Sabahattin Şen: Sanat Nerede, Biz Neredeyiz?

Share Button

1

Sanat konusunda kendi kendimizi ve sanatın gerçeğini sorgulamadan kendi kafamıza göre alıp başımızı gidiyoruz. Nerede ne oluyor, kimler ne yapıyor, dünyada sanatta gelinen nokta nedir, gibi soruları da sormuyoruz. Hiç kimseden de bilgi alma gereğini duymuyoruz. Uyarı ve eleştirilere de kulak asmıyoruz. Gözümüzü sanat dünyasına kapatmışız ve körlemece yol aldığımızın ayırımında değiliz. Sanatın gerçeğiyle yaşayarak sanat yapmaya çalışan gençlerimiz boşlukta. Çünkü biz sanatın dolu olduğu bir yerde değiliz; tam anlamıyla durumun da ayırımında değiliz. Olmak için de bir çaba göstermiyoruz. Çaba gösterenlerse etkisiz kalıyor. Bizde sanatın olduğu sanısıyla kendi kendimizi övmekten başka bir şey yapmıyoruz. Genel anlamda sanatta etkin ve doğru yönlendirecek konumda olanlar bulundukları yerin niteliğinde değiller. Sanatın gerçekliğini düşünerek oralarda bulunmuyorlar. Kafalarında sanatı kullanarak her türlü hinoğlu hinliği yapmak yatıyor. Sanatta ne durumdayız, ülke ne durumda, dünya ne durumda, aldırdıkları da pek yok. Çıkılmaz bir yerde, köşeye kıstırılmış durumdayız. Bin türlü çıkış yolu olsa da bir türlü çıkış yolu  bulmak istemiyoruz.

Sanat bilinçleri de bunu kaldıracak düzeyde olmadığı için sanattan sanat adına bir beklentileri de yok. Onlar açısından hangi ad altında olursa olsun para getiren bir iş olsun. Sanata ilgi duyanlarımız arttıkça sanat diye sunulanların sanat niteliğinde olup olmasının önemi kalmıyor onlar için; yeter ki alıcısı olsun. Böylece sanat adına söz söyleyen, kararlar veren, sanatçı değerlendirmesi yapan tekelleşmiş bir yapı oluşturuyorlar. Bunların varlığı nedeniyle gerçek sanat bilinci de oluşmuyor. Sanatta olunması gereken yerin çok gerisinde kalmayı sürdürüyoruz. Sanat diye bir havuz oluşturulmuş; her türlü kirli oyunlar ve dolaplar buradan çevriliyor.

g2

Bizler sanata birinci basamaktaki gözle bakmıyoruz. Geri kalmış üçüncü dünya ülkesi oluşumuza uygun olan üçüncü basamaktaki gözle düşük bir düzeyden sanata bakmaktayız. Sanat yetiştiren tüm kurumlar da sanatta geri kalmışlığı pekiştirici bir yapı ve anlayış içinde sanat eğitimi yapmaya çalışıyor. Birçoğunun sanat bilgisi yetersiz ve öğrendikleri sanata ilişkin bir iki sözle iyi şeyler yaptıklarını sanıyorlar. Gerçekleri anlatmaya kalkışanlara da dilleri bir karış dışarıda konuşuyorlar. Ağızlarıyla kuş tutacaklarını sanırsınız. Öğreticilerimizin yüzde doksan dokuzu gerçekten sanattan anlamıyor ve sanatçı yetişecek yetenekler harcanıyor. Bu açıdan değerlendirdiğimizde karşımıza çok ilkel bir durumdan başka bir şey çıkmıyor. Sürekli gelişme, ilerleme ve hızlanma beklerken hiçbir zaman sanatta çağdaş bir düzeye gelememiş olan ülkemizde sanat bilgisizliğinin karanlığı altında yapay bir sanat anlayışı sanat diye geçerliliğe dönüştürülüyor. Sanat yerine sanatsızlığa kavuştuk. Sanata ilişkin bir etik yapı da oluşmadı, daha da beter oldu.

