayyilesi ve sabrı ve becerisi de öyle… Heykellerini suya gömüp midye ile kaplamasıyla tanınan Simon Starling’in İstanbul için yaptığı midye kaplı maske ile birlikte bu işlerin tümü, aslında sanatta çokça yapılan bu nedenle belki de artık şaşırtıcılığı kalmayıp etkisini yitiren bir tarzın devamı gibi. Damien Hirst’ün 2017’de Venedik’te de sergilenen devasa midye kaplı heykellerle (Treasures from the Wreck of The Unbelievable) büyük bir şova dönüştürüp tüm sürprizini emip bitirdiği bir tarz…”          ŞAŞIRTICI DEĞİL Mİ?   DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Utku Varlık, Arter’in Arka Kapısı

Share Button
Fotoğrafta “ultra-modern” bir yapı haberden önce çarptı, sonra Vehbi Koç Vakfı Sanat Müzesi Arter – Dolapdere; kurucu direktörü  Melih Fereli konuşuyor, “mahalleye sırtını dönmeyen, mahalleyi davet eden bir yapı oluştu, Arter’in yeni binasıyla birlikte tüm halkımızın, özellikle gençlerimizin ve çocuklarımızın sanatla özgürce karşılaşabileceği bir ortamı mümkün kılmanın heyecanı içindeyiz!” Birden 40 yıllarına döndüm, mahallemizde Halkevlerinin açılış söylevi: babam söylevinde “önüm- arkam sobe” demiyor sayın Fereli gibi; Cumhuriyet’ten, laik Türkiye’den ve de kültürden söz ettiğinde, bizler elimizde mandolinlerle ilk dersi heyecanla bekliyoruz; akşam da herkesin katılımıyla oynanacak bir tiyatro oyunu var. Yine günümüze dönelim: Peki burası neresi: Fereli devam ediyor, “Mahalleye sırtını dönmeyen, mahalleyi içine davet eden, hatta içinden geçip arka taraftan tekrar sokağa çıkabileceğini…” evet şimdi nerede olduğunuzu biraz anladınız, Dolapdere’desiniz, sırtınızı da Kasımpaşa’ya dayamışsınız ama buraların sosyal yaşama, yerleşme, kent sorunlarından bir haberiniz var mı? Bir kaç yıl önce Tunca Sanat Galerisi’nin bir sergi açılışına davetliydim, Tepebaşı’ndan bir taksiye bindim, adresi söyledim: Bülbül, Paşabakkal sok. -Eskidji İş Merkezi – Dolapdere; bana göre çok yakındı ama şoför Tarlabaşı’dan aşağıya inmek istemedi, Kasımpaşa’dan dolaşacaktı! Anlamadım, açılışa geç kaldığımı vs. anlatırken, şöför, “…burada yaşamadığınız belli, bu sokaklara girmek istemiyorum, bir gece öldüreceklerdi, zor kaçtım!” Peki kimler bunlar..? Adam: “ Madem meraklısınız, gidelim.” dedi ve aşağıya inen sokaklardan birine girdik. Sanki birden düşte olduğu gibi paradoksal bir mekân değiştirdik, sokağın pisliği, kararmış duvarlar giderek o denli karanlık insanlar; sefalet, sanki hiç yıkanmamış, çul giysiler içinde bir sürü çocuk arabanın camlarına vuruyor, kadınlar kapıların önünde perişan, karanlık adamlar ötelerden topladıkları çöpleri yığmışlar, zorla geçtik, çöp arabalarını özellikle rahatsız etmek için sokağı daraltmışlardı. Sonunda aşağıya indiğimizde tarifsiz, büyükçe depo görünümünde, ön cephesinde ESKİDJİ  yazan yeni bir yapının  önüne geldik. Şöföre, “Söyledikleriniz doğruymuş, peki kim bu insanlar, nasıl olur İstanbul’un merkezinde bu sefalet?” dediğimde bana yanıtı, “Buralar boştu