Göksu Şimşek: Yayıncı Aranıyor!!! (Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine)

Share Button

Ulaş Başar Gezgin, Güney Vietnam, 2008

Yazarımız Ulaş Başar Gezgin’i Kolaj Art ailesi olarak 14. kitabı için kutluyoruz. Kendisiyle, yayıncı aramakta olduğu yeni romanı ile ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik. Ayrıca metnin sonunda romandan bazı parçaları okuyabilirsiniz.

Göksu Şimşek: Kitabınızın adı ne olacak ve konusundan biraz söz edebilir misiniz?

Ulaş Başar Gezgin: Adını şimdilik saklı tutuyorum. Konusu ise, yıllar sonra sürgünden Üsküdar’a dönen bir düşünce suçlusunun hikayesi. Geçmişin Üsküdar’ını ve İstanbul’unu hatırlıyor. Aradan geçen yıllarda haberleşmediği arkadaşlarını buluyor. Kimisiyle 25-30 yıl sonra ilk kez görüşüyor. Bazılarıyla tekrar görüşmekten mutlu oluyor, onlarla ilişkisini sürdürüyor; bazılarının ise üstünü çiziyor. Ama yalnızca bu da değil, geçmişin ve geleceğin siyasi ortamı var romanda. Olaylar 2023’te geçiyor.

G.Ş.: Hangi izlekler daha baskın romanınızda?

U.B.G.: Öncelikle babasızlık. Başkişi, babasız büyümüş. 30’lu yaşlara gelene kadar kendini tutmuş, etkilenmemiş. Ama sonra adeta bir patlama yaşıyor. 40 yıl önce babasının ölüm haberini aldığı eve taşınmasından bile belli bu. Ölüm, dinler ve inançlar, bir diğer izlek. Romanda, hem caminin hem cemevinin olduğu Karacaahmet Mezarlığı, önemli bir mekan olarak karşımıza çıkıyor. Sınıfsal konular da öne çıkıyor yer yer. Zengin bir sanat koleksiyoncusu var romanda örneğin. İstanbul’un yakın tarihteki yağmalanması bir diğer konu. Bu izlek, başkişinin daha sonra şehir plancısı olmuş olan eski arkadaşlarından biri üzerinden aktarılıyor. Bir diğer izlek, sanatçıların yaşamı. Kişilikler arasında bir ressam bir de tiyatro oyuncusu var. Onların üzerinden Türkiye’de olumsuz anlamdaki sanatsal dönüşümü izlemek olanaklı.

Ulaş Başar Gezgin, Küba, 2012

G.Ş.: Az önce Üsküdar’ı andınız. Roman tümüyle İstanbul’da mı geçiyor?

U.B.G.: Evet, İstanbul’da, en iyi bildiğim kentte. Yalnızca en iyi bildiğim değil, bende en derin duyguları uyandıran kent. Baba tarafından Aydınlı, anne tarafından Elazığlı’yım. İkisinde de büyümedim. Yazarlığımın ilk yıllarında bunu hep bir eksiklik olarak görürdüm; çocukluklarını o bilmediğimiz gizemli kentlerde ya da köylerde geçirenlere imrenirdim. Kimbilir ne anlatılar derlemişlerdi o uzak diyarlardan; hatta tam da o anlatılardı belki, onları yazar yapan. Bense herkesin bildiği bir kentte herkesin bildiği anlatılarla büyümüştüm. Sonra sanırım yaş kemale erdi ve çocukluğumun İstanbul’unu keşfettim. Defalarca terkettim İstanbul’u, çoğunlukla yurtdışı için, bir de Ankara ve Mersin için. Bir ara neredeyse İzmir’e ve Aydın’a taşınıyordum. Ama hayır, kopamadım. İstanbul’da, ev ile iş arasında genellikle onlarca kilometre oluyordu; ama yine de başka kentlere ısınamadım. Romandaki sanat eleştirmeninin dediği gibi, bende de adrenalin bağımlılığı var belki de. Üsküdar dışında, Taksim, Adalar, Kadıköy ve Şile geçiyor romanda.

G.Ş.: Roman tarzınızda özel olarak kullandığınız bir yönteminiz var mı?

U.B.G.: Çokça var. Bilindiği gibi, hem yazındaki hem gerçek yaşamdaki anlatıların yapısal özelliklerini inceleyen ‘anlatıbilim’ adlı bir sosyal bilim alanı var. Bu konuda yayınladığım araştırmalarım var. Romandaki tarz, bu araştırmalardan beslendi. Binbir Gece Masalları’nda olduğu gibi, anlatı içinde anlatı, sık sık kullandığım bir araç. Aslında, romanda, kendi içinde bağımsız anlatılar da var. Binbir odalı bir sarayla Sultan’ı konu alan ‘Binbiroda Masalları’ var, roman taslakları var. Neden varlar? Birkaç nedenle: Birincisi, bu roman, yalnızca bir köklere dönüş anlatısı değil; aynı zamanda, bir türlü roman yazamamış olan öykücü başkişinin roman yazma anlatısı. Dolayısıyla, bütün başarısız roman yazma denemeleri ve aldığı notlar da romanda yer alıyor. Eskiden, yazarların başkişi olduğu romanları biraz amatörce bulduğumu itiraf edeyim. Hele kendi yaşantısını kurmaca gibi verenleri… Ama yıllar geçti ve bu konuda fikrim değişti. Bana romancının en iyi bildiği ama aynı zamanda tarifleyemediği karmaşık duygular beslediği şeyleri yazması daha mantıklı geliyor artık. Karmaşık duygulardan kastım, doğru davranışın ne olduğuna emin olamadığımız durumlar, ikilemler hatta üçlemler… İkilem sözü, gerçek hayatta hafif kalıyor kimi zaman. Çoklamlar diyelim. Bu söylediklerim için verebileceğim örneklerden biri, Harper Lee’nin ‘Bülbülü Öldürmek’ romanı. İkincisi, romanda daha sonra gelişecek olaylardan önce, okuru dinlendirmek gerekiyor. Roman taslaklarıyla notlara romanda yer vermemin böyle bir işlevi de var. Bir romanın baştan sona olay üstüne olayla ilerleyemeyeceğini düşünüyorum. Hem okuru yorar hem de Hollywood tarzı bir senaryoya dönüştürür bu, anlatısal omurgayı. Üçüncüsü, düz ilerleyen romanlar bana sıcak gelmiyor. Giriş-gelişme-sonuç. Bunların sırasını değiştirebiliriz ya da bunların arasındaki tireleri uzatabiliriz: Giriş—–gelişme-sonuç. Ben bu taslaklara ve notlara yer vererek bu tireleri uzattığımı ve böylece daha az tekdüze bir olay örgüsüne yaslandığımı düşünüyorum.

