Sabahattin Şen: Sanatı Yaşatan İnsan (Selahattin Taran)

Share Button

PICT6060

Görsel Sanatlar açısından ülkemizin geldiği yer hiç de iç açıcı bir noktada değil. Bunca eğitim, bunca öğretim, bunca koşturmaca, bunca çaba, bunca uğraş, bunca cebelleşme ülkemizde sanatı bodur ve verimsiz bir ağaç olmaktan öteye götürmedi. Ülkemiz hiçbir zaman bulunduğu çağların sanatını ne yaşadı ne de özümseyebildi. Sekter ve yaratıcılıktan uzak bir anlayış aldı başını, bugünlere geldi. Bir zamanlar ilerleme ve sanatı yaşama umudumuz varken günümüzdeki konumumuza bakıldığında onca yılların boşa gittiği açıkça görülmekte; görmemekte direnenler direnmeyi sürdürmekte… Sanatta hiçbir zaman çağdaşlığın içinde yaşanmadı, yaşamadık. Geri kalmış bir ülke olmanın geriliği daha aşağılara çekildi, sanatta yıkımlar yaşamaktan başka bir şey elde edemedik. Sanatı, kendi bağnazlığımıza indirgeyerek sanatı yaşamayı engelledik. Yapay bir sanat dünyası yarattık. Gerçek güller yetiştirmek yerine naylondan yapılmış lavanta kokulu güller ürettik.

Ülkemizde, sanat da içinde olmak üzere birçok alanda yapılanlar ve yapılması gerekenler yok olmanın yıkımı içine sürüklenmiş durumda. Sanatta çok başarı elde edebilecek bir anlayış ve inançla yola çıkmış insanlardık. Kendimize olan güvenimiz yerindeydi. Başaracağımızdan kuşkumuz yoktu; zamana gereksinimimizin olduğunu biliyorduk. Bu zamanı, bizi aldatanların, içtenlikten uzak, tekelci anlayıştaki çetelerin kullandığının ayırımına varmadık. Sanat diye ülkede sanatsızlığı yerleştirerek sanat ortamını ele geçirmek isteyenlerin kendilerini bu süre içinde güçlendirmeye çalıştıklarını, kötü niyetlerini algılayamadık. Kendi kendilerine büyüklük taslayan yeteneksizlerin elinde sanatı yaşayamadığımızı, yaşamamıza engel olunduğunu da anlayamadık. Evrensellik ve çağdaşlığı yaygınlaştıracağımıza bir avuç tekelci çetenin elinde oyuncak olduk. Sanatın ustaları diye bize yutturulanları sanatçı sanıp usta diye bağrımıza bastık. Sanat nefesimiz kesildi, boğulduk; ayırımına varamadık. Günümüz koşullarında da sanatın yokluğunu duyumsayacak yoğun bir kitle de oluşturamadık. Sanata karşı işlenen suçlara karşı çıkacak bir toplum gücünün oluşturulmasından çok uzaklarda bırakıldık. Yaşamın diğer alanlarına da baktığımızda ne hukuk, ne yasalar, ne bilim, ne felsefe, ne insanlık… Doğruluk, mertlik yaşamı da zıvanadan çıktı. Sanat konusundaysa toplumun ve insanlığın toptan çöküşüne tanık oluyoruz. Zamanında sağlanan olanaklar, topluma sağlıklı biçimde ulaştırılmadı. Onun yerine halk sanatı daha kolay anlasın diye sanatın alt basamaklarından örnekler sunularak çağdaş sanat diye yutturuldu. Günümüzde duruma bakıldığında çok büyük bir zaman yitimi olduğu anlaşıldı. Anlaşıldı, diyorum; anlaşıldığı konusunda kuşkuluyum. Belirlediğimiz geri bir odaktan öteye gidemeyip tekelciliğin altında inleyen bir sanat yapısıyla dünya sanatının bile bile gerisinde bırakıldık; sanatsızlık yaşadık.

