Şafak Güneş Gökduman: Sennur Sezer ile Kirlenmiş Kâğıtlar Üzerine

Share Button

Sennur Sezer                   

Ben şiiri ve belki de edebiyatı önemsemeyen bir çağı çizmek istedim. Özellikle “trenleri” bile tanımadan göçüp giden kalabalıkları anlatan edebiyatı küçümseyenleri.

Şafak Güneş Gökduman: “Kirlenmişlik” insanın belki de en büyük korkusu. Özellikle de kadın söz konusu olunca Toplumun kadına doğrulttuğu bir sileli kirlenmişlik; hayatı tanımasını engelleyen yaşamdan soyutlayan, kimliğinden uzaklaştırıp yok eden…

“Kadınlar ki, yoklukları fark edilir olsa olsa… Payları karıncalar kadar hayatta. Göçerler, trenleri tanımadan” derken siz de buna vurgu yapıyor gibisiniz kitabınızla aynı adı taşıyan “Kirlenmiş Kâğıtlar” adlı şiirde.

Neden ‘kirlenmişlik!’… Kâğıtlının kirlendikçe anlam ka sındığı da geliyor insanın aklına…

Sennur Sezer: Önce yorumlarınız için teşekkür ederim. Bence şiir, okuru tarafından yorumlandığnda, bir bakıma yeniden üretildiğinde, yaşamaya başlar. Siz kirlenme kavramı üstüne getirdiğiniz bakış açısıyla, bu bakış açısını bana sorularla yönelttiğinizde hem kitabıma bir yaşama yolu açtınız, he, beni düşünmeye zorladınız. Şiirlerim için kuramsal açkılamalar yapmaya pek alışık değilim. Ama sorunuz, ilk dikkat çeken şiirlerimin “kırmızı fenerli evler”deki kadınlarla ilgili olduğunu anımsattı bana. Onların da insan olduğunu savunan ya da savunmaya çalışan şiirlerdi. 1964’te yayımlanan Gecekondu’da onlardan ikisi yer alıyor: x+1. x+2.. “Tay çoşkunluğu alabildiğine/ damarlarında senin/ ekmeğe satılık şu kadınlar/ sevişebilecek misin” ya da “Siz o kadınlarla kucak kucağaydınız/ Çığlık çığlıktı yüzleri/ Gözleriniz mi kamaşmıştı ne/ bakamadınız// Onların da evleri vardı/ Küçük ılık bırakılmış/ Düşündüklerinde duymazdı etleri ellerinizi Umursamadınız” dizeleriyle örneklenebilecek bu tür şiirlerde de iki yan vardı: o kadınlar ve onlardan yararlananlar. Bu yanların sınıfsal bir kimlik kazanması kuşkusuz daha sonra.

Simdi yeniden o şiirlere, örneğin Zenci’ye, baktığımda, kirletilmek kavramının, emekçi sınıfın kadınlarına yönelik olduğunu görüyorum. “Güzeller, seçkinler kıyısı”nın kadınları, pek kirletilemiyorlar.

Yine de kadınlar ve erkekler ikilemi var, yalnız toplumumuzda değil; dünyada. Kadının kirlenmesi cinselliğine yö­nelik bir kavram. Saldırılarla kirletilmesi de. Ve kirlendiğinde neredeyse temizlenmesi olanaksız. Savaşlarda, tutuklandı­ğında böylesi aşağılanmalarla yaşama hakkından yoksun bırakılmaya çalışılıyor. Kâğıtların kirlenmesine geçelim kısa­dan. Kâğıt, yazıyla, resimle anlam kazanıyor. Ama o resim ya da yazıyı değerli sayanlar için.

O yazıyı sökemeyenler için, resmi anlamayanlar için, kâ­ğıt kirlenmiş, karalanmıştır. Bu kirlenme duvarın kirlenmesine benzemez. Duvarın boyası, badanası, yenilenir. Kâğıt çöpü boylar. Yeniden kâğıt yapılsa bile üstüne yazılanlar yok olur. Ben şiiri ve belki de edebiyatı önemsemeyen bir çağı çizmek işlemiştim. Özellikle “trenleri” bile tanımadan göçüp giden kalabalıkları anlatan edebiyatı küçümseyenleri Kadınlar parantezini siz açtınız. Sağolun.

