Hülya Küpçüoğlu: “Bu Çalışma, Bienal’in Ortasından Geçip Giden Bir Etkinlik”

Share Button

Tuzlu Su

 

Fatih Balcı, -Recep Aksu ile birlikte- geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdiği ‘Çanakkale Bienali’nden İstanbul Bienali’ne’ adlı performansı ile gündeme geldi. İki sanatçı Çanakkale’den başladıkları yolculuklarını 10 gün sonra İstanbul’da bitirdiler ve beraberlerinde getirdikleri ‘tuzlu su’ları, yaptıkları görüşmeler sonucunda İstanbul Bienali’ne yerleştirdiler. Bu uzun süreçle ilgili Fatih Balcı ile konuştuk.

Hülya Küpçüoğlu: Proje nasıl bir süreçte oluştu?

Fatih Balcı: Performansı çok uzun süredir düşünüyordum. Yani bu fikir çok önceleri oluşmuş bir şey. Yapılması için gerekli koşulların şimdi oluştuğunu söylemek lazım. Yine de uzun süre tereddüt ettiğimi söylemeliyim. Ama sanatçı arkadaşlarım Recep Aksu (ki kendisi yolda benimle beraber performansı gerçekleştiren kişidir) ve Olcay Erdinç’in destekleriyle performansı gerçekleştirmeye karar verdim. Onlar bu kadar pozitif ve destekleyici olmasalar güç olabilirdi. Sonra bir hazırlık süreci geçirdik elbette: Yolda gerekecek malzemelerin temini, yürüyüş güzergâhı ve bir ay öncesinden yürüyüş alıştırmaları gibi. Günde zaten 20 kilometreye alışmış bir vücutla yola çıktığımızı söylemek lazım.  Bundan sonrasını yola ve gelişmelere bıraktık.

H.K.: Performansın ana fikri neydi?

F.B.: Aslından birçok fikri aynı anda barındıran bir performans ama ana fikrini şöyle özetleyebiliriz: “Yaşayan hemen tüm sanatçılar, sonuç olarak bienale varmayı arzularlar.”  Aslında çok açık sanırım değil mi? Yani sanatsal değerinizin ve varlığınızın bir tür onayı olarak görünen böyle bir etkinlikte kim yer almak istemez ki? Elbette ben istemem, diye itiraz gelecektir. Ama samimi olmak gerekirse bir iki kişi dışında hemen herkes böyle bir arzuyu taşır içinde.  Ama burada yer almanın oraya varmanın da koşulları, gerekleri vardır değil mi? Bu noktada benim sanat sisteminin işleyişi ile ilgili gerçekleştirdiğim çalışmalardan biraz bahsetmek gerekir. Genel algı sanatın kendiliğinden ve dolaysız bir şekilde sanatçının kendi gizil güçlerini gerçekleştirdiği bir özgürlük alanı olduğudur. İşte bu yolla sanat verili olanı aşan, beklenmedik sıçramalarla algımızı ve bilgimizi yeniden düzenleyen bir faaliyettir. Böyle düşünüldüğünde oldukça içten ve bireysel bir şeymiş gibi görünüyor. Bir tarafıyla doğru bir tarif ama elbette bir de madalyonun tersi var. İşte benim bundan önce bu çerçevede gerçekleştirdiğim çalışmalar bu sanatsal alanın nasıl yapılandığını ve sisteminin nasıl işlediğine ilişkin bazı tespitleri ve deşifreleri gösteriyor.