 Bedri Rahmi Eyüpoğlu

İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun sanatın yaşanmasında gösterdiği içtenlikli çabalar ne yazık ki cılız kaldı. Halkın elindeki süslemeleri, halıları, kilimleri, heybeleri, eşarpları, yastık ve yorgan yüzlerini, yemeni baskılarını, örgülerini ve işlemelerini öne çıkararak çağdaşlıkla bağdaştırmak istemesi başarılması çok zor olan bir girişimdi. Sanatsal duyarlılık bir yana bırakılarak zorla duygu aşılar gibi benimsetmeye zorlamak güdümlemeye dönüştü. Halka ve topluma kendi diliyle oluşturduğu görsel değerlerle gitmenin sanatın anlaşılmasını kolaylaştıracağı düşünülmüş olabilir. Sanat anlamında daha çok kendi ülkemizde kendi değerlerimizden evrensel bir dile ulaşılmak istenmiş olabilir. Ülkemizin sanata ve sanattaki çağdaşlığa böylece daha yakınlaşacağı düşünülebilir, elbette. Düşünce olarak bir sanatçının bunu ele alması sanat ve sanatçı açısından sorun yaratmazdı. Bunu yaygın biçimde sanat uğraşı verenlere benimsetmeye kalkmak sanatın özüne ve özgünlüğüne aykırıydı.  Ne çıkarsa bahtına gibi bir durum, bir anlamda sanatla kumar oynamaya benzer. Bu nedenle ne denli içten olursak olalım sanat duyarlılığının kişisel bir özgün yapıyla iç içe olması nedeniyle başarısızlık kaçınılmazdı. Genel bir parçanın genele yönelik bir özle bağdaştırılmak istenmesi kişisel yaratıcılığı engeller. Bedri Rahmi’nin çabasındaki sanatı yaşama ve yaşatma istemi böylece başarıya ulaşmadı. Yetiştirdiği öğrencilerle başarılı bir öğreticimiz olarak bilinen Bedri Rahmi’nin kurgulamı, ulusal bir dil oluşturmaya yönelik çabaları, istenileni vermedi. Bu zaman içerisinde sanat çok verimli bir biçimde yaşanacakken yaşanmamış oldu. Çağdaş sanatın sorunlarından da uzak kalındı.

Hem ülkemizin sanatını yaşatan hem de sanatı evrensel değerler düzeyinde öğreten özgün tek bir insanımız vardı. Bedri Rahmi döneminde yaşamış ve sanat eğiticiliği yapmış gerçekten güzel bir insanımızdı. Böylesine üstün ve çok çalışkan özellikleri olan bu insanımız, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde görev yapanlarca kıskanılan ve onlar tarafından da yakından tanınan bir sanat insanıydı. Ülkemiz onu her nedense pek tanımıyor. Yaşamında hiç kimseden hiçbir şey istemeyen, hiç kimseden beklentisi olmayan, kendi yağında kavrulan, hiç kimseyle çıkara dayalı yakınlaşmayan, bildiklerini sürekli veren ve aktaran gerçek bir Atatürkçü idealistti. İlkeli, doğrulardan yana olan, bencil olmayan, iyiyi öven, kötüyü ödün vermeden yeren nitelikli bu insan Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki tekelci, ilkesiz, bencil olan kadroyla ters düşmekteydi. Akademi kendi içinde birbirini yiyen, sanat tutarsızlığı içinde olanlarla doluydu. Herkes kendi çıkarları doğrultusunda çaba gösteriyordu. Akademinin adı kullanılarak olmayan sanatlarıyla Türkiye’de sanat adına bir yere ulaşmak istiyorlardı. Sanatın yaşanmadığı yerde sanat varmış oyunlarıyla ülkemizde sanatın yaşanmasına engel bir kadroydu. Öğrenciler yanlış onurla yüklenerek sanatı öğrendiklerini sanıyorlardı. Oysa sanatın yaşanmadığı bir yerde sanatın oluşma olanağı olmaz. Bugüne dek de olmadı. Sanatı yaşatan diye nitelediğim bu güzel insanın üstün derecedeki sanat öğreticiliği Akademi kadrosunca itici olmasına neden olmuştur. Onun yetiştirdiği öğrencilerin önüne diğer sanat okullarında da engeller çıkarılmaktaydı. Çünkü bu öğrenciler bu güzel insanın yanında sanatı öğrenerek sanatı da yaşarlardı. İçten olmayan, ilkesiz öğreticilere karşı çıkmayı sanat adına bir görev bilirlerdi. Böylesi özgünlükten ve çağdaş sanattan yana olan bilgiç gençleri sanatı yaşatamayanlar yanlarında, yakınlarında elbette istemezlerdi.