 Kirlenmiş Kağıtlar, Sennur Sezer

Ş.G.G.: İnsan Yüzleri (Ağustos 91-Varlık) başlıklı yazınızda söyle demiştiniz: “Aşk erkek yüreğinin dayanabileceği bir duygu olmalı ki, ünlü aşkların hep erkeği konuştu. Kadınlar ancak ‘Aman Kerem beni rüsva eyleme. ’ feryadıyla anıldılar “Hergele Şiirlerde ise “Yanılıyorsunuz şair” dizeleriyle bir çıkış yapıyorsunuz. Bu çıkışta aşkı erkeğin ağzından anlatan şairlere meydan okur gibisiniz.

S.S.: Yalnız aşkın değil, dünyanın, yaşamın, doğanın erkeğin bakış açısından anlatıldığı bir ortamı yaşıyoruz. Tüm dünya, bu arada sanat ve edebiyat insanın tek türü olan erkek için var sanki. Kadınlar da oğullar doğurup erkek soyunun sürmesi için. Ya da erkeğin yüce duygularını yansıtan bir ayna olarak.

Kadının varlığını kadınlar bir başka biçimde de söylemeliler. Hiç tanınmadıklarını da kanıtlamalılar artık. Erkeğin kaburgasından yaratılan kadın söylencesi bile irdelenmeli. Erkek kendi gövdesinin bir parçasının hangi benzer hane benzemez yanları olduğunu tartışmalı ve kabullenmeli. Bağımsız yaratılan ve başkaldırıcılığından dolayı yok edilen ya da bir şeytana dönüşen ilk kadın söylencesi unutulsa, unutturulsa bile… Sahi Adem’in bu ilk eşinin adını anımsayan var mı? Ben anımsatayım: Lilith.

Ş.G.G.: “Kirlenmiş Kâğıtlar”da sokağın, sokağın ve insanın şiirini yazıyorsunuz. Işıltılı vitrinleri, tel örgüleri, parkları, öteberi, kalabalık ve gürültülü sokaklarıyla insanı bir anafor gibi içine çeken kent yaşamında varolma savaşı veren kişi kendini terk edilmişlik, yalnızlık ve çaresizlik gibi duyguların oltasında buluyor.

Bu noktada, anılarla beraber şiirinizde önemli bir yer tutan çocukluk ve gençlik yıllarına duyulan özlem düşüyor satır aralarına…

S.S.: İnsanın üretebildiği kadarla değil tüketebildiği kadarla değer kazandığı, var olduğu bir çağı yaşıyoruz. Ürettiğine ve kendine yabancılaşmış, daha doğrusu yabancılaştırılmışın kişinin kendini çaresiz duyumsaması doğal. Bu çaresizlik bayram günü bayram yerinin şenliğine katılamayan bir çocuğun çaresizliği belki. Sahi artık bayram yerleri de yok. Bu bir özlem mi? Hayır. Bizim çocukluğumuz ve ilk gençliğimiz öylesine kötü bir döneme denk geldi ki. Özlediğimiz belki o yaşların gövde sağlamlığıdır ya da bilinçsizlikten gelen küçük mutluluklar. Belki de bir ömrün bitmekte olduğunun telaşı… Satır aralarına sızan bunlar mı acaba?.. (Satır aralarının okur için en özgür alan olduğunu biliyorum. Bir ayna gibi okurun duygularını yansıttığını da.)

Ş.G.G.: “Eksik sözcüklerle yazılıyor şiir. Eksik duygularla.” Peki okur ne kadarını tamamlayabilir bu eksikliğin?

S.S.: – Şiir yayımlandıktan sonra, okurun yorumuna, yeniden üretimine açık bir kimlik kazanır. Bu yeniden üretimine açık bir kimlik kazanır. Bu yeniden üretimi kolaylaştıracak gevşek bir doku, eksiltilmiş, yutkunulmuş sözcükler doğaldır. Okurun şiirin ana planına sızması, onu tamamlayıp yeniden, kimi zaman ozanın hiç düşünmediği biçimde tasarlanması daha çok bu eksiltilen sözcükler, silinen dizelerle gerçekleşir. Benim acısını duyduğum, içi boşaltılmış, aksak sözcük ve kavramlar. Sözcüklerin ayrıntılarına, aralarındaki anlam farklılıklarına dikkat edilmemesi. İç güdülerle duyguların karıştırılması… “Bunları nasıl tamamlar okur? Ne kadarını?..” Bu sorunun yanıtı her zaman olumlu değil. Kimi zaman gazetelerden, ekranlardan tanıdığı bir ozanın dizelerini, söyleşilerle, düşlerle tamamlıyor. Kimi zaman da, bilmece çözmekle şiir okumanın aynı şey olduğunu sanıp alışık olduğu bilmecelere yöneliyor.