G.Ş.: Peki devamı gelecek mi?

U.B.G.: Yayıncı bulursam gelecek. Romanda, başkişi, eski arkadaşlarıyla görüştü; kimileriyle görüşmeye devam etti, diğerlerine çizik attı. Görüşmeye devam ettikleriyle bir macera düşünüyorum, sürpriz olsun, şimdiden söylersem tadı kaçar. Aynı kişiliklerle ikinci bir kitap var aklımda. Ayrıca, çok sayıda roman düşüncesi dönüyor kafamda. Tarihsel bir roman var, yazmaya başladım. Bir çocuk romanı var, geçenlerde yazdığım çocuk öyküleri kitabından esinlenerek yazmayı sürdürüyorum. Yüzlerce öykü düşüncesi de bilgisayarımda duruyor. Kimileri, ileride romanlaştırılabilecek kadar iyi düşünceler.

Ulaş Başar Gezgin, Kemal İskender'in resmi önünde, 2013

G.Ş.:???!!! Nereden alıyorsunuz bu kadar çok esini?

U.B.G.: Hergün Türkiye’den ve dünyadan çok sayıda gazete ve haber dergisi okuyorum. Aslına bakarsanız, balık tutmak gibi birşey bu. Buna çok vakit ayırıyorum; bazen boşa vakit harcıyormuşum gibi gelse de, aslına bakarsanız buna değiyor. Haberlerden öyküleşmeye uygun olduğunu düşündüklerimi bir dosyaya atıyorum. Düzyazılar ve araştırmalar için de aynısını yapıyorum. Elimde bu yüzden, işlenmeyi bekleyen bolca ham düşünce var. Bir de, küçüklükten beri ansiklopedileri çok severim. İlkokulda kimi günler erken kalkıp ansiklopedi okuduğum zamanlar olurdu. Şimdi Wikipedia var, çok pratik. Hergün olabildiğince çok maddeye bakmaya çalışıyorum Wikipedia’da. Özellikle de tarihsel kişiliklerin yaşam öykülerini inceliyorum. Örneğin, Orhan Kemal’in babasıyla İhmal Amca’nın yaşamları çok ilginç ya da bin yıl önce Bizans’ta iç savaş çıkmış, yaşananlar bugün yaşadıklarımıza benziyor ucundan bucağından. Hemen not alıyorum böyle durumlarda.

G.Ş.: Bir süredir yurtdışında yaşıyorsunuz. Yurtdışı yaşantılarınızın da esin kaynaklarınız arasında olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne dersiniz?

U.B.G.: Kesinlikle söyleyebiliriz. Asya ülkeleri başta olmak üzere çeşitli ülkelerde bulundum; kimilerinde araştırmalar da yaptım. Toplum yapısı ve insan yaşamıyla ilgili gözlemler armağan etti bana bütün bu hep yolda olma halleri. Ayrıca, Türkiye’de az bilinen ülkelerin edebiyatları da besleyici olabiliyor. Fakat nereye gidersem gideyim, Türkiye’yi yakından takip ediyorum. Yurtdışındaki ilişkilerin Türkiye’deki dostlukların yerini tutması olanaksız. Günlerimin çoğu, “kafa Türkiye’de, beden yurtdışında” biçiminde geçiyor. Malum, Türkiye, bol bol ‘gelişme’nin olduğu güzide ülkemiz. Çoğunlukla olumsuz anlamıyla gelişme, ama olsun. Kökler orada, memleket orası. İlk gençlik yıllarımdaki küskünlüğüm yok. “Basıp gideceğim bir daha dönmeyeceğim” gibi bir hisse sahip değilim; ancak, bu hislere sahip olan genç arkadaşları anlayabiliyorum, geçmişte yaşadığım zorluklar sayesinde. Yaşla değişiyor insan, çoğunlukla. Romanda işlenen konulardan biri de bu, aynı zamanda.

G.Ş.: Romanınız için bir yayıncı arıyormuşsunuz. Doğru mu?

U.B.G.: Evet. Türkiye’de yayın dünyasındaki ilişkiler iyice zorlaştı benim açımdan. Birincisi, yurtdışında olmanın olumsuz yanlarından biri bu. Gidip doğrudan görüşemediğim için ilişki ağlarının dışında kalıyorum. Bir de, kitaplar eskisi kadar hızlı basılmıyor. Daha önce yayımlanan kitaplarımdan gözlemim bu. İlk iki kitabım, üniversiteden yeni mezun olduğum aylarda 2000 yılında basılmıştı. Bir 10-15 yıl önceyi düşünüyorum. Herşey çok hızlıydı. Dosyayı teslim ettikten sonra çok bekleme olmuyordu. Şimdi çok bekleme oluyor. Editoryal süreç zaten zaman alıyor ama fiziksel olarak basım da zorlaştı gibi geliyor bana. Yayıncı değilim, nedenlerini bilemiyorum, ama gerçekten umut kırıcı olabiliyor bazen bu durum. Geçen yıl, İngiltere’de bir kitap bastık. O kitap da jet hızıyla çıktı. Gezi Direnişi’yle ilgiliydi kitap. Nisan gibi teslim etmiştik, İSBN’siyle herşeyiyle Gezi’nin yıldönümüne yetişti.

Yani yayınevi arıyorum ve oyalanmak istemiyorum. Kısa sürede bakıp “yayınlıyoruz” ya da (ve hatta) “yayınlamıyoruz arkadaşım” diyecek yayınevleriyle iletişime geçmek istiyorum. Olumsuz kararla kırılacağımı düşünerek yanıtlarını geciktirenler daha da sinirimi bozuyor. Olumsuz yanıtla niye kırılayım; kırıldığım şey, oyalanma hissi… Sanırım çok dertliyim bu konuda be Kolajart. Bir ara iki tek atıp dertleşelim mi bütün bunlar üstüne?..

Ulaş Başar Gezgin, Vietnamlı Bir Sanatçı Dostun Atölyesinde, Mayıs 2015

G.Ş.: Ha ha… Dertleşelim elbette… Teşekkür ediyoruz söyleşi için. Umarız bu söyleşimiz, romanınız için uygun bir yayınevi bulma sürecinizi hızlandırır. Dergimize yazdığınız değerli yazılar için de bu vesileyle teşekkür etmek isteriz.