Selahattin Hüsnü Taran 1964 Sema Bilgin resim sergileri

Nitelikli, öğreticiliğinde sanatı yaşatan bu güzel insanın adı: Selahattin Taran’dır.

Ünlü reklamcımız Ali Taran’ın babası…

Bugüne dek adının işitilip bilinmemesi hiç şaşırtıcı değil. Bu güzel insanı en iyi biçimde tanıtarak ülkemizin değerli sanat insanının değerinin bilinmesini sağlayacak oğlu Ali Taran’dı. Gerçek anlamda babasının değerini bilip bilmediğini bilemiyorum. Bende bilmediği kanısı uyandı… Oysa Ali Taran’ı yaratan Babası Selahattin Taran’dır. Ali için ne denli çırpındığına tanık olanlardan biriyim. Yaptığımız her işte sözleri bizim kulaklarımızda nasıl çınlıyorsa, Ali’nin de çınlıyordur. Başarısındaki etkisinin çok büyük olduğunu Ali’nin bilip bilmediğini bilemiyorum. Umarım biliyordur… Gerçek anlamda bizlerde oluşan bilinçaltı olgusunun ortaya koyduğu olumlu sonuçların insanıdır, Selahattin Hüsnü Taran. Her yanlışta onun sesi çınlar kulaklarımızda. İlkeleri ve ödün vermezliği nedeniyle birçok engellerle karşılaşmıştır. Ödün vermemiştir ve öğrencileri de sanattan ödün vermeyen insanlar olmuşlardır.

Bitirmiş olduğu Gazi Eğitim Enstitüsü’de genç yaşta öğretim üyesi olarak çalışıyorken oradaki öğreticilerle anlaşamayarak kendi isteğiyle ayrılıp orta dereceli okullarda ve Köy Enstitülerinin kuruculuğunda görev almıştır. Ülkenin sanatta yücelmesi için çok büyük zorluklara katlanıp büyük özverilerde bulunmuştur. O yıllarda böyle bir olanağı bırakıp ayrılacak babayiğit yoktur. O, okulda çöreklenmek yerine kendi ilkeleri uğruna Anadolu’yu dolaşan, öğreten bir insan oldu. 1963 yılında İstanbul İlköğretmen Okulu Resim Semineri’ne geldiğimde Selahattin Taran resim öğretmenimdi. Kendisi de üç yıl önce Kepirtepe İlköğretmen Okulu’ndan İstanbul’a atanmış. Kepirtepe’de öğrencilerinin bugüne dek unutamadığı bir resim öğretmeniydi. Tatlı sert ve çağdaş sanatı bilen, öğreten genç bir eğitimciydi. Bizleri topluca güzel filmlere götüren oydu. Bu filmlerden biri “Batı Yakasının Hikâyesi” adlı filmdir. Tiyatrolara taşımıştır bizleri.  Tolstoy’dan, Dostoyevski’den romanlar okumamızı sağlamıştır. Panait Israti adlı yazarı ve kitaplarını onunla tanıdık. Erich Maria Romerque’tan kitapları okumamıza onun yol göstericiliği neden olmuştur. Okulumuzda müzik bölümü de vardı. Bölümün olanaklarından yararlanıp batı klasik müziği sevdiren de Selahattin Taran’dır. Salt resim değil, sanatın her alanında sanatla iç içe olup sanatı yaşamamıza olağanüstü bir katkısı olmuştur. Onun çağdaş sanat ve öğretmenlikteki gücünün ne olduğunu anlamakta gecikmedik. Sanata bakıştaki tutarlılığı ve gücü bizlere sanatı yaşatmaya yetmişti.