uzun yıllar, Rumlar gittikten sonra; geçmezdik buralardan ama bu adamlar nereden geldi, Belediye nasıl göz yumdu, gördünüz karanlığı!” Teşekkür ettim. Ona Tarlabaşı’nın tarihini, 6 – 7 Eylül’ü anlatacak vaktim yoktu; binaya girdim, galerinin olduğu kata çıkan devasa asansörü gösterdi birisi; ne bileyim; nedir bu bina diye soracaktım, vazgeçtim, sokağın şokunu atamamıştım! Asansörden çıkınca galerinin uğultusunun olduğu açık büyük kapıdan girdiğimde, kalabalık  ve dört genç ve güzel kızın yaptığı oda müziği… Garsonun getirdiği içkiyi içerken beni buraya çağıran Mimar Mehmet gülerek geldi! Arter yeni binasında yeniden açılırken, günümüzün sanatını tüm boyutlarıyla geniş kitlelerle buluşturmayı misyon ediyoruz diyor Arter Başküratörü Emre Baykal, İstiklal caddesinde sanatseverlerle buluştukları 10 yıl içinde yaklaşık 1300 eseri kapsayan koleksiyon derlediklerini söylüyor. Güzel: ne topladıklarının bilançosunu yapmadan uzun metraj bir Beyoğlu geliyor gözümün önüne, bir cumartesi Tünel’e doğru yürüyorum, yürümek değil biraz zorlamasam, akıntı beni rahatça Taksim’e götürecek; karşı koymak güç, nasıl olur bu kadar genç adam nereye gider, vitrinlere bakmak, oturup bir şey içmek değil, Beyoğlu’nda yürümek! Yorulmuştum, rastgele gördüğüm en dingin bir mekâna kendimi attım, çünkü mekân boştu ve vitrinde bir ton karışık kırmızı boyanmış artık malzeme -küratör buna “katmanlar” demiş- önce kavrayamadım, geriye çekilip Arter sinyalini görünceye kadar, ben Akaretler’de olduğunu biliyordum ve de orada Sarkis’in bir enstalasyonunu görmüştüm bir kaç yıl önce. Nasıl olur bu dinginlik, girdim ve yalnızım, sergi “HER DÜŞENİN KANADI YOKTUR”, vitrinde gördüğüm iş Phyllida Barlow’un, kim olduğunu merak ediyorsanız Darwin’nin torunu, Londra Royal Kolej’de prof. vs. Daha sonra Venedik Bienali’nde gereksizliğin anıtı olabilecek devasa inşaat malzemelerini sergilemişti, sergilediği kolonlar o kadar absürt ve “encombrand”(hantal) ve komikti! Daha sonra Blog’umda bunun üstüne bir yazı yayımladım. Barlow yalnız değil, başka yabancı katılanlar, etrafa saçılmış oklar, beyaz huniler, aptalca videoda ne anlatmak istediğini de anlamak olanaksız! Peki, niçin kimse yok? Emre Baykal 1300 eseri kapsayan bir koleksiyondan söz etmişti, bu eserlerin ne olduğu, hangi malzemelerle yapıldığı, zamana dayanıklılığı, yanıcı, kendi kendini yok eden kimyasal kökeni meçhul boyalar, yapışkanlar, plastikler, karton vs. Bu Contemporary’de oynayanlar üç boyutlu gözlükler taktıkları için, dıştaki yalnız parlayan devinimleri  görüyorlar, onlara benzeme isteği ve de özellikle snop, distiller, prizmatik yani onlara akıl verenlerin dümen suyunda olmak. Bu konudaki  “ÇAĞDAŞ SANATI ANLAMAK SEMİNERLERİ 1 ” – 22 Şubat 2019 – blog yazımda, sürekli Fransız basınında skandal olarak ya da alay edilerek manşet olan, Kültür Bakanlığının FRACS – Çağdaş Sanat Ulusal Koleksiyonu – nun tüm Fransa’da 12 Çağdaş Sanat Müzelerine düzenli devlet tarafından