Utku Varlık: Contemplation

Share Button

Johan Chiristian Dahl

Tüm yaşantımda geceleri çıkıp dolaştığım peyzajlar, o erken yıllarda beni etkileyen ressamların düş kentleri ve de “nocturn” dür. Yine büyücü ay ışığıdır, silüetlerin ve bizi çağıran “hiç gidilmeyen denizlerin” ufuk çizgisi; kaçmak, çekip gitmek, kurtulmak, bilmiyorum beni çağıran o fısıltı bugün bile kulağımda. Ne yazık dilimizde bazı sözcükler öteki dillerden çeviride anlamsız kalıyor; contemplation bir şeyi hayranlıkla izlemek, oturup ona uzun bakmak vs. olsa da  sözcüğün “tinsel” anlamını veremiyor. Bu sözcük Victor Hugo’nun 1856’da  yayımlanan, 158 şiirini içeren kitabı ” Les Contemplation”nun adıdır. Kitabın çekim alanı, şiirin aşk ve genellikle ölümü çağıştıran yanı; Hugo’nun Saine nehrinde boğulan kızı Léopoldine Hugo’ya yazdığı bir “ağıttır”. Bu tarifsiz acı yaşantısının yörüngesi oldu giderek.

Johan Chiristian Dahl

Ama niye “geceye dair” bu hesaplaşma, bu solgun ay ışığında, dalgın baktığım bu karanlık nehir, Hugo’nun karabasanıydı, kızını alıp götüren. Tin kendi dekorunu buluyor, şiirinin ortamı ve de düş’ün çekim alanı; tam zamanıdır geceyi dinlemenin.

Carl Willhelm Kolbe

Başka bir dekor, bizi çağıran “cosmique” boşluklar, derinlikler ve perspektive. Mekânlar daha aydınlık, büyük saraylar, göz alabildiğine dek uzanan rıhtım… Sanki her şey öylece donmuş kalmış, yaşadığımız içsel “alegori”, kendini o yavan gerçekten arıtarak kristalleşmiş. Sanki dingin bir boşluktayız tüm endişelerimizle. Cosmique ve uçuk.

Caspar David Friederich

Niçin hayal denizlerimiz suyunu çekti? Hiç  görmediğimiz kıtalar, akıl bile edemediğimiz doğalar, farkında olmadığımız renkler, sesler! Bugün başka gezegenleri düşlüyoruz ama bir “contemplation” eksik, şiir bile başını almış gitmiş!

Caspar David Friederich

Caspar David bir “narrateur”, belki Dante ile aynı işlevi yapıyor; “bakın bu peyzaja, kurgunun ve izleğin sihirbazı ışığın izinde doğa size bir şey anlatıyor, dinleyin”.

Caspar David Friederich

Gece kaçışlarında genellikle yalnız değil ressam. Bir gizemi tek başına paylaşmak daha güç, onu özümlesek bile, “yorumlamak”, paralel yaşanmışlıklarla bunun şiirini paylaşmak; sonsuzluğun tarifini yapmak! Zaman anlamını yitirdiğinde “paradoxal” bir uykunun beni götürdüğü bu mekân bana yabancı değildi, sanki dün gibi, her şeyi anımsıyorum. Kiminle, işte onu bir çıkartabilsem!

Caspar David Friederich

Contemplation yalnız gecenin gizeminde değil, bizi mor ötesi hayallere götüren izleğin, pencerenin, bir cam parçasının ya da bir kokunun da içeriğindedir. İçten dışa doğru geçişte, arka peyzaj her şeyi ele veriyor, bizi kandırıyor, ayartıyor; o zaman!