U.B.G.: Ben teşekkür ederim, iyi ki varsınız. Kolajart’ın sanat dünyasına katkısını çok önemli buluyorum. Daha da gelişip serpilmesini, güçlenmesini dilerim.

(((Yazarla İletişim İçin E-posta Adresi: ulasbasar@gmail.com )))

Romandan Alıntılar:Yaş ilerlemiş, az buz değil. Koşma yaşları çoktan geçti. Bu yaşta her tür çılgın yazıyı yazabilirsin gibi geliyor bana. Kötü bulurlarsa “vah vah, erkenden bunamış” deyip geçerler; iyi bulurlarsa “yılların biriktirdiği bilgelik” derler. Bunamanın yılların biriktirdiği bir bilgelik biçimi olduğu gelmez hiç akıllarına…***

Hatta “kafa karışıklıklarım, yüzüme kırışıklıklar olarak yansıyor; belki memlekete ayak basınca gençleşirim” demiştin.

***

Hepimizin babası ölmüştü. Babasız çocukları okutan aynı okuldandık hepimiz, yatılıydık. Babasızlığımıza alışmıştık; onu zayıf bir noktamız olarak görmüyorduk; hatta gülüyorduk. Hepimiz babasız olduğumuz için doğal geliyordu bu. Oysa onun en zayıf noktamız olduğunu yıllar sonra öğrenecektik. Babasızlıkla ilgili şakalarımız hep yüzeyseldi. Gülerdik, sanki bir savunma mekanizması gibi. Ama hiç derinliğine inmezdik bu konunun. Çoğu, en yakın arkadaşının bile babasının neden öldüğünü bilmezdi. Kaç yaşındayken öldüğünü bilirdik daha çok.

***

Bir insanı arayışa iten çokça neden olabilir. Babasız büyümüştür belki; belki annesiz. Sevgisiz büyümüştür belki belki saygısız. Sevilmemiştir demek ki ya da sayılmamıştır. Bir kaybı olmuştur belki ya da bir kazancı. Bir eksiği de olabilir; belki de bir fazlası. Belki sıkılmıştır hayatın tekdüzeliğinden. Belki kaçtığı birşeyler vardır aile gibi, yoksulluk gibi, baskı gibi…

***

O güzelim müzikler, Seyyan Hanımlar yoklar artık. Zaman makinesini ne zaman bulacaksın ODTÜ? “Yabancı güçler uzay mekiği yapmamıza engel oluyor” ama herhalde geçmişe gitmemize engel olmuyorlardır. 1963’te Ankara valiliği taksilerde plak çalınmasını yasaklamış; taksilerdeki pikaplar sökülmüş. Geri dönülsün isterim. ‘Taksilere gramafon istiyoruz’ diye imza kampanyası yapalım.

***

Bu ülkeye Gangnam style bir muhalefet lazım, sayaçları bozacak.

Bu muhalefeti bir Gezi geceyarısında görmüştüm. İstiklal’de saatlerce kaçma-kovalama sahnelerinden sonra; Balık Pazarı’nın İstiklal girişinde üst katlardaki bardan gangnam dansı çalmaya başlamıştı. Polis gidiyor; millet hem slogan atıp hem de gangnam dansı yapıyordu. Polis gelince müzik devam ediyor, herkes kaçıyor. Polis gidiyor yine sloganlar ve gangnam.

Erbakan olsa gulu gulu yapıyorlar derdi.

***

Dr. Jivago’nun yazılamayacağı bir çağdayız artık. “Bulup bulup yitirme” anlatısı örneği olan bu yapıtın olay örgüsü olanaklı değil artık. Giriyorsun internete buluyorsun. Aşkların heyecanı kaçtı.

***

Türklerin Anadolu’ya 1071’de girdiği yalan. Türkler Bizans’ta ve Roma İmparatorluğu’nda yaşayan azınlıklardan biriydi ve Bizans Ordusu’nda paralı asker olarak yer alan çokça Türk bulunuyordu. İşte Malazgirt öncesinde Bizans’ta yaşayan Türkler’den biri: İmparatoriçe Çiçek (Tzitzak). Oğlu imparator IV. Leo Hazar (750-780) diye bilinir; Çiçek’in Hazar Türkü olması dolayısıyla. Türk-İslam sentezcileri bizden tarihi din kavgası gibi gösterecek bir ikilik olarak okumamızı istiyor. Bu kadar yalan nereye kadar…

***

Hergün onun yanına giderdim, nasıl unuturum. Her sabah kumsalda koşardı; yaşı çok ileriydi ama ölümü ölürken değil yaşarken karşılamak istediğini söylemişti.

***

(…) “Zaten İsveç de gurbet olarak pek matah bir yer sayılmaz” dedim ona, şaşırdı. Herkesin gitmek istediği bir ülke hakkında neden bu kadar olumsuzdum acaba… “Gurbettekinin kafasını meşgul eden bir sürü ıvır zıvır olay olmazsa, zihni boşta kalır, memleket özlemi daha ağır gelir” dedim ona, “bak Türkiye’deki sürgünlere, kafalarını kaşıyacak zamanları var mı? Neden? Burası acayip hareketli bir yer. Hergün birkaç ton olay oluyor. Gazete sayfalarına sığmıyor artık olay sayısı. Ben zaten anlamıyorum bu çağda neden hâlâ basılı kağıt kullanırlar haber vermek için…” (…) İçimde büyüyen boşlukta Budist rahipler bile neredeyse kaybolacaktı; öyle kara delik bir boşluk… Bu boşluk ancak Türkiye gibi olaylı, Türkiye gibi tımarhane, cezaevi, hayvanat bahçesi ve kumarhane karışımı bir coğrafyada dolardı zaten. Jose’nin dayısının hikayesinden sonra bunu daha iyi kavradım ve bana adeta bir rehber oldu bu. Bu bol adrenalin salgılayan ve salgılatan ülke…

***

Önce çocukluklarını kaybetti bütün o kodamanlar, saadet tüccarları, kamikaze şehircileri, konut tellalleri… Oysa aynı mahalledendik biz, aynı sıralarda öğrenmiştik okuma-yazmayı. Aynı kavgalara katılmıştık, küslüklere barışmalara ortak olmuştuk. Aynı oyunlar, aynı oyuncaklar… Ansızın üflenen karahindibalar gibi dağıldık birdenbire. Onlar bir tarafta biz başka tarafta. ““Çocukluğuna inelim” sözünü tam da bu dediklerin nedeniyle doğru bulmuyorum” dedi Nuran, ““çocukluğuna çıkalım” daha doğru. Dorukta başlıyoruz hayata ve aşağıya iniyoruz yavaş yavaş ve toprağa karışıyoruz sonra. Sor çocuğa, şurası dutluk ya da elma bahçesi mi olsun yoksa bina mı dikelim? “Dutluk” der, olmadı “elma bahçesi”. Ya da der ki “nerede oyun sahası? Nerede top oynayacağım? Nerede kaydırağım, nerede salıncağım?..” Yeşil ister parkında da. Hayvanlar olsun ister oynayabileceği… O nedenle en yüksekten başlayıp dibe vuruyoruz gibi geliyor bana büyüdükçe.