satın alınan 30 bin “sanat eseri” nin depolarda “auto-détruiction” çürüdüğünün bilançolarının da gözaltı edildiğinin belgelerini arşivimde saklıyorum. Fransa’nın Çontemporary adına söz sahibi isimlerin Fracs’ı kafa-kola alıp, onu geçim kaynağı ettiklerinin altını çiziyorum; internette koleksiyona bir göz atın, gördüklerinize inanamayacaksınız, bu sanatçılar eski eşyalarını çöpe atmıyorlar “yerleştirme” adına projelerde buz dolabı, eski halılar ve giderek sokaktan buldukları ne varsa… İsim vermiyorum, çünkü tanıdık biri de çıkabilir! Arter yöneticilerinin bundan haberi olduğunu zannetmiyorum; olsa da Koç Holding’e söylerler mi, o da meçhul! Şimdi açılış programlarına gelelim: üstte söz ettiğim koleksiyondan seçki bir sergi “SAAT KAÇ ”, eğer depodan çıkarılmışsa kanımca onarılmıştır! Yine bir koleksiyon sergisi, – çünkü mekân çok büyük – “KELİMELER PEK GEREKSİZ” ; bence “Sözcükler Gereksiz” olabilirdi, tema; jest, kalıntı ve iz – miş! Giderek, son yıllarda güncel sanatın öncüsü olarak farkına varılan Altan Gürman’ın bir retrospektifi “ ölünün arkasından konuşulmaz” diyerek bir şey söylemiyorum! Erkmen ailesinin böyle bir “biosphere” de olması şaşırtıcı değil; Ayşe Erkmen’in bir retrospektifi: BEYAZIMTIRAK, düşündüm hangi renk olabilir? Daha ilginç, programda Fransız “plasticien” Céleste Boursier-Mougenot’un bir yerleştirmesi, “ v.2 – dışarıdaki rüzgârın hızı ve yönüyle etkileşim içinde hareket eden üç adet kuyruklu piyano “! Açıklayayım: bunu görünce Contemporary’nin çok güçlü bir lobi olduğunu kanıtladım; nasıl olur, nereden bulunur böyle kendi ülkesinde bile “makaraya alınan” birisine bir açılım vermek; herhâlde bu şamataları beleş  yapmıyorlar! Bir gün Paris’te, Palais de Tokyo’da – kanımca bizimkilerin hayran olduğu bir mekân -, bu plasticien’in “ACQUALTA” isimli bir “performans”nı gördüm, yerleştirmeden öte büyük bir mekânı siyaha boyatıp, içine su doldurup, bir büyük havuz misali, görücüleri müzik eşliğinde “siyaha özgü” temasıyla ve kayıkla gezdirmesi… Bilmiyorum bu ephemere(geçici) şamata’nın ederi nedir? Arter’in onun emrine üç Steinway vermesine de ne diyebiliriz! Fazla uzatmadan bu Contemporary yıkamada son gözüme çarpan: sinema gösterilerindeki beğenileri belki canımı en fazla sıkanlar: Agnes Varda, Chantal Akerman – tahammül ötesi-, Laurie Anderson – zûlum – ve de ilk kez bir filmin ilk beş dakikasında salondan çıktığım “Cemetery of Splendour” adlı can sıkıcılığın zirvesi filmini yapan Apichatpong! Giderek bu Contemporary virüsünün içeriğinde bir yadsıma, can sıkıntısına yakın bir sığlaşma görüyorum, aynen “modern”in yanlış anlaşılmasına özgün “rastlantısal özellik”, soruyorum: DOCUMENTA KASSEL niçin 60 milyon borçla battı? Koç vakfı olmasa bu absürdü yapabilir misiniz? İşte Dolapdere, Kasımpaşa semtlerinin günümüz sanatına ulaşmaları için “expérimantale” içeren “performans” önerileri; söz verdiler: mahalleye sırtlarını dönmeyecekler!   DEVAMINI OKUYUN
Share Button