Hacet Postkard

Örneğin ilk çalışmam olan “Hacet” (olmayan sergi), aslında sergilerin gerekli bir fazlalığa dönüştüğünü asıl olanın medyada dolaşımda bulunmak olduğunu gösteriyordu. O kadar ki İstanbul’un göbeğinde yapıldığı söylenen ve bir ay açık kalan bir serginin aslında hiç olmadığını (bir kişi hariç) kimse fark edemiyordu. Üçüncü çalışmam olan “Türkiye Sanat Haritası” da sanatçıların var olabilmek için hangi ilişkiler ağı içinden geçerek ve neleri onaylamak zorunda olduklarını gösteren yaklaşık beş bin sanatçının isminden yola çıkarak kurulmuş bir grafik yapıydı. Çalışma asıl büyük sanat eserinin bu yapı olduğunu çünkü bu güzergâhtan geçmeyen hiç bir şeyin görünür olamayacağını gösteriyordu. Üstelik 2001 yılında tasarladığım ve 2003 yılında Ali Akay’ın “Diyarbakır’da gerçekleştirmek istediği “Dilin Gücü” adlı sergiye çağrılmış olan yirmiye yakın sanatçı arasından bir tek benim “Türkiye Sanat Haritası” çalışmamın kabul görmediğini düşünürsek ve Ali Akay’ın yıllar sonra Akbank Sanat’ta IRWIN gurubunun benzer bir çalışmasını sergilediğini de düşünürsek bu yapının nasıl çalıştığını anlamak daha da net bir hâl alıyor. Bunun sınıfsal boyutuyla da ilgili çok şey söylenebilir; ama konuyu burada daha fazla açamayız.

İşte bu son çalışma da aynı izlekte -sanat sisteminin biraz başta bahsettiğim nedenlerinden-bienale varmak istemenin yani sanatçı olarak var olabilmenin dolaysız ve kendiliğinden bir şey değil, oldukça dolaylı ve hesaplanabilir bir şeye dönüştüğü vurgusu üzerinde kurulu, diyebiliriz.

Fatih Balcı, Sanat Haritası

H.K.: Az önce 2003’te işinizin ‘kabul görmemesi’ ve yıllar sonra benzer bir işin başka bir sergide yer alması bağlamında soruyorum, sonuçta bu bir küratör seçimi, öyle değil mi?

F.B.: Elbette bir küratör seçimi. Bahsettiğim yılda ben küratörün kararını çok da büyük bir reaksiyonla karşılamamıştım. Ama bir arkadaşın tepkisini unutamadım, “Keşke daha iyi bir iş verseydin Fatih” demişti. Yani oraya kabul edilmediğim için kötü iş yapan biri olmuştum. Ama yıllar sonra aynı küratör tarafından benim çalışmanın neredeyse aynısı bir işin sergilendiğini görünce ( o zaman dilimine kadar IRWIN grubunu tanımıyordum ) şaşırmadım değil. Kafamdaki lambaların yanması tam o zaman oldu. Eğer arkadaşımın dediği gibi sanat haritası işim kötüyse IRWIN grubunun çalışması nasıl sergilenmişti?  İyiyse onca sanatçı içinden neden bir tek ben çıkarılmıştım?  Eğer sergiye filan uymuyor idiyse -ki bu ihtimal çok düşük neredeyse her şey sergilendi- başka bir zaman diliminde ve platformda değerlendirebilirdi, ama bir daha hiç geri dönüş almadım. Ama yıllar sonra karşınıza birden bu durum çıkıyor. Siz olsaydınız bu soruları sormaz mıydınız? Bence bu apaçık çelişki…

H.K.: Performasınıza dönecek olursak, konsept içinde başka ne gibi eleştiriler var? 