Eskiden bilmeyen konuşmazdı. Sanatta yeniydik ve çabucak ilerlemek için zaman yitirmemeliydik. Bilenlerden bir an önce öğrenmemiz gerektiğini düşünürdük. Onlara saygı duyardık. Sanatın çok büyük bir değeri ve saygınlığı vardı. Onu koruyamadık ve cılkını çıkardık. Şimdi bilmeyen de konuşuyor, az bilen de… Çok bilenimiz pek olmadığı, olanları da kesinlikle kimse dinlemediği için konuşmaları boşa gidiyor. Doğruların hiç kimsenin işine gelmediği bir durumdayız. Eğrilerle oluşturduğumuz yapay sanat sanayisinin sanat ağalarının egemenliğinde ne sanatın ne de gerçek bir sanatçının yeri var. Gerçek sanatçılar baltalanır ve sürekli baltalanmaktadır. Sanat hızla giderken biz düşüyoruz. Sanatsız, mutsuz, insanlaşamamış ve gittikçe de barbarlaşmaya doğru giden bir yerdeyiz. Sanat, bizim durduğumuz, durmayı sürdürdüğümüz  yerlerde durmaz.

g4

Sanatla olan bağlantılarımıza ve ilişkimize göz attığımızda sanatın bize katkısının olmayacağı bir yol izlediğimizi görüyoruz. Bunun nasıl olsa kimse anlamıyor, diye bilinçli olarak yapıldığı apaçık ortada. Halkın sanattan uzak olmasına karşı sanatın anlaşılması ve yaygınlaşması için İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi açıldı. Ülkemizin her yanında sanatın yaygınlaşacağı düşünülmüştü. Görsel sanatlar açısından yüz yıla yakın bir süre İstanbul ülkenin sanat odağı olma konumunda tek kent olarak kaldı. Böyle olmasını istedi sanat ağaları. Sanat dediğimiz sanat olamadı; İstanbul’da batağa saplanıp kaldı. Koskoca Türkiye’de salt bir kent sanatın her şeyiydi. Sanat İstanbul’dan sorulurdu. Sanat galerileri bu süre içerisinde Avrupa yakasından Üsküdar ve Kadıköy’e geçemedi. Sanata ilişkin etkin güç akademiydi. Gelin görün ki “Temel Sanat Eğitimi” denilen sanatın temel öğreticiliğinden uzaktılar. 1960 yıllarının sonuna doğru sanat eğitimine Temel Sanat Eğitimini sokan Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu oldu. Doksan yıl ülkenin tek ve egemen sanat kurumu olan Güzel Sanatlar Akademisi Temel Sanat Eğitimi anlayışı olmadan eğitim verirken sanatı da eğriltti. Bir ülkede sanat bir tek kentin ve bir tek okulun tekelinde ilerleyip gelişebilir mi? Kalkınmış bir ülke durumu da yok. Üçüncü dünya ülkesi olduğumuzu sanatta da kanıtlamaya çalışmışız.

Sanat eğitimi için İstanbul’a gelen Anadolu gençlerinin temiz yürekleri de gerçekten kirletildi. İstanbul’u sanat açısından uzaktan bir dev gibi gören gençlerimiz öylesine aldatıldı ki uzaktan dev gibi görünenlerin cüceler olduğunu yakına gelince de anlayamadılar.

Paris dünyanın sanat odağı olan, dünyanın her tarafından sanat öğrenimi için gelinen, sanat denilince çağdaşlığın ve evrenselliğin yaşanıp öğrenildiği dev bir kent dönemini yaşarken ülkemizde de sanat denilince İstanbul’dan başka bir kentimiz yoktu. İstanbul’a sanat öğrenmeye akın akın gelen yabancılar yoktu. Bırakalım akın akın gelinmesini, bir kişi bile olmadı. Paris’e akın akın gidilirdi. Çünkü dünyada İstanbul’un adı ve yeri yoktu. Kim neden gelsin İstanbul’a? İstanbul’un tarihsel anlamdaki yeri dünya için çok önemliydi; ancak çağdaş sanatla ilgili varlığı söz konusu değildi. Avrupa yine de İstanbul’un sanatta ne yaptığını merak ediyordu. Bundan yararlanan gözü açık akademi tayfası Avrupa’ya sergiler götürdüler ve azarı da yediler: “Bizde bunlar var. Sizde olanları görmek isteriz…”cümlelerini işittiler. Bu, içinde bulunduğumuz ve sanat diye içine düştüğümüz zavallılığımızın acı gerçeğini her şeyiyle açıklıyor. Durumu daha önce sezenler uyarıda bulunduysalar da onları dinleyen olmadı. Bugüne dek ne Avrupalıların ne dediğini anladık ne de bizden beklediklerini götürecek bir güç olduk. Bizde akademi de olsa bizler gerçek sanat ve sanatçılarla karşılaşmayıp aldatılmıştık. Günümüzde her koldan aldatılma daha da hızla ilerlemektedir.