UTKU VARLIK, GÜNCEL SANATIN BULANIK SULARINDA 2

Share Button
Yine eski günleri anımsamamak elde değil: nostaljinin ötesinde, varoluşumuzdaki saflığın hayal bahçelerinde sanatı düşlemek; hiç olmasa da ufuk çizgisinin ötesinde gerçekten sanatın yapıldığı mekânlarda sanal gezintiler yapmak, belki bir gün giderim umuduyla! Demek düş değilmiş, bugün ağustosun son günleri, dingin bir sabah ve işte o ufuk çizgisinin öbür yanındayım Paris’te ama ne garip şimdi o eski yılların saflığını özlüyorum; sanalın ötesinde artık dönüş yok! Kafamdaki nehir aynı coşkun akışında, sığlaşmadı; bana ulaşanlar, gördüklerim, okuduklarım eskisi gibi değil ama bugün meraklı olanlara her kapı açık, işte oradan çıkıp sanalın ötesine geçiyoruz! Bu sabah Twitter’de ilgimi çeken iki haber: birincisi Cem Erciyes yakında açılışı yapılacak İstanbul Resim Heykel Müzesinin danışmanlığına getirilen Vasıf Kortun’la konuşuyor! – ben bu kişiliği bir inancın çekim alanında örneğin secte’leri “manupulé” eden bir “gourou’ye benzetirim – Şimdi anlıyorum Salt’dan ayrılma nedenini; ona yeni bir misyon verildi ve  “puzzle” o kadar zor değil, Ferit Şahenk – Doğuş Grubu – / Galata-Port / Salt / İstanbul Resim Heykel Müzesi – Galata Port projesine bağlı kanımca bir “otoyol”! Tüm hayatını “kavramsal”a  adamış bu   danışman, Akademi’ye ters düşmemek için bazı örnekler veriyor: “…Güncel Sanatın soy ağacında Füsun Onur, Bülent Erkmen, Gülsün Karamustafa vs. gibi Akademi’den geçme bir sürü sanatçı var… Altan Gürman ve ardından gelen kavramsal, işte o zaman “conceptuel”e müzenin kapılarını açmak politikası; çaktırmadan! Şuna dikkatini çekerim dünyadaki “national” müzeler kapsamındadır İstanbul Resim Heykel Müzesi; örneğin Louvre’a  Buren’in bir işi girmez! Ben duymadım şimdiye dek resme olan ilgisini ama mecburiyet ona şunları söyletiyor: “… müzedeki bazı koleksiyonlar “nefes kesici” örneğin: Zühtü Müritoğlu, Sabri Berkel, Mahmut Cuda!” Sonuçta ileriye dönük kurgusunda da: “..koleksiyonda güncel sanat çok az, ama benim tavsiyem şöyle, şu anda topa girmek yerine, modern zamanlara değer veren, kendi hikâyesinde eksiklere eğilen bir koleksiyon politikası geliştirmek.” Bir Fransız atasözünü anımsattı bana bu atama: “kuzu ağılında bir kurt misali!”  

    14.CONTEMPORARY İSTANBUL (CI)

Yine eleştirmen Ali Şimşek’in “diken.com”dan bulup altını çizdiği, Gülben Çapan’ın 14’üncü Contemporary İstanbul ( CI ) Sanat Fuarının yeni yönetici küratörü Anissa Touati’yle yapığı konuşma. Kendini Fransız küratör olarak tanıtan bu bayan Meksika’lı, güya ülkesi Meksika’yı çağdaş sanatın dümen suyuna katmakla övünüyor ama “çağdaş sanat” kör döğüşü gibi, içinde Arapların da olduğu açıkça paraya dönük uluslararası bir “şamata”! Bu arada kendisini üç yıl için bu makama getiren “Uluslararası Komite CI Başkanının da Ali Güreli olduğunu öğreniyoruz! Bu büyük lobi, dünyada söz konusu zengin ülkelerde uluslararası “satelit” komiteler kurmuş, örneğin: İsviçre’de Luma Vakfı küratörlerinden Julie Boukobza, Tel Aviv Contemporary Art Center direktörü Nicola Trezzi bu bayanla aynı komitede. Tüm bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi böyle “uluslararası küratör”ü oynamak çok zor ve de şimdi anlıyorum, tüm hayatında bienalleri düşleyip de sonunda Ankara’da mütevazı özel bir müzede küratörlük yapan bir bayan aklıma geldi!