***

(…) “Hükümetiniz savaş suçlusu; ama halklarınızın barış istediğini biliyoruz; bu nedenle vatandaşlarınızı serbest bırakıyoruz. Halkların kurtuluşu barışta.”

***

(…) Taksim’in sönümlenmesiyle birlikte sanatın baş ilçesi Adalar olmuştu İstanbul’da.

***

Bu soruya ikna edici bir yanıtı yoktu. Aslında hafiften kızmaya başlamıştı; ancak eksik olan noktanın farkına varmaya da başlamıştı: Bolca parası vardı, peynir-ekmek alırcasına tablo satın aldığı dönemler olmuştu; ama onları neye göre aldığını ya da nasıl değerlendireceğini kendi de bilmiyordu.

***

– Buyrun gelin. Yalnız, biz kimseyle yarışmıyoruz, bunu da bilesiniz. Bizden öğrendiğinizi düşündüklerinizle bir merkez daha açmanız bizi yalnızca sevindirir. Bu ülkede ne kadar çok kültür merkezi açılırsa, gelecek o derece ışıldar ve öyle bir gün gelir ki her yer ışıl ışıl olur. (…)

***

– Bir fetih ya da nereden bakarsan bir işgal ya da bir kurtuluş olmalıydı ki Yeni Çağ gelsin. Ama gelmedi. Orta Çağ karanlığında lime lime ettim kendimi. Kendimde aradım cadıları, Bruno’ları, Galile’leri. Benliğimin bir parçası her gün her gün infaz ediyordu diğer parçasını, aynı malzemeden çıkma olduklarını bir kez olsun akıllarına getirmeden. Karanlık çağlardan çıkmaya geldim İstanbul’a, ama fetihsiz, ama işgalsiz ve sanki nur gibi aydınlıkmışçasına İstanbul. Yol arkadaşı olmaya geldim İstanbul’a, fethe değil, işgale değil, kurtarmaya hiç değil…

***

Zaten belliydi. Ona güç veren, annesiydi. Hasta haliyle bile güç veriyordu ona ya da tam da hasta olduğu için güç veriyordu ona. Annesinin günlerinin sayılı olduğunun bilinciyle, başka birşeye odaklanmıyordu. Geçinmek için sahne alıyor, geriye kalan zamanlarda annesiyle vakit geçirirken rollerinden arınmış ve soyunmuş gerçek benliği açığa çıkıyordu. Bense ikisi arasında bir yerdeydim, ne tümüyle rol kesiyor ne de tümüyle gerçek benliğini kanatlandırıyordu benimle konuşurken. Başkacasını da bekleyemezdim. Kimdim ki ben sonuçta, 27 yılda bir görünen bir göktaşı falan mıydım… Öyle birşeydim belki ve kimseye çarparak onların yaşam kalkanlarına zarar vermek olamazdı amacım. Onu daha fazla sıkıştırmak, soru yağmuruna tutmak doğru olmazdı.

***

– Evet, doğru. Ama ne yapabilirim? Umudumu yitireceksem niye geldim ben buraya? “Hiç gelmesem daha iyiydi” demek doğru olur mu acaba? Gelmeseydim, zihnimdeki ve kalbimdeki İstanbul hep güneşli hep havadar kalacaktı.

– Yani sen de hayalle rüya arasındaki bir İstanbul’la avunacaktın. Daha iyi mi olacaktı? Bu şehir bir cennet değil, olamaz da. Egemenlerin kalbi, ezenlerin kalbi, zalimlerin ana komuta merkezi burası. Ama direnişin de merkezi aynı zamanda, ezilenlerin, mazlumların. Ne bekliyordun? İlk zaman romantizmini bir at ve yeniden bak şehre. Ne göreceksin? Açlık yok muydu? Yokluk yok muydu? Evsizler yok muydu? Hepsi vardı, ama sen öyle ideal bir şehir temsili yaratmıştın ki kafanda, yıllar sonra İstanbul’daki ilk günlerinde çevreye baktığında tüm bunları görmüyordun bile. Şimdi hepsini göreceksin ve buranın da kimilerine cennet kimilerine cehennem olduğuna bir kez daha ikna olacaksın. Yıllar önce burayı terketmeden, böyle bir algıya sahip olduğunu anlatmıştın daha önce. Döngünün başına dönmüş oldun, hepsi bu.

***

Müdür, işini kaybetmekten korkuyormuş. Şirket yeni bir strateji belirlemişmiş. Yeni stratejik plana göre, müdürün pozisyonu orta vadede iptal edilecekmiş. Yeni bir müdür alımı yapılıyormuş ama seçici kurulda bu korkulu müdür de varmış. Aksu başvuru dosyalarına bakıp çok beğendiklerini müdüre iletiyormuş. Müdür de hepsine bir kulp buluyormuş, işe almamak için. “Bunun boyu kısa, kompleksi vardır”; “bu fazla uzun, artistlik taslar, takım çalışmasında uyumsuzluk gösterir”; “bu ne böyle önce İngiltere’de, sonra Fransa’da, ondan sonra da Almanya’da okumuş, odaklanma sorunu var bu kişide, bize yaramaz”, “bu da erken yaşta bitirmiş üniversiteyi, duygusal açıdan gelişmemiştir kesin.” Hepsine bir bahane bir bahane. “Bunun bıyığı var, feodalizm belirtisi”; “bunun sakalı var, bir mesaj vermek istiyor”; “bunun zaten saçı uzun, adeta “her türlü otoriteye karşı isyandayım” diyor”; “bunun fotoğrafı iyi değil; başvuru formuna doğru düzgün fotoğrafını koymaktan aciz biriyle çalışamayız öyle değil mi?”