g5

Avrupa’da dikiş tutturamayanlar pabucun pahalı olduğunu anlayarak içe dönük bir oyun sergileme işine giriştiler. Oynadıkları türlü türlü şeytanca oyunlarla İstanbul’u sanat kentine dönüştüremedilerse de da sanat pazarı diye bir bataklık yarattılar. Çünkü bu oyuncular sanatçıları, galerileri ve eleştirmenleri kendilerine göre belirlediler. Akademide görev alacakları kendilerine uyum sağlayıp sağlayamayacaklarına göre belirlediler. Dış ülkelere gönderilecek öğrencileri –yeteneklerini pek de dikkate almadan- dönünce onlara minnet duyacak uysallardan seçmeye özen gösterdiler. Uymayanlara da döndüklerinde görev yoktu, ekmek yoktu, sergi açma olanağı da yoktu. Her şeyi kendilerine göre tekelleştirince sanatçı niteliği taşıyanlar dışlandı. Onlar da yurt dışına gidince Avrupa’nın dışladıkları tarafından dışlananlar Avrupa’da dışlanmaktan kurtuldular. Böylece ülkede de sanat hiç olmadı. Müzeler Avrupa’nın dışladıklarıyla dolduruldu.

Bir ülkede sanatı ve sanatçıyı tanıtan, kimi zaman ortaya çıkaran, destekleyen, özendiren galerilerdir. Avrupa ve ABD bunun örnekleriyle doludur. Galericiler ne derece sanat bilinci taşıyorlarsa, bağımsız kararlar verebiliyorsa başarı da o oranda artar. Bizde böyle olmadı. Ya sanatı anlamayıp da anlayanlarca ya da resim satışında para var, diye düşünen, sanattan hiç anlamayanlarca açılan galerilerimiz oldu. Başlangıçta sanata karşı sevgi, saygı ve içtenlikli olanlarca galeriler açıldı, yaşamadı. Sanatın alıcısı yeterince yoktu. Sonra sanat anlayışı ve galericilik bozuk düzenin bir parçası oldu. Başarı ve başarısızlık parayla ölçülür bir anlayışın tekelindeydi. Yeni bir galeri açan soluğu hemen akademide alırdı. Onların iznini alırcasına galerisini açar ve akademinin öğreticileriyle ortak çalışarak sanat ve sanat dünyasını İstanbul’da belirlerlerdi. Sanatta adını duyurmak isteyenler de akademidekilerin eteğine yapışırdı. Bu yoz kadronun isteği dışında çalışmak isteyen galerilerin de birinci derecede galeri diye tanımlanan galeriler arasında yaşama hakkı yoktu. Onlar ıvır zıvır resimler satan çerçi konumundaydılar. Koleksiyoncuların hiçbiri sanattan anlamadığı için bu tekelci sanat ağası kadronun eline, ayağına bakardı. Sanatın içine şeytan taşını atmıştı. Daha sonra sanat alıcısı sonradan görme varsıllar arttıkça uyduruk galeriler arka arkaya açılırken ülkenin büyük kentlerine de yayılmaya başladı. Hiçbirinin en küçük bir sanat tasası yoktu. Parsadan pay kapmaktı onların isteği. Kimi satabiliyorsa onu öne çıkarmaktaydılar. Sanatın gerçeğini hiçbir zaman öğrenememiş olan halkımız gerçek sanatçının yaptıklarının değerinden de uzaktı. Galeriler de halkın beğenisine ve hoşuna gidenleri satabilmenin kolay olduğunu anladıkları için gerçek sanat ve sanatçıyla bir işleri olmadı.