F.B.: Buradan devam edelim. Bir küratöryal sistem var dünyada yayılmış ve oturmuş olan. Bununla ilgili çok şey konuşuldu tartışıldı. Bilindiği gibi bu yapı sanatçının klasik konumunu kökten değiştirmiş bulunuyor. Toplumla ve verili tüm yapıyla belli bir mesafe içinde hayatı, gerçekliği yorumlayan ve gerektiğinde eleştiren sanatçı tipolojisini yerle bir eden bir yapıdan bahsediyoruz. Burada ana aktör küratör ve onun da bağlı olduğu dünya sanat sistemi söz konusu şu an. Sanatçı bu yapıya eklemlenmeye çalışan, burada kendini kabul ettirmeye çalışan bir işçiye dönüşmüş ya da dönüşmek üzere denebilir. İşte gönderilen cvler, iletilen çalışma dosyaları, web siteleri ve bu çevrede kurulan kafa kol ilişkileri. Tüm bunlar küratöryal sistemin bir anlamda gözüne girmek için gösterilen çabalar.  Elbette bir yapıdan söz ediyorsak ve siz oraya girmeye çalışıyorsanız, başvuru yaptığınız yerden olumlu veya olumsuz bir cevap alırsınız. Kimler olumlu cevap alacak peki? Elbette yapıya göre en “işe yarayanlar”. İster istemez buna uyumlanan bir sanatçı tipinin oluşacağını ve yaygınlaşacağını anlamak için çok da zeki olmaya gerek yok. İşte bu sanatçının toplumsal olana mesafesini yitirdiği ve ölümünü yaşadığı andır. Bu sanatçılar ne kadar politik, aykırı şeyler söylüyormuş gibi görünse de aslında var oluşları söylemleriyle birbirine zıttır. Bu noktada tutunan bir sanatçının özgürlüğü tartışmalıdır. Bunu tüm bu çevrenin benzer durumlarda benzer tepkiler vermesinden anlamak mümkündür ve aykırı bir sesi oldukça rahatsız edici bulabilirler.

Fatih Balcı

Şimdi performansa geri dönelim. Biz tüm sanatçıların bu yapı içinden “varmak”  istedikleri ‘bienal’e varmanın yukarda bahsettiğimiz şeyleri kısa devre yaptıran bir yolunu keşfettik. Varlığımızı kendimize yaslayarak yola çıktık ve oraya varmanın başka yolları olabileceğini gösterdik. Tüm bağlantı noktalarını arkada bırakarak kendimiz başka bir bağlantı kurduk üstelik bunu içinde yaşadığımız şehirle de bağladık. Bir sanatçı olarak var olabilmenin bu yapının içinden geçmeyen bir yolundan bahsediyoruz. Sanatçının özgürlüğünün, toplumsal olana mesafeyi korumanın ne kadar gerekli olduğunu, özne durumundan nesneye dönüşmememiz gerektiğini hatırlatma çabası bu. Bu çalışma Bienal’e paralel bir etkinlik falan değil, Bienal’in ortasından geçip giden bir etkinlik.

Ayrıca burada söylememiz gereken çalışmayı gerçekleştirmeyi tasarladığımızda aklımızda olan ve tüm bunlarla bağlanabilecek bir şey daha var. Tuzlu su kavramı eğer İstanbul’un sosya-kültürel meselelerini yansıtan bir tema ise Türkiye’de bir boğazın daha olduğunu ve Çanakkale’nin tuzlu sularının İstanbul Boğazı’yla sürekli karıştığını hatırlatmak isteği de düşüncelerimiz arasındaydı.  İstanbul’un tek başına düşünülemeyeceğinin, aslında hiçbir şeyin yalıtılmış olmadığının, tüm çevresi içinde anlaşılabileceğinin bir hatırlatmasıydı. Sadece Çanakkale’nin tarihi referansı ile söylemiyorum bunları, merkez ve çevre bağlamında da söylüyorum.

Fatih Balcı & Recep Aksu

H.K.: Az önce bienallere ya da büyük sergilere seçilen sanatçılar için ‘yapıya göre en işe yarayanlar’ dediniz ve yeni bir sanatçı tipinden bahsettiniz. Tüm sanatçıları bu şekilde değerlendirmek sakıncalı değil mi?