Çağdaş Meksika Sanatı

Şunu da belirteyim 13 yıldır bu işlerin sponsorluğunu yapan da Akbank; hani Bazel Fuarlarında Türkiye’den gelen müşterilerini lüks bir otelin VİP salonunda fuar süresince ağırlayan banka. Bu konuda küratörlük hoş bir meslek. “..Paris’te yaşayan Touati, bir yıldır her ay İstanbul’a gelip sokak sokak gezdi. Sadece İstanbul’u değil başka kentleri de gezdi. Türkiye hakkında kitaplar okudu.” Giderek Türkiye’nin yurt dışındaki kötü imajını silmek adına sanat dünyasındaki bazı önemli isimleri de istanbul’a getirip bazı sanatçı atölyeleri gezilmiş. Belleği biraz zayıf olan küratör isim değil de sanatçıları yaptıkları işleriyle tarif etmiş, bana biraz komik geldi, conceptuel yapıtların tarifi kanımca biraz güç! Konuşmanın burasına kadar sakin olan Anissa Touati birden görevini anımsıyor: “…Çok iyi sanatçılarınız da var, kötü sanatçılar da var. İyileri doğru dürüst pazarlayamıyorsunuz! İyi sanatçılarınız Güneş Terkol, Argun Okumuşoğlu, Leyla Gediz, Deniz Gül, Gülsün Karamustafaoğlu, Tarık Töre, Ebru Döşekçi ve Serkan Apaydın! Merakla bekledim kötü sanatçıların listesini, ne yazık kendine saklamış. Bana sorarsanız bu bayanın yaptığı üç yıllık kontrat fazla sürmez, kötü sanatçılar bunu kaldıramaz, fuarda hesaplaşma olur. Dikkatimi çeken Gülsün Karamustafaoğlu görmeyeli epey yol almış, tüm listelerde başarılı öğrenciyi oynuyor! Küratör’ün bu konuda son mesajı: “..DIRDIRI, KISKANÇLIĞI, DEDİKODUYU BIRAKIP ÇALIŞSINLAR” mesaj anlaşıldı mı bilmiyorum ama ben yine kötü sanatçılar listesinde ısrarlıyım! CI’de bir yenilik de “Artist Residency” programı. Program kapsamında İsviçreli Gowen Galeri ile işbirliği yapılarak Pakistanlı ressam Waseem Ahmed ve Malta’dan Alexandra Pace konuk edilecek. Elsa Sahal’in, Paris’teki FIAC’da Tuileries bahçesinde sergilenen “çeşme” işi bu kez Boğaz’a bakacak!   Fuarın terasındaki heykel parkının yanı sıra fuar alanında heykeller konumlandırılacak. Bunların arasında Gülay Semercioğlu’na ait iş ve Renee Levi’nin işleri sergilenecek. Türk galerileri ile sorun varmış, fuara katılmayacaklarmış ama bu beni korkutmuyor diyor küratör; “HER ŞEYİN ALTERNATİFİ OLMALI” bu yılki fuara Romanya, Gürcistan, Avusturya, Filistin, Tayvan, Arjantin ve Fransa’dan gelecek galeriler katılacak. Fuar alanında metrekare hesabının dolarla olması da onu ilgilendirmiyor, giriş ücretinin 75 liradan daha fazla olmasının daha iyi olacağını vurgulayan küratör “..böylece fotoğraf çekmek için gelenler azalır!”diyor. Sonuçta onun dileği: “..CI yer olarak Nişantaşı değil de merkeze bir saat mesafede bir yerde olsaydı “GERÇEK KİTLE” daha iyi ortaya çıkmaz mıydı?” MORAL: NE YAZIK GERÇEKLERİ GÖRMEK DE BİR USTALIK: TÜRKİYE’NİN YURT DIŞINDAKİ KÖTÜ İMAJINI KURTARMAK, ONU ÇAĞDAŞ SANATTA ULUSLARARARASI BİR DÜZEYE ÇIKARTMAK; BAHANE OLARAK DA “DÜNYA KAOTİK ÜLKELERDEN ÇIKAN SANATLA İLGİLENİYOR” VE DE SÜREKLİ ÜLKESİ MEKSİKA’YI ÖRNEK VEREN, AMA “FRANSIZ KÜRATÖR” OLARAK KARTVİZİT BASTIRAN VE DE BİZİM GİBİ KAOTİK BİR ÜLKEDE ÜÇ YILLIK İYİ BİR İŞ BULAN ANİSSA TOUATİ’Yİ  KUTLAMAK GEREKİYOR!  LÜTFEN BU BAYANIN GÖRÜŞ AÇISINA VE BEĞENİSİNE BİR GÖZ ATIN. SON OLARAK ATÖLYELERİNİ GEZİP DE KÖTÜ SANATÇI OLARAK YARGILADIKLARININ BİR LİSTESİNİ RİCA EDİYORUM, CONCEPTUEL SANATÇILAR KANIMCA!           DEVAMINI OKUYUN
Share Button