Ancak bugün de İstanbul ülkemizin sanat odağı olarak bilinmekte ve gerçek sanatla sanatçıların İstanbul’da yaşadığı, yaşaması gerektiği düşünülmektedir. Bu düşüncenin gerçekle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Avrupa ülkelerinin her yerinde yaşar sanatçılar. Onların kent yerine sanatlarının olması önemli. Bizler İstanbul, sanat adına böyle bir gerçeği hiç yaşamadık. Yaşıyormuş gibi yaparak yapay bir sanat anlayışıyla bir sanat pazarı kuruldu ve Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” sözü dayanak edilerek ülkenin sanatsız kalmaması savıyla sanat kahramanlığı görünümünde soytarılığa soyunuldu. Ortaya çıkan sonuç Atatürk’ün istediği değildi, istemediği bir aymazlıktır. Sanatta adım adım ilerleneceği savıyla her şey bir oldubittiye getirilerek sanat, sanatı başaramayan yeteneksizlerin oluşturduğu kimilerinin “çete” diye nitelemekte hiç de haksız olmadıkları bir sanat ağalığının ağına takıldı. Böylece, dertleri sanat olmayan birtakım çıkarlara dayalı bir kurtlar sofrası kuruldu. Galerileri de kendi yörüngelerine dâhil ederek İstanbul’u Türkiye’de sanat konusunda söz sahibi tek kent durumuna getirildi. Her şey İstanbul’un kurtlar sofrasının elinde… Koskoca bir ülke sanatta İstanbul’a sıkışıp kaldı. Kimse ne denli üstün ve başarılı bir sanatçı olursa olsun bu soytarıların onayı olmadan ülkede sanatçı gözüyle görülmez, dışlanır. Kimi galeri ve kimi sanat soytarılarınca her türlü çirkin oyunlar oynanarak görmezlikten gelinir, karalanır, çirkin dedikodulara maruz kalır. Bu yolla aşağılanarak yoluna engeller çıkarılır. Sanatın yaşadığı yer değildir, İstanbul. Halkı ve ülkeyi sanat diye aldatan bir kenttir. İyi niyetli galeriler istenmeyen sanatçıya olanak vermek istese, o da bu soytarıların baskısıyla karşı karşıya kalır. Kulakları çekilir, uyarılar yapılır. Tam anlamıyla sanatta despotluğun egemen olduğu sanatsız bir İstanbul var, karşımızda.

g6

Sanatın ve sanatçının özgür ve özgün olmadığı yerde yaşama hakkı yoktur. Yaşayan varsa sanatın ve sanatçının olağanüstü büyük bir çabayla çirkinliği bulaştırmama gücü nedeniyledir. Sanatçının ortaya çıkmaya, sanatın anlaşılmasının engellendiği, sanatçının saygınlığının yok edildiği bir yerde olanak bulması olanaksızdır.

Dünyanın sanatta yer edinmiş  hiçbir ülkesinde böyle bir soytarılık, sanat katliamı, insanlığa ve sanata karşı duyarlılıktan uzak, uygarlık dışı bir uygulama göremezsiniz. Paris’in dünyanın sanat odağı olduğu zamanlarda da Fransa’nın her tarafında özgür ve özgün sanattan yana olan galeriler vardı. Kimse kimsenim kulağını çekmez ve kimse kimseyi uyarma gereği duymazdı. Ne denli sanatçı varsa o denli  saygın bir ülke olur bilinci gelişmişti. Bu ülkelerin neredeyse her köyünde bir galeri var diye düşündürecek kadar çok galerileri var. Kasabaların galerisiz olanını göremezsiniz. Büyüklü küçüklü her kentte sanat müzeleri vardır.  Ne bir kent, ne bir galeri bir başkasının sergi açmasına engel olmaz. Fikret Mualla Türkiye’de bulamadığı sanat ve sanatçıya duyulan saygıyı Fransa’da buldu. Bizden sanatla uğraşanlar pek çoğu Paris’e gidip orada yaşadılar, yaşıyorlar. Sorun yaşıyorlar elbette ama bunların İstanbul’daki sorunlarla hiç ilgisi yok. Oralarda sanatçılara ilişkin çirkin ve iğrenç dedikodular üretilmez. Sanatla uğraşanlar anlaşabildikleri galerilerde özgürce yapıtlarını sergileyebilmekteler. Son dönemlerde koşullarda zorlukların olduğu da gözlenmekte. Yaşayan insan sayısı iki milyonu geçen, ülkemizde turizmin başkenti olan Antalya’da bir galeri bulamazsınız. Fransa’nın kıyı kentleri, güneyi, kuzeyi, doğusu, batısı ve ortası galerilerle dolar taşar. Almanya’nın her tarafı galerilerle doludur. Hiçbir kentte sanat ağalığı da yoktur. İstanbul bu anlamda sanat açısından hiçbir şeydir. Ülkeyi sanatsız kalan bir ulusa çevirip yaşam damarlarından birçoğunu koparmayı başarmışız. Sanatta Atatürk’e ihanet edilmiştir.