***

Sonra bugün çokça ortak yönümüz olan arkadaşlarımı düşündüm. Kimbilir bu ortak yönler ne zaman silinip gidecekti. Kaçımız filtreden geçip önümüzdeki yıllara birlikte “merhaba” diyecektik. Zaten toprağa verdiğimiz arkadaşlarımız da olmuştu bu arada, çoğunlukla kazalar sonucu. Bu da bir tür kazaydı belki. Evet, evet, bu görüşmemiz tam bir kazaydı Aksu’yla. Bende ondan kalanları, onda benden kalanları öldüren. Hiç iyi olmamıştı yani karşılaşmamız. Gençlik anılarına dair güzel bir izlenim kalacaktı aklımda ona dair hâlâ, görüşmeseydik bugün. Görüşmemişiz gibi yapmaya çalıştım zihnimde, ama olamadı, beceremedim. Aklımda, attığımız kahkahalar ve kahkahalarımızla tuzla buz olan eski bir mutluluk fotoğrafımız canlanıyordu ısrarla. Anahtar sözcük buydu: Israr. Fakat ısrarcı olamamıştık yeterince o eski günlerde ve böylece noktalanmıştı benim açımdan onunla hikayemiz, var ise o hikaye elbette, herşeyden önce.

***

“‘Ferrarisi’ni Satan Bilge’ diyorlar ama ben tapınaklara park edilmiş birçok lüks araba gördüm memleketten uzakta kaldığım yıllarda. Onlar satarmış gibi yapıp arkaya bahçeye park ediyorlar; herşey sarpa sararsa basıp gidecekler arabalarına atlayıp. Zaten hâlâ mal mülk sahibi olabilmeleri sayesinde oluyor tapınağa kapanıp rahatlama hisleri… Başkası yapamaz onu, yapamıyor. Zengin olman şart.. Hayırseverlik de öyle değil mi… Dalgaları dinlerken bunları düşündük birlikte. Bu yaşa böyle düşünceler yaraşır.

***

Eşini, babasını, kayınpederini aralıklarla hapsetmişler. Bir biri girmiş, bir öteki; bir öteki çıkmış, bir diğeri girmiş. Aslında onları ne kadar sevdiğini söyleyeceğini tahmin ederken tam tersini söyledi: “Halkın burasına kadar gelmiş, “ordu bizi kurtar” diye yalvarıyor; ama bizimkiler birşey yapmıyorlar; birşeyler yapmadıkları gibi, düzmece bir darbe planıyla hapse atılıyorlar; bari birşey yapsaydın da öyle atılsaydın hapse. Buna direnmiyorlar bile; sanki kendileri asker değilmiş de suçluymuş gibi hapislere tıkılmalarına göz yumuyorlar. İleride onlar da dahil hepsini askerlikten atıp yeni bir ordu kurmalı sokakta direnen gençlerden. Direnmesi gerekenler direnmediği için gençler sokağa çıkmak zorunda kalıyor; her gün bir diğeri ölüyor.

***

İktidardaki parti ‘muhafazakarım’ diyor ama şehrin güzelliklerini muhafaza etmek onun muhaliflerine düşüyor. Burada bir yanlışlık var. Bir mi? Çok var hem de çok. Hem neden o kadar çok çaput bağlayan var Kadıköy’deki kiliselerde? Kimlerden ümit kesilmiş de kimlere bel bağlanmış… Ve bu kadar çok falcı, muhafazakar bir iktidarda? Bir toplum kaygıyla dolup taştığında geleceğe dair, işte o zaman belirir alametler: Çaputlar, falcılar ve bir dediği bir diğerini tutmayan ekonomistler… Ama iktidarın çizdiği geleceğe dair bu kaygı; genel olarak geleceğe dair değil tümüyle. Bir umudu ifade eder çünkü fal, çaput da öyle ve “üç vakte kadar ekonomi batacak, hükümet çökecek” diyen ekonomistler de öyle. Gelmese de o üç vakit bir türlü, yine de hoşuna gidiyor insanların bunları duyması.

***

Natali’yle yıllar sonra yeniden Taksim’de buluşacaktık. Çocuk uzmanı olan Natali’yle, eski sevdiceğimle Taksim’de. Çok değişmişti her yer. Taksim Meydanı, ‘1 Mayıs Meydanı’ adını almak şöyle dursun, ‘II. Abdülhamit Meydanı’ adını almıştı. Gezi Parkı diye bir yer ise yoktu artık. Hükümet, bu kez baltayı taşa vurmak yerine dirayetli davranmış, “AVM yapacağım” diye diretmek yerine “‘Taksim Üniversitesi’ açacağım, devlet üniversitesi olacak, öğrencilerden harç alınmayacak” diyerek, parktaki inşaata tepki gösterecek birçoklarını etkisiz hale getirmişti. Madem ki üniversite yapılacaktı; demek ki yeşil alanlar korunacaktı. Zaten gerçekte parka en  uygun inşaat biçimiydi bu. Ancak, üniversite yapısının Topçu Kışlası biçiminde olacağı öğrenildiğinde herşey çok geçti. Artık bir kez bina dikildikten sonra, ileride AVM de yapılabilirdi cami de ve hatta AVM üstü cami de… Atatürk Kültür Merkezi ise yıktırılmış, yerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı binası yaptırılmıştı. Barokla gotik karışımı olan bu bina, bakanlığa göre ülkenin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasını simgeliyordu.

***

Başkent statüsünü kaybetmesiyle Ankara, ıssız bir kasabaya dönmüştü. Araçlar seyrekleşmiş, Karanfil Sokak’ta ve Sakarya’da in cin top oynamaya başlamıştı. Binbir Odalı Saray ise, veliahtın kurduğu eğitim vakfına bağışlanmıştı. Birçok yol, yabani otların istilasına uğramış, yavaş yavaş yeşillenmişti. İşin belki de tek güzel yanı, trafikte “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sürücülerinin hepsinin ortadan kalkmasıydı. Rahat bir soluk almıştı Ankara, onlar artık İstanbul’a musallat olacaklardı.