F.B.: Bu yapısal durumun varlığı kötü sanatçılar üretir demek istemiyorum. Elbette sanatsal yetenekleri yüksek pek çok sanatçı bulunuyor Bienal’de de başka yerlerde de. Demeye çalıştığım sanatçının merkezi bir rolden geriye çekildiği merkeze ise küratörlü bu yapısal durumun geçtiğidir. Kendi bireysel hayatımdan da gözlemlediğim bir gerçek bu. Çok önemli sanatsal yetenekleri olan kişiler de dâhil olmak üzere birçok kişinin çalışmalarının yönlendirildiğini bizzat görmüş biriyim. Yine gördüğüm sanatçıların buna itiraz etmekten çok uyum sağlama eğiliminde olduğudur. Bu elbette bizim kafamızdaki kendine dayanan ve kendinden kalkarak kendi özgünlüğü ve özgürlüğüyle çalışan sanatçı tipolojisiyle uyumlu değil. Soracak olunursa bu reddedilir ama işin gerçeği budur. Soruya vereceğim yanıt hayır sakıncalı değil bunun söylenmesi gerekir.

Recep Aksu

H.K.: Performansa dönersek, yolculuğunuz on gün sürdü. Nasıl bir on gündü?

F.B.: Oldukça ilginç şeyler yaşandığını söyleyebilirim. Yolda sempatiyle karşılandığımızı söyleyebilirim. Genellikle insanlar size bir şeyler ikram etmek istiyorlar. Yolda arabalar, özellikle kamyonlar selam veriyor.  Daha meraklılar size yaklaşıp sorular soruyor. Ben çoğunlukla ne yaptığımızdan bahsetmedim. Bunun nedeni yolun yorgunluğundan dolayı uzun bir anlatıma girişme enerjisini kendimde bulamamam oldu çoğunlukla. Zaten bienal kelimesini insanlar duymamış diyebiliriz. Ama bazı şeyler söyledik elbet. Çoğunlukla bunun yaşadığımız yeri tanımak için yaptığımız sportif bir etkinlik olduğuydu. İnsanlar bisikletle gezen çok kişi gördüklerini ama yürüyerek gezen kişiler olarak ilk bizi gördüklerini söylüyor ve çok şaşırıyorlardı. Genellikle tepkiler “Abi siz deli mi siniz, bunca yol yürünür mü?” oluyordu. Mesela beni çok güldüren bir anekdot. İlk gün Çanakkale’den Lâpseki’ye yürükken bizi yolda gören bir şoför iş yerine uğrayınca beraber çalıştığı eşine yolda iki deli yürüyor demiş. Tesadüf biz de orada çay içmek için mola verdik,  eşi yanımıza gelerek esprili bir şekilde kocam sizin deli olduğunuzu söylemişti gerçekten deli misiniz, diye sordu ve oradan hoş bir sohbet başladı. Yolda eski dostlara uğrama fırsatı da buldum. 20 yıl öncesinden kaybettiğim bir dostumla tekrar buluştum ve yüksek lisans tezimin son üç kopyasından birinin onda olduğunu öğrendim, bu da benim için ayrı bir güzellikti

H.K.: Sanıyorum her gece otelde kalmadınız, bazı geceler dışarda çadırlarınızda  da konakladınız, değil mi?

F.B.: Evet bazen otellerde, bazen pansiyonlarda kaldık; bazen de yanımızda taşıdığımız çadırlarda yattık.

H.K.: Ellerinizdeki sopalar sadece yürüyüşün bir parçası mıydı yoksa başka bir anlamı da var mıydı?

F.B.: Marmara Ereğli’sinde yaşlıca bir teyzemiz yanımıza geldi bizimle sohbet etti. Ne olduğunu anlatmaya çalıştık. Bize bundan çok hoşlandığını bizi elimizdeki sopalardan dolayı eski dervişlere benzettiğini söyledi. Bu benim için ilginç oldu çünkü biz de kendimizi biraz onlara benzetiyorduk. Bu sopaları biraz da bundan yanımıza almıştık. Bu benzerliği kurabilmek için. Bilindiği gibi dervişler çile çekmeyi göze alarak Anadolu’da Hakk’ı anlatmaya çalışan kişilerdir. Ama sopaların aslında oldukça işlevsel olduğunu da söylemek gerekiyor. Meyve toplarken, yürürken verdiği destek dolayısıyla ve korunmanızı sağladığı için. Eski gezginlerin yanlarında hep neden sopa olduğunu anlamak mümkün.  Elbette sopanın kendisine başka anlamlar da yüklenebilirdi bunu da tahmin ettik.