Bir anı alıntısı:

“Adana milletvekili ve gazeteci (Türk Sözü’nün Başyazarı) Ferit Celal Güven Ankara Halkevi Başkanı’yken (1934-46), bir halk müziği konserine Atatürk de gelir. Sahnede bir saz çalmakta, Ankaralı Seymenler de nağmelerin eşliğinde zeybek oynamaktadırlar. Atatürk gösterinin bitiminde sahnedekileri alkışlar. Ancak ayrılmadan önce Ferit Celal’i Celal’i uyarır:

-Bu tek sesli müziği artık geride bırakmalı ve çok sesli müzik de yapabilmeliyiz, der.

Bu uyarı üzerine birkaç hafta sonra yeni bir konser düzenlenir.

Bu defa sahnede bir saz değil, en az 10-15 saz halk müziği parçaları çalmaktadırlar. Bu konserin de şeref konuğu olan Atatürk’e, gösterinin bitiminde Ferit Celal Güven: “İstediğiniz gibi çok sesli müzik yaptık. Artık sahnede bir saz değil, en az on saz olacak” der.

-İstersen yüz saz koy, hepsi aynı sesi çıkartırsa yine tek sesli olur bu müzik, diye hafif azarlar Atatürk Ferit Celal Güven’i”.

Müzikte dünyaca ünlü sanatçılarımızı var etmeyi başarabildik. Bu başarıları sağlayan başlangıçtaki Türk beşlileri dediğimiz Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Ahmed Adnan Saygun, Necil Kâzım Akses, Cemal Reşit Rey gibi sanatçılar ve onlara gerçekten inananlardır.

Görüldüğü gibi Atatürk bizim neleri başarmamızı istedi; biz neler yaptık… İstenildiğinde neler yapabilirmişiz…

g7

Görsel sanatlara gelince çuvallamaktan başka bir şeyi başaramadık. Sanatta başarılı olanlarımızı uzaklaştırdık ve yıldıracak her türlü çirkinliklere başvurduk.  Tekelci, sanat ağası denilen despot anlayışla İstanbul’a sıkıştırılmış, tek bir kente indirgenmiş sanat yapılanması yerine sanatta yıkım gerçekleşti.

Sanatta para var, diyerek bir yığın galeri açıldı. Galerileri açanların sanatla da ilişkisi olmaması nedeniyle onların erimi sanat değil, resim satışları oldu. Nasılsa halk sanattan anlamıyor ve sonradan görmeler gösteriş için evlerine resimler alıyorlardı. Bu galerilerin ne yaptığı İstanbul’un anlamı açısından önemli değildi. Bunlar yan ürün sunan yan sanayi konumundaydılar. Ankara ve İzmir’de ne yapılırsa yapılsın İstanbul’un önüne geçemez. Geçmesi istenmez. Oralar, İstanbul’a göre ikinci sınıf sanat etkinliklerinin yeri olarak görülmektedir. Böyle bir anlayışın olduğu ülkede sanattan nasıl söz edilebilir ki? İstanbul’un gücünü yenecek bir niteliklerinin olmadığı düşünülmekte. İstanbul’un elinde yüz yılı aşkın süredir ülke sanatında tekel olan İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin yozlaşan kadrosu var ve bunlar sanatta birinci sınıf sanatçı olarak niteleniyor. Ülkemizdeki alıcılar da buna kanmaktalar. Çoğu da bile bile kanmış görünüyor. Ülkede sanat böyle tek bir kentte tekelleşince gerçekler de kolay kolay dile getirilemiyor. Getirmeye kalkanlar da dışlanmakta. Olanağı olanlar yurt dışında çalışmayı yeğliyor. Kendini ülkede büyük sanatçı ve sanatta söz sahibi olarak gösterenler Kapıkule’den dışarı çıkamayan, dünya ve çağdaş sanatta yeri olmayan öykünmeci, gerici bir konumda olanlar. Bu yeteneksizlerle ne bizler ne de İstanbul sanatı yaşadık. Sanat yozluğunda sanatçı diye yutturulan molozların ederlerinin sürekli arttırıldı. Türkiye’de sanat kendilerini sanatın kralı olarak baş köşeye oturtanlar oldukça bundan sonra da yaşayamaz. Çünkü:

Bienallerin sanat çalışmalarımıza katkısı olsun diye yapılıyor gibi görünse de sanata bakan bilinçli kitlelerimiz olmadığı için istenilen katkı sağlanamıyor. Sağladığını düşünelim; onları hemen yok eder İstanbul kurtları. Bienallerle İstanbul’a sanatsal yoğunluk kazandırılmak istiyormuş gibi yaparak dünyaya açılmış görüntüsü vermek izlenimi uyandırmaya çalışmaktayız. Bienaller bitiyor yine herkes, resmi nasıl satarım, resimden nasıl para kazanırım derdine düşüyor. Bienalde gördükleri sıfırlanıyor. Çünkü ruhsuz bir bakışın barbarlığı yok etmeye, sanatsal bir yaratıcılığın başarılmasına gücü yetmez.