***

Taksim, Taksim’den çok herşeye benziyordu artık. Geçen yıllarda İstiklal Caddesi’ne on cami daha eklenmişti. Arkadaşlarla sık gittiğimiz yerler birer birer kapanmıştı. Fatih’leşmişti Taksim. Turistik özelliklerini de yitirmişti. Hazopulo’nun adı değişmiş, Hacıoğlu olmuştu. Baklava, sütlaç, güllaç vb. dışında birşey bulunmuyordu artık orada. “Yine de gidelim bir bakalım” dedim ama hata etmişim. Orhan Veli Şiirevi yıllar önce kapanmıştı zaten. Sonra Mephisto, sonra Yapı Kredi, sonra Çiçek Pasajı, sonra Balık Pazarı… Zaten böylece geriye hiçbirşey kalmamıştı. Bula bula Tünel’de yaklaşık 10 yıl önce açılmış olan Gürcü Lokantası’nı bulabildik. Neyse ki dayanabilmişti zamana. İşte orada buluştuk Natali’yle.

***

Pencereden dışarıya bakarken gördük onu. Bizim lokantaya doğru koşarken takıldı, yere kapaklandı. Ceylan’ın yaşlarındaydı, Uğur’un, Berkin’in ve Nihat’ın. Mekanın sahibi kapı pencere açmamıza izin vermedi önce, zarara gireceğinden korkarak; ancak beklediğimizden daha çabuk ikna oldu. İçeri taşıdık onu. Düşünüyorum da, aslında kendimizi içeri taşımıştık gibi geliyor şimdi. Onu taşımayıp da bir Ceylan, bir Uğur, bir Berkin, bir Nihat olmasına göz yumsaydık, bu vicdan azabıyla ömür boyu yaşayamazdık. Yani vicdan azabından kurtulmaktı derdimiz; daha ileri bir değer ya da ülkü değildi sözkonusu olan. Bencildik yani. Daha iyi daha mutlu bir yaşam isteyen ortalama bir insan gibiydik, hatta ‘gibi’si fazla.

***

Oradan Karaköy’e iskelenin oradaki lokantaya geçtik geçen yılların acısını çıkarmak için daha sakin bir ortamda. Ancak artık bu olanaksızdı, ikimiz de biliyorduk. Ülkenin siyasi gündemi bizim kişisel gündemimize galip gelmişti. Sanki kişisel neyimiz varsa orada o kör şair eyleminde kaybetmiştik ve bu bir kurtuluştu belki de, belki de bir hapsoluş. Günün geriye kalanında yalnızca bunu düşündük Natali’yle: Kurtuluş muydu hapsoluş muydu yoksa?

***

O babasız öğrencileri okutan okulda okumuştuk biz birlikte. İşte tam da bu konuyu yazmayı düşünmüştüm bir sayfa yazıp sonra ansızın tıkandığım o romanda. Neden babasızlık? Çünkü belki kolaya kaçan bir yazardım ya da yazma girişimlerimdeki tıkanıklığı böyle bir konuyla aşacağımı düşünüyordum. Neden böyle bir konu? Çünkü “yazar en iyi bildiği şeyi yazmalıdır” sözüne inanıyordum o sıralar ve dahası “yazar “işte bu, yazmaya değer; buna enerjim var; bak bunu yazmayı çok isterdim” diyeceği bir konuyu yazsa daha rahat olur” sözü de doğru geliyordu bana.

 

Bütün o babasızlık hikayeleriyle büyümüştük. Onlarca hatta yüzlerce babasızlık hikayesi. Bir hayli çeşitlemesi olan, ama ana izleği bir türlü değişmeyen, değişemeyen, bizi biraraya getirmiş olan. Yaşlarda çok fark vardı örneğin: Ana karnında kaybedenden 11 yaşına kadar uzanan bir yelpaze. Ve babalarının nasıl öldüğü hakkında başka hikayeler uydurulan çocuklar. Siyasi cinayetler, kan davaları ve daha niceleri. Sonra farkettim ki bunları anlatmak en zoruydu ve bıraktım bunun için bu konuyu. Neden en zoru? Yazamazsın ki istediğin gibi… Hâlâ gizli kalması gereken meseleler vardı bir kere. Üstelik “aslına sadık kalmak” gibi ağır bir sorumluluğun olur böyle bir konuda. O zaman yazan ben olamam ki, hayatın ta kendisi olur. Kendi hikayelerini yazan yazardan hayatın dikte ettiklerini daktiloya çeken yazara dönüşmek. Sanırım tercih edebileceğim bir durum değildi bu.

 

Sonunda karar verdim: Babasızlığı konu alan bir roman yazmayacaktım, onun yerine bir anı-belgesel kitabı hazırlayacak, bu yüzlerce babasızlık hikayesini biraraya getirecektim. Geleceğe kalacaktı böylece. Ben de “gerçeğe sadık kalma” denen zincirlerden kurtulmuş olacaktım.

 

Tamamdı. Böyle bir anı-belgesel kitabı kararı aldıktan sonra birdenbire rahatlamıştım bu konuda. Babasızlığı çok rahat yazabilmeye başlamıştım. İşin aslını o anı-belgesel kitabında yazacaktım. Kültür merkezimize gelen babasız arkadaşlarıma da bu durumu anlattım, böylece babasızlık üstüne yazdığımda “iyi de bizde öyle olmamıştı; bu dediğin, gerçeği yansıtmıyor” türü yorumlar bıçak gibi kesildi. Ben de rahatladım, onlar da rahatladı. “Anılarına saygısızlık ediyorum” düşüncesinin doğurduğu suçluluk duygusundan da kurtuluyordum böylece. Bir yandan da şaşırıyordum. Babasızlık ne kadar çok insanın ilgisini çekiyordu böyle ve çoğu da orta yaş üstü insanlardı. Ve o zaman bir tahminde bulundum: Herhalde ancak orta yaş ve sonrasında anlıyordu bütün o babasızlar babasızlığın ağırlığını ya da tam da o zaman kendilerini güvende hissediyor, savunma kalkanlarını ancak o zaman indirebiliyorlardı. O yaşlara kadar babasızlığın getirdiği sorunlarla boğuşuyorlardı belki. Orta yaş ve üstü anneler babalar, bu babasız yaşıtlarıyla daha rahat empati kurabilecekleri bir yaş diliminde bulunuyor olmalılardı o sırada ve kendi çocuklarıyla olan ilişkilerini de değerlendirebilecekleri bir durumdu burada sözkonusu olan. Babalı ya da babasız, kim olursa olsun, büyük bir ilgi vardı babasızlığa.