Fatih Balcı & Recep Aksu Bienal'e varış

H.K.: İstanbul Modern ya da Bienal yetkilileriyle ilk ne zaman temasa başladınız?

F.B.: Anlattığım gibi başlangıçta hiçbir temas yoktu. Ama yolda giderken kendilerine mesaj attık oraya doğru geldiğimizi belirttik, çalışmanın içeriğinden bahsettik. İstanbul Modern’e vardığımız ilk gün oradaki sorumlulara geldiğimizi ve yetkililere haber vermelerini istedik. Ertesi günü saat 2’de şişeleri teslim etmek için bir ayarlama yapıldı ve bilindiği gibi teslim ettik. Carolyn Christov-Bakargiev, Bige Örer ve kalabalık bir sanatçı gurubu bizi karşıladı selamlaşıp tanıştıktan sonra çalışmayı anlatan  kısa bir tanıtım konuşması yaptım ve şişeleri teslim ettik. Oldukça olumlu bir hava olduğunu söylemeliyim. Daha sonra şişeleri orada sergileyip sergileyemeyeceklerini sordular bende pozitif cevap verdim. Olay kısaca böyle gerçekleşti.

H.K.: Bir açıklamanızda tuzlu su şişelerinin Bienale kabul edileceğini beklemediğiniz ifade etmişsiniz. Kabul edilmeseydi ne yapacaktınız?

F.B.: Aslında biz oraya varmaya bir gün kalana kadar bu konuyu çok düşünmedik. Daha önce sormuştunuz ama ben burayı atladım, biz çalışmayı gerçekleştirirken aynı zamanda şu soruyu da soruyorduk kendimize: Acaba sanat söz konusuysa varılması gereken böyle bir yer olabilir mi yoksa yolda olmanın kendisi mi daha anlamlıdır? Yani sanatçı olmak demek bir hâl, tutum ve davranış mıdır yoksa bu tür bir yere varmak mıdır? O yüzden biz yolda olmayı, yolda olmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimlemek istiyorduk. Bu yolda olma hâlini ayrıca uzun konuşmak gerekir. İşte bunlardan dolayı bu sorduğunuz soru çok aklımızda değildi. Oraya kadar varmak bizim için daha önemliydi. Ama yaklaşınca elbet bu soru ortaya çıktı. Son gece sevgili Ali Şimşek bu soruyu bana sormuştu. Eğer teslim almazlarsa ne yapacaksın, ayrı bir performans yapacak mısın? Bir süre düşündüm ve aklıma şu cevap geldi: Yandaki cami avlusuna bırakıp kaçarız.

H.K.: Son cümlelerinize istinaden sormak istiyorum, sanatçı olmak demek bir hâl, tutum ve davranış mı? Yoksa bir yere varmak mıdır?

F.B.: Elbette tüm sanatçılar tanınmak, bilinmek ve kendisine değer verildiğini görmek ister. Ama bu istek çalışmalarına doğrudan yansırsa üretimleri sanatsal niteliğin uzağına sıklıkla düşer. Sanatçı söyleyecek sözü, derdi olan biridir bunu ifade etmeye çalışır. Yani sanat eseri bir uğraşıdır sanırım değil mi?  Sanatçı da bu uğraşı veren kişi. Öyleyse asıl gövdeyi sanatçı olma hâli, tutum ve davranışlar oluşturuyor ve buradan bir sonuca varılırsa varılıyor.

Share Button

Yorumlara kapalıdır