Sanatta yer almış ülkelerin her yanında sanatsal çalışmaların özgür olması sanatta ilerlemenin en önemli etmenidir. New York günümüzde sanatın odağı özelliğini ele geçiren bir kent. Sanata ilişkin hemen hemen her yeniliği orada görüp yaşayabilirsiniz. Dünyanın her tarafından güçlü sanatçıları barındırır. Her şeye karar veren New York değildir. Diğer büyük kentler de sanatta çok etkili çalışmalar yaparak sanatta sağlam bir yer edinmişlerdir. Köln ve New York sanatta yakın ilişkiler içindedirler. Hiç kimse sanatta New York Köln’den; Köln New York’tan ileride diyemez. Başarılı sanatçıların önü kesilmez. Daha çok politik anlamda kimi sanatçıların önünün kesilmeye çalışıldığı düşünülse de politik açıdan kimi ülkelere ters düşen Fernando Botero engellenmemiş, destek görmüştür. Sanata değer veren ve sanattan yana olan galeriler var ve oldukça bağımsızlar. Kimse onların kulağını çekmez; çünkü bizdeki gibi bir tekel oluşmamıştır. Kapitalizm bir yandan tekel oluşturmak istese de sanat özgürlüğünü yitirmeyecek denli çok güçlü. New York ya da ABD’deki galeriler arasında da her şeyi sergileyen, abuk sabuk çalışmalara yer verenler var. Bizdeki gibi abuk sabuk şeyler sergileyen galerilerin yeri ve niteliği bellidir.  Bizde ise sanata ve sanatçıya gerçekten değer ve yer veren ne bir galeri ne de bir kuruluş var. Sanat yerine yapay bir düzen kuranların sözü geçerli. Gerçek sanattaysa geçerli hiçbir yanları yok. Korkunç ve barbarca  bir yerdeyiz.

Fernando-Botero

Almanya’yı ele aldığımızda hangi kentin sanatta öne çıktığını söylemek olanaksız. Büyük kentler yarış içinde. Bir bakıyorsunuz Frankfurt olsun, Stuttgart olsun büyük bir sanat fuarı açma girişiminde öne geçmeye çalışırken ulaşılması gereken en ileri noktaları erimleyerek fuarcılıkta başarıya ortak olmaya çalışıyor. Bizdeki sanat dangalaklığı da Ankara’da “ARTANKARA” diye yaptığı etkinliğine resim çöplüğü ve kusmukları doldurur. İnsanın bakarken kusacağı geliyor. Neymiş efendim başlangıçta eksikler olabilirmiş, zamanla düzeltilecekmiş. Eksik olsa alnımıza koyalım; ortada sanat adına hiçbir şey yok… Böylesine bir özrü yaparken dünyadaki hangi ölçüyü aldınız da konuşuyorsunuz, denmez mi? Daha da çağdaş olmanın ölçüsü alınır da birkaç eksik çıkar ve gözünüzden kaçar, ülkenin sıkıntısına bağlanabilir. Ortada sanatın olmadığı bir etkinliğin yapılmaması yapılmasından daha iyiydi. İstanbul’daki fuar da başlangıçta birçok eksiklerle etkinliğine başlamışmış. İyiyi örnek alacaklarına kötüyü örnek almaları ülkede sanata bakışı ve yerimizin ne derece sanattan uzak olduğunu gösteriyor.

Sonuçta sanatta bulunulan yer sanattan çok uzak olsa da tekelci ve zorba bir tutumla sanat ve sanatçıya ilişkin karar veren ve etkili olan bir kentin çağdışı tekelciliği, diğer yandan sanat yerine bir yığın çirkin ve iğrenç oyunların oynandığı bir ülkede sanatın yerinin olduğunu söylemek aptallıktır. Söyleyenlerse ya bile bile ya da sanattan anlamadıklarından söylemektedirler.

NOT: Buradaki çalışmalara bakarak kararı daha kolay verebiliriz. Bu düzeydeki çalışmaları sergileyen kaç galerimiz var? Bu düzeyde çalışmalar yapan kaç sanatçımız var? Bu tür çalışmaları satın alan kaç koleksiyoncumuz var?
Share Button

Yorumlara kapalıdır