Utku Varlık, Göz Boyama

Share Button

Dengemiz nasıl bozuldu, bilmiyorum ama gün geçmiyor Paris’te sanatın üst yüzeyinde bizi yıkamak adına “contemporary mafyasının” yaptığı etkinlikleri izlemeye kalkarsanız yorulursunuz! Eskiden sanatı yönetenler genellikle meydanı başkalarına bırakırlardı; kültür bakanları, müze yöneticileri, küratörler, ünlü galeriler ve de basın. Dada’yı, Kübistleri, Picasso’yu, “modern”i vs. giderek 20. yüzyıl sanat  tarihini “alnımıza

DEVAMINI OKUYUN
Share Button

UTKU VARLIK, ART DUBAİ

Share Button
Hiç ayrım yapmadan, bana ulaşan özellikle sergi haberlerine bir göz gezdiririm, sonra içerik ilgimi çekmişse galerinin ya da serginin kısa bir analizi yapıp özellikle günümüzde sanatın albenisinin nerelerde dolaştığına dair kafamda kısa bir gezinti yaparım! Sürekli sergi haberlerini gördüğüm bir galerinin ne mene bir galeri olduğunu çıkaramamıştım; Anne Laudel, belki bir Alman galerisi olabilir ama İstanbul’da ne işi var? Bu kez araştırdım: Sonuçta takma bir isim ve de arka plan yine bir tekstil ajansı! Peki, güzel ama bu kez  Art Dubai’ye katılıyor; Ramazan Can’ın işleriyle: Dubai’ye gidecek işlerinden bir tanesi de bu, ben çıkartamadım ne olduğunu, kanımca artık bizim sorunumuz değil, yargıyı Araplara bırakalım! Ramazan Can 2016 yaptığı bir söyleşide konusunun “Şamanizm” olduğunu söylüyor ve konuşmasında, “…bulunduğumuz yüzyıl ve bundan önceki yüzyıllarda bu topraklar üzerinde hüküm sürmüş imparatorluğun izlediği politikalar neticesinde Anadolu halkının ümmetçiliğe ve Araplaşmaya doğru itilmesine gönderme yapmak için kullanabilecek en iyi dilin bu olduğunu düşünüyorum!”diyor. Ne yazık bir sanatçı ileride ne yapacağını bilemez ama Araplara tere satmak için Dubai’ye gitmek, eski ön yargılarından vazgeçtiğini kanıtlar. İngiliz “contemporary lobisinin” sıkı yönetiminde, onların Dubai’de açtığı galerilerin dümen suyunda organize edilen bu tür fuarların tek amacı para kazanmaktır; tanıdığım bir İngiliz avukat: “..sistemin ne kadar güçlü olduğunu, sanata yatırımın, tamamen küresel bir oyun olduğunu, ama bir türlü Araplara koleksiyonculuğu öğretemediklerini, yine zorla da olsa onlara “modern sanat müzelerinin” turist çekmek adına önemini yavaş yavaş öğrettiklerini” söylemişti! Ne olursa olsun paranın olağanüstü birikimi, dekora birkaç koleksiyoner ismini koyarak, genellikle Arap ve de birkaç Müslüman ülkeden topladıklarını “çağdaş Arap sanatı” olarak dışa tanıtmalarıyla, kendilerine bir kabuk edinmek ve Batı müzelerine girmek arzusu kanımca gerçekleşecek. Bu koleksiyonların en önemlisi Sharjah Emirate Arabian-Barjeel Art Foundation, Sultan Al-Qassemi’nin! Sultanın koleksiyonu 2017’de Paris’’te “Instıtut du Monde Arabe'” da “100 başeser” olarak sergilendi; gördükten sonra belleğinizde sultan portresiyle sergiden çıkıyorsunuz. Bu adamları manipüle edenlerin kendi internet sitelerinde satışa sundukları gariban boyamaları, enayi objeleri yine üstüne büyük fiyatlar koyarak tekrar sultana sattıklarını bilmeyen yok! Unutmayalım bu “başeser” damgası, bizim müzayedecilerin de çok kullandıkları bir terimdir; argo ismi “keriz silkelemektir!”                                                                                                                              Sultan Al Qassemi                                                                                 Hayatını sanata adayan küratör Zaahirah Muthyİstanbul’dan malûm birkaç galerinin “Eldorado” gibi gördüğü ama deneyleri sonucu umduklarını bulamadığı bu tür Araplara özgü fuarların “göz boyama” olduğunu anlatamadım! Daha önce Çin’lilerin “Shanghai Contemporary Fuarı”nı Paris “FİAC”a karşı açtıklarından bir süre sonra amaçlarının yabancı sanatçıları satın almak değil, kendi sanatçılarını pazarlamak olduğunu ve bu fuarın balon gibi söndüğünü 2015’te izledim! İngiliz lobisi fuarın ciddiyetini yitirip “arabesk” bir şamataya dönüşmesinden şikayetçi, sanatın açıkça bir kültür olduğunu, Emira’nın milyarderlerine pentürü öğretmenin deveye hendek atlatmak olduğunu çok iyi biliyorlar. Dubai’nin bu kahrı çekmesinin arkasında “turizm” olduğu bir gerçek; belki her şey bir “SHOPİNG”! Onları ayaklandırırak Osmanlı İmparatorluğunu düşüren ve petrole el koyan İngiliz Empire’nin asırlardır manipüle ettiği bu ülkeler,  genel kültürü dışlayıp, “art contemporary” ve “futbol”a yatırım yaptılar; kanımca bunları kavramak için bir bilgi gerekmiyor!