Caspar David Friederich

“Ormanı ve yolları aynı olan bir başka diyardan sanki buraya düştüm ama burada yaşamışım gibi bir his var içimde. Belki ormanda bir çiçektim ya da akasya ağacına yuva yapmış bir böcek. ”
(Knut Hamsun)

u9Caspar David Friedrich atölyesinde

Genellikle desenin işlevini pentüre dönüştürmesi 30 yaşlarında oldu, bir sanatçı dostu;  David d’Angers bir gün ziyaretine gider, “..kapıyı kendi açtı, kaşlarının örttüğü içe çekik gözleri, uzun boyu, zayıflığı, solgun teniyle, gizemsi kişiliği beni etkiledi, çekingenlikle atölyesine girdik. Bir soba, resim sehpası, üstünde hiçbir şey yok. Yeşile kaçan duvarlarda da asılı bir şey yok. Ufak bir masada bir kaç resim malzemesi ve palet. Ricamızı kırmayarak bir tuval gösterdi; çıplak bir ağaca tünemiş baykuş, fonda doğa yok, solgun bir ay, bir düş gibi gizemsiydi. Sonra bir sürü desen gösterdi; naif bir yaklaşım ötesinde öyle bir şiir yakalamış ki, bence bu “doğanın trajedisi”. Adam bu meditationu atölyesinde yapıyor, kendi içine bakarak. İşte bu “allegorie” 1810’da Goethe’nin gözünden kaçmıyor ve sonuçta farkına varılıyor Friedrich’in. Bir ressamın künyesi nasıl olsa bir yerde dönüşüme uğruyor, sonuçta onun resmini ne kadar etkiledi bilinmez ama zaten 1980’de Stuttgart’da ilk kez karşılaştığımda beni şaşırtan tuvallerden biri de “The Monk by the Sea” varabileceği en uç bir “iç evrilmeydi”.

Caspar David Friedrich

 

GERÇEĞE DÖNÜŞ

Geçen asırların dinginliğinden, sanatçının özgün varoluşundan ya da pentürün içeriğinden tekniğine yaptığım bu tinsel geziden, “contemplation’dan çıkıp gününe dönmek belki daha ürkütücü. Son kez; benim her kez uykumu kaçıran gerçeğe döndüm; yaşadığım şu çağın olağanüstü hengâmesinde, yeniden aykırı bir “contemplation” yapmak, o romantik düşten bugüne dönmekle, bir narateur olarak, umutsuz, can sıkıntılarını, derdini anlatamamanın çaresizliğiyle bir kapı açıyorum size; bu kez Ünlü Alman ressamı Markus Lüpertz’in Musée D’Art Modern’deki  retrospektifi:

Markus Lüpertz

Markus Lüpertz

Markus Lüpertz peyzaj

Benim dışımda herkes bir ön yargıyla gelmişti, sergilenen tüm tuvaller – boyutları önemli değil- büyük bir hızla sürüştürülmüş; ne bir tasarım ne de resim/ boya tekniğiyle ilgili bir endişe, kuşku güdülmemiş, kontur yani deseni oluşturan hiçbir öge olmadığı ya da olamadığı için kararsız bir takım “touches”lar tuvalde sanki yeni başlanmış bir taslak gibi sırıtıyor. Ressamın atölyede canının sıkıldığı çok açık, “ağzıyla kuş tutması” da gerekmiyor, oraya buraya, tuvale, beze, muşambaya bulaştırdığı resimler; kütük yontular, malzemesi bronz olan bir takım figüre benzer şeyler, Almanya’nın harp sonrası bu ünlü sanatçısını zaten en ünlü müzelere koleksiyonlara yönlendirmiş.

u14Marküs Lüpertz atölyesinde

 

Katalog bir dışavurumcu ya da “l’art abstrait prédominant” tanımlamasına karşılık, Lüpertz figüratifim diye diretiyor. Öte yandan başka birisi de “peinture dithyrambique” olarak niteliyor bu resmi. “Arcadies” serisi olarak adlandırdığı hafifce antik duygu, resmini seven, izleyen ve satın alanlara 1960 yıllarında yaptığı “Donald Duck” serisiyle nostaljik bir anımsama getirmiyor da değil!

Ne yazık bu konuda ben yalnız kalıyorum, ülkemiz de bile Lüpertz’e özenen, benzerini yapan, taklit eden o kadar ressam var ki; belki onlar haklı, kim sanatı ya da resmi tanımlıyabiliyor? Kuram ve kurallar, resim ögeleri, sanatın var oluş nedeni “modern” adına böyle ucuzlatılıp ama paraca da giderek değerlendiriliyorsa bu sığlaşmanın adını ne yazık bulamıyorum!

Share Button
Utku VARLIK

Hakkında Utku VARLIK

Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Yorumlara kapalıdır