(…)

Baba evinden babamın mezarı yürüme mesafesiydi. Çok az kişi bilse de, İstanbul’a ilk  giren Alevi-Bektaşi askerlerin mezarlarıydı bunlar daha çok. Boşa değildi caminin karşısında cemevi olması. Bilinmezdi o zamanlar Alevi-Bektaşi inançları pek fazla. Hayal meyal hatırlıyorum babamızın cenazesini kaldırdığımız o camiyi. Aynı mezarlıktaki cemevine ise bir protestoda öldürülen bir genç için gidecektim ilk kez. O zamanlar bilmiyordum elbette. Hem camide hem cemevinde tören yapsaydık keşke babama. Bu mezarlıkta ayrım yok. Aslında her dinden yapsaydık vedalaşmayı. Bilemezsin ölümden sonraki diyarda hangi inanç geçer, hangi tören, hangi uğurlama, var ise öyle bir diyar. “Budist olsaydı nasıl anardım?” diye düşünmüştüm örneğin. Böyle taşlardan atlaya zıplaya mezarlık ziyareti yapmak yerine yakılsaydı bedeni, savrulsaydı tüm dünyaya külleri, nasıl olacaktı onu anışımız? Tüm dünya bir ziyaret olurdu bana işte o zaman. Ve bütün ölenlerin külleriyle birarada olurdu külleri; sonsuz kere sonsuz küçük parçalarıyla yeniden oluştururlardı evreni, bir tür gaz ve toz bulutundan. Sonlu varlıklara dönüşürdü onların sonsuz parçaları. “İşte şu kuşta çok küçük bir parçası var babamın” diyecektim, “bütün o martılarda ve tüm ağaçlarında Üsküdar’ın, tüm o anıtsal ağaçlarda.”

Hiç eksik olmazdı mezarlığın ortasından geçen asfalt yolda çocukların kaldırım taşlarından oluşturdukları kalelerde yaptıkları maçlar ve maç coşkusuyla bağırıp çağırmaları. Bu da bir anma biçimiydi belki. Kiminin çocuğu, kiminin torunuydu burada top oynayan çocuklar. Ya da mezarlık yolundan başkaca bir yer bırakmamıştı onlara top oynayabilecekleri, o lanet rantiyeler.

(…)

Mezarlıktan ayrılmadan önce, duvarla taş merdiven arasında oturdum biraz. Selvilere baktım ve onların arasında uçup da duran kuşlara. Birçok mezarlıkta görmüştüm bu selvileri memlekette ve memleket dışında. Onların rüzgarla hafif hafif salınmalarına anlamlar biçmiştim. Kökleri bu selvilerin, ölülerin arasında yolculuk etmişti, büyümüştü, serpilmişti onyıllar, yüzyıllar boyu. Babamdan beslenmişti bu ağaçlar, Beril’in babasından, bağışçılardan, o protestoda öldürülen gençten, kavuklu sarıklı mezarları üst üste dizilmiş o ecdatlardan, o Alevi-Bektaşi askerlerden… Hepsinin birleştiğini gördüm onlarda, o selvilerde, bütün ölü canların. Ve emin oldum o kuşların bu selvilerden Natali’lerin mezarlığındaki selvilere sürekli uçup uçup durduğunu. Değiştokuş ettiklerini ağaçları kimi zaman. Emin oldum Sivas’ta yakılanların, o Budist ülkelerden gelen ölü küllerinin hepsinin bir Noel ağacı gibi bu selvilerin üstüne süs olarak konduklarına ve diğer selvilere, tüm selvilere, Uzunçayır’daki Tatyos Efendi’nin selvisine de…

(…)Ben de çocuklarla top oynadım sonra biraz, mezarlığın ortasından geçen asfalt yolda. İzlesin de neşelensin diye babam yattığı yerden ve Beril’in babası ve bağışçılar ve ruhunun şenlenmesini isteyen herkes. Çünkü oyun, hele ki çocuk oyunları, bütün dinlerde, bütün inançlarda, bütün diyarlarda mutluluk verir herkese, şenlendirir ruhları, ölü ya da diri ruhları. Babamların gittiği diyarda hangi inanç geçerse geçsin, ortaktı hepsinde sonuçta çocuk sevinci. O yakılan kağıt nesnenin, paranın, arabanın, hatta evin öbür dünyaya, ölü canlara gideceğine inanılan diyarlarda bile böyleydi bu. Bundandı çocuklarla oynamam; ama yalnız bu değildi yaptığım, çocuk gibi oynuyordum çocuklarla, bir yetişkin gibi değil. Babamın yaşadığı yıllardaki gibi. Ben parkta oynarken oturduğu banktan bana baktığı yıllardaki gibi. Mutlu günlerimizdeki gibi yani. Mutlu günlerimizdeki gibi.

***

“Çok da yaşlı sayılmam çocuklar” dedi bize, artık 45’imizi devirmemize aldırmadan, “kafa açısından yaşıtız zaten sizinle, hatta belki ben daha genç bile sayılabilirim; ama vücut öyle demiyor. İstanbul’un egzozunu, stresini sıfırlayamadı anlaşılan, Antalya’nın havası suyu. Olsun. Bu kafa bu kadar genç olduğu sürece, vücut için çareler tükenmez.” Tükenmezdi elbette. O bol spor yapan, vücutları çok genç olan ama kafaları çöküntülü olan sabah sporu müdavimleri geldi aklıma. (…) “Litrelerce rakı içen Neyzen Tevfik’in bile 74 koca yıl (sayıyla 74!) yaşayabildiği bu dünyada ne gerek var spor yapmaya sabahları. İsteyen yapsın, ama bana “göbeği saldın, aman dikkat, kalbine vurmasın, sabahları kalk koş” deyip canımı sıkmayın yeter. Böyle konuşarak benim canımı sıkmazsanız daha uzun yaşarım.” deyişim geldi aklıma. Ogün abinin içkisi de yoktu sigarası da. Çok daha dinç olmasını beklerdim bu nedenle. “Ogün abi” dedim, “tamam sigara içmedin hayatın boyunca anladım da, rakı içseydin bari be abim. Şimdi turp gibi olurdun.” Güldük bol bol. “Ne yapalım” dedi “Doğan. Artık rakıya başlamak için çok geç. Bundan sonra olsa olsa şarap olur.”