Şiir okumak da, şiir yazmak gibi bir teknik bilgi gerektirir mi sorusuyla karşı karşıyayız. Elbet bir ozanın bir başka ozanı okumasıyla, okurun sevdiği bir ozanı okuması farklıdır. Ozan, sevdiği bir başka ozanı hem okur olarak hem zenaatçi gözüyle okur. Bu tamamlamayı ya da eksikleri görmeyi kolaylaştırır. Okur ise sezgileri ve deneyleriyle tamamlanan şiiri. Kimi zaman da yeteneğiyle. Bu konuda eleştirmenin ve ozanın söyleşilerinin yönergelerine uymayan kuşkusuz iyi okurdur. Her ozana böyle bir okur gerekir.

Okuru bastan çıkaracak, şiirden alıkoyacak nedenler arasında şiirin yöneldiği yeni eğilimler olmamalı. Şiirin donanım eksikliği de. Kimi zaman bu eksiklik, bir surdan daha kesin kapatabilir şiiri okura çünkü.

Ş.G.G.: “Yüreğim kıskanacağım şiirler istiyor” diyorsunuz bir şiirinizde. Bir özeleştiri havası da seziliyor, ama daha çok şiir ortamına bir gönderme yapıyorsunuz sanki. Yanılıyor muyum?

S.S.: Hayır yanılmıyorsunuz. Ozanlar, kendi kendileriyle yarışıyor gerçi. Ama öteki kulvardaki ozanları da gözden kaçırmazlar. Hızın düşüşü onların hızını da etkiler. Sözcüklerin derinliği yitiği, şiirin yapısının boş bir duvar ya da sur biçimini aldığını sandığım bir dönemdeyim. Surun çevrelediği alan bir bozkır da değil çöl de. Taşların yontulmasının inceliği üstüne ne güzel bildiriler sunuluyor oysa.

Bir özeleştiri burada gerekli. Ben otobüs yolcusuyum. Ozanlarımızın çoğu ise köpeklerini gezdirmeye bile özel arabalarıyla çıkan reklam kişisi kimliğindeler. İrkilmem bundandır belki. Kıskanmak, benim bir özelliğimdir. Kıskanabildiğim şiirleri beğenirim, severim. Uykularım kaçar ama överim. Bu eskiden edebiyat ortamının da özelliğiydi. Şimdi ancak kıskanılmaya değmez şiirleri gözden kaçırmıyor gibiyiz.

Not: Bu yazı Varlık Dergisi Kitap Eki’nde Sayı:92, Sayfa:2-3 Ocak 2000 tarihinde yayımlanmıştır.

Share Button
Şafak GÜNEŞ GÖKDUMAN

Hakkında Şafak GÜNEŞ GÖKDUMAN

2000- İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 2001-2002- İstanbul Teknik Üniversitesinde İnkılap Dil Enstitüsü’nde bir yıl İngilizce Hazırlık okudu.(Sanat Tarihi YL) 2005- İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ABD. Yüksek Lisansını tamamladı. Ocak 2017 “1980 Sonrası Türk Romanında Üstkurmaca” başlıklı teziyle İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Doktora programından mezun oldu.Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde Türk Sanatında doktora çalışmalarına devam etmektedir. 1998 yılından itibaren Varlık, Virgül, E, Hürriyet Gösteri, Sanat Antika Koleksiyon ve rh+ artmagazine gibi dergilerde sanat ve edebiyat üzerine makale ve röportajları yayımlanan Şafak Güneş (Gökduman), Kasım 2013’ten beri KolajART’ın Yayın Yönetmenliğine devam etmektedir. Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul’u adlı incelemesi İBB. Kültür A. Ş. tarafından yayımlanmıştır.

Yorumlara kapalıdır