BENİM ÖNERİLERİM

Bu fotoğrafı birkaç yıl önce İstanbul’da Cevahir alışveriş merkezindeki bir mobilya mağazasında çekmiştim ve amacım bunu olduğu gibi İstanbul Bienali’nde sergilemekti! Ne yazık Sultan Al-Qassemi’yi tanımıyordum o zaman, şimdi gelecekte Art Dubai’ye katılacak bir Türk galerisine proje öneriyorum: “Salon Turc(Türk) Modern 2019” İşte yaşadığımız “absürt” Kısaca anlattıklarım çağımızda artık “absürt” ün giderek  gerçek ve normale dönüştüğünü  ve de artık yargılarımızı da ona göre yapmamızın bir çevirisidir. Jeopolitik bakışla bu ülkelerin petrolle aşırı zenginleşmelerini izleyen bundan payını alan, danışmanlığını yapan yine başında bu ülkelere bağımlı özgürlüklerini veren İngiltere, onlara sanatın gerekliliğini nasıl oldu da “empose” etti , bilinmez ! Transcontinentales dergisinde Ami Moghadam bunu “bu ülkelere Batı sanat eserlerini sokarken, ne-mene bir alış-verişten kimsenin haberi yoktu, bir süre sonra sanatın önemli bir para yatırımı olduğunu öğrendiklerinde, kendi expert’lerinin de olması için Londra’ya burs verdiler.” 2002 de William Lawrie Dubai uluslararası yatırım merkezine “Christie’s” yi açıyor, beraberinde on galeri de buraya yerleşiyor. İngilizler şunu çok iyi biliyorlar ki “contemporary” bir sirktir; kültür gerekmez lüks bir araba alırken, kendi geleneklerinde “misyonerlik” ya da “sömürgecilik” deneyimlerinden gelen birikimle, bu insanları kendi komplekslerinden arındırıp ama deveyi terk etmeden modern sanatın çekim alanına sokabilmektir.   DEVAMINI OKUYUN
Share Button