***

Gece haberlerinde Vali yeni bir konuşma yaptı: “Değerli İstanbullular, 1 Mayıs meydanlarında sembolik bir güç dışında polis görevlendirilmeyeceğini size duyurmak istiyorum. Polislerin de emekçi olduğunu hatırlatarak, emniyet mensuplarının büyük bir kısmına 1 Mayıs için izin yazdırdık. Geçen yıllarda, bilindiği gibi, diğer illerden çok sayıda personeli uçakla İstanbul’a gönderiyorduk. Bu uygulama, bu yıl geçerli olmayacaktır.”

***

En zor örgütlenen iki grup, akademisyenler ve yazarlar da dahil olmak üzere sanatçılardı bana göre. Hâlâ da böyle düşünüyorum. Çünkü bu iki meslek grubunun geçim sağladıkları ve yaşamlarını anlamlandırdıkları temel öğe, bireysel özellikleridir. Bu iki gruba, anonim bir bildiri yazmak, çoğunlukla “emeğine değer verilmemesi” gibi gelir. Kendileri yazdıklarına göre, isimleri geçmelidir. Bu nedenle akademisyenler arasından bol bol imza metni çıkar; çünkü altlarına isim yazabilirler; ama anonim bir metin nadiren çıkar. Tersine, bakalım direnen işçilere: İsimsizdir onlar. İmzası ‘Tuzla Tersanesi’nden bir grup işçi” olur en fazla; isim geçmez. Bu iki grupta da işçilerde de işinden atılma korkusuyla anonim olmayı tercih edenler vardır elbet; fakat bu, genel eğilimi değiştirecek kadar etkili değildir. Sanatçılığın ve akademisyenliğin doğası, örgütlülüğe ters. Şişkin egolar da cabası.

***

Herzamanki gibi birçok ilginç slogan ve pankart vardı. Tek bir sözcükten oluşan bir pankart dikkatimi çekti: “Harranlıyak”. Sordum, ilk kez Bursalı metal işçileri tarafından kullanılmışmış bu pankart, hem işverenle hem de sendikayla yaptıkları mücadelede. Bir Kemal Sunal filmine gönderme yapıyormuş. “Nuh Diyoruz Peygamber Demiyoruz Bu Kartopu Şafaklarında” diye bir pankart da vardı; 8-10 yıl önce öldürülen bir gazeteciyi anmakmış amaç. Ancak, Üsküdar’daki kutlamanın asıl dikkat çekici özelliği, Müslüman komünistlerle devrimci Şamanistlerin ve devrimci Budistlerin attıkları sloganlar ve açtıkları pankartlardı. (…) Devrimci Budistler, “yaşasın Nirvana, yaşasın proleterya” diye başladılar, “sınıf, kendini aş; devrime ulaş” diye devam ettiler. Devrimci Şamanistler, kostümlü gelmişlerdi. Bir mini Şaman ayini yaptıktan sonra, Gök-Tengri’ye dua ettiler, devrimin yağmur yüklü bulutları bir an önce varsın diye ülkeye. Müslüman komünistlerin kitlesini bir hayli genişlettiği anlaşılıyordu. Son yıllarda iyice muhafazakarlaşmış olan Üsküdar’dan böyle bir kitlenin çıkması, ki çoğunun Üsküdarlı olduğu konuşmalarından anlaşılıyordu, beni de Ogün abiyi de çok heyecanlandırdı.

***

(…) Gezi Direnişi günlerinde AKM’ye astıkları bez afişleri getirmişlerdi yanlarında. Güvenliklerle girilen ufak çaplı bir arbededen sonra afişleri Bakanlık binasının çatısından sarkıtıverdiler. “Gezi Parkı Cilt 2” diye şakalaşıyordu gençler. (…) Saltanat Anıtı, üstündeki bez afişlerden ve kızıl bayraklardan görünmez olmuştu. (…)

***

(…) Ogün abiyi İstiklal’de yürümek yorduğundan, Tünel’deki Gürcü lokantasında bir soluklanmaya karar verdik. Kendini o ana kadar zor tutmuş meğer Ogün abi. “Çocuklarım” diye başladı ağlamaya “ben böyle bir 1 Mayıs’ı görmem diye üzülüyordum. Sayenizde gördüm. Ölsem de gam yemem artık.” Bu kez biz dedik ona “ağla Ogün abi ağla. Ağla, rahatla.” Sonra ekledim: “Ne demek “ölsem de gam yemem” abiciğim. Daha oooo senin önünde kaç yıl var. Bugünkü 1 Mayıs dopingiyle sen daha birkaç onyıl yaşarsın.” Bunu duyunca güldü. Bir yandan ağlıyor bir yandan gülüyordu.

***

(…) O kraliçe arılar, o kraliçe karıncalar içerideydi; onlarsız hareket etmek neredeyse olanaksızdı. Beklenen buydu ama hiç de böyle değildi gerçekte durum. Eskiden olsa böyle denebilirdi; ama artık insanlar arılar ya da karıncalar gibi değil (koyunlar gibi hiç değil) balıklar gibi örgütleniyorlardı. İsyan dalgaları onlara yol gösteriyordu. Liderlere gerek yoktu; gerek varsa da, bu, konsey türünden kolektif bir liderlik oluyordu; bireylerin peşinden sürüklenmek, falancayı öve öve bitirememek, dahası, “falanca lider bizim çimentomuzdur” demek, işte bütün bunlar tarih olmuştu.

***

10 yıl öncesiyle karşılaştırıyorum şimdi. Sayıca artmışız ama zulüm düzeni yerli yerinde duruyor. Ne 1 Mayıs’ı kutlayabiliyoruz istediğimiz gibi ne de 31 Mayıs’ı. “Bu düzen 2071’e kadar sürer” diyorlar; sürebilir bu gidişle. 1 Mayıs’taki heyecanım 31 Mayıs’ta Üsküdar’daki coşkulu kutlamaya karşın söner gibi oldu; bırakın Taksim’e çıkmayı, karşıya bile geçemedik. Yine de “iyi ki dönmüşüm” diyorum şimdi. Bu mücadele insanın yaşamını anlamlı kılıyor. Rahat yaşamak tembelleştiriyor insanı ve yaşama sevincini elinden alabiliyor bir süre sonra.

***

Babasızlığım sürdü. “Baba baba” diye sayıklamalarım da. Ogün abiyi ise kaybettik, yaklaşık olarak babam yaşındaki Ogün abiyi; babama benzettiğim abiyi. Çok sonra duydum bu kara haberi. Yas tutmakta bile geç kaldım.

(…)

 

 

 

 

 

Share Button

Yorumlara kapalıdır