Kepirtepe Köy Enstitüsü

Ülkemizdeki sanat kitapları ve yayınlarından da uzak durmazdık. Her yeniliği bizlere ulaştırırdı. Sanat dergilerine abone olmamızı sağlardı. Sahaflara düşmüş olan “Batı Resminde Gerçek Duygusu” adlı kitabın ederi bir liraydı. Hepsini satın aldırdı ve tüm öğrencilerin bu kitabı edinmesini sağladı. Birer lira o zaman için kolay ödeyeceğimiz bir ederdi. Kendisi Avrupa ve Amerika’daki sanat dergilerine aboneydi. Bizleri çağdaş sanatla güncel olarak buluştururdu. Sanatı ve sanat dünyasını bu olanaklar çerçevesinde yaşıyorduk. Sanatta kendimizi bulacak gücümüzün olup olmadığını bilmesek de sanatın içindeydik. Öğrenim süremiz ve diğer derslerin baskısı düşünülecek olursa önümüzde uzun bir zaman olduğu gerçeği de duruyordu. Olanaklar kısıtlı olsa da sanatla yaşamın ne olduğunu, ne olması gerektiğini öğreniyorduk.

Gülsüm Cengiz

Ülkemizin tanınmış yazarlarından, çok sayıda şiir kitapları olan Gülsüm Cengiz’in 30 Kasım 2012 yılında Taran’a ilişkin Evrensel Gazetesi’nde yazdığı yazıyı buraya koyuyorum. Gülsüm Cengiz’le aynı dönemde İstanbul İlköğretmen Okulu’nda birlikte okuduk. Sınıflarımız ayrıydı. Gülsüm seminer sınıfında değildi.  Selahattin Taran onların da haftadaki az sayıda olan resim derslerine girerdi. Özellikle bu sınıflar üzerindeki olumlu etkisi açısından Gülsüm Cengiz’in değerlendirmesi çok önemli. Evrensel Gazetesi’nde yayımlanan bu yazıyı aktarıyorum:

 

“Selahattin Taran, İstanbul İlköğretmen Okulu’ndan resim öğretmenimdi. Tıpkı iş öğretmenimiz Hidayet Gülen, Çocuk Edebiyatı öğretmenimiz Enver Naci Gökşen gibi… Üstelik yalnız öğretmen değil, kimin için sanat yaptığını bilen bir ressamdı. Yapıtlarıyla 17 kişisel sergi gerçekleştirmişti. 1918-1986 yılları arasında onurlu ve anlamlı bir yaşam süren Selahattin Taran, 1942’de Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş bölümünü bitirdi. Kepirtepe Köy Enstitüsü’nün kurucu öğretmenleri arasında yer aldı. 1957- 1958 yılları arasında bir süre İlköğretim resim müfettişliği yaptıktan sonra, 1958’de Gazi Eğitim Enstitüsü öğretmenliğine getirildi. 1960’da İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri öğretmenliğine atandı. İstanbul İlköğretmen Okulu’nda resim öğretmeni olarak çalıştı.

             Tanıdığım ilk günden onun farklı bir eğitimci olduğunu anlamıştım. Bize resim yapmayı öğretirken, bir yandan da hayata bakmayı, baktığımız yeri görmeyi; yaşamı sorgulamayı ve haksızlıklara karşı suskun kalmamamız gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Bir gün sınıfa girer girmez bizimle öfkeli bir sesle konuşmaya başladı. O sabah kahvaltıda yatılı öğrencilere verilen gravyer peynirler kurtlu çıkmıştı ve hiçbirimiz yememiştik; ama başkaca da bir şey yapmamıştık. Buna karşı çıkmadığımız için bize öfkeliydi. Ders boyunca, haksızlıklar karşısında suskun kalmanın yanlışlığını ve gençlerin sorumlulukları olduğunu anlattı. Ne yapmamız gerektiğini sorduğumuzdaysa; “Onu da siz bulacaksınız!” dedi. O akşam hep birlikte konuyu tartışmış ve kendi çapımızda küçük bir eylem gerçekleştirmiştik. Bu küçük, çocukça eylemimizin bile etkisi büyük olmuştu. En önemlisi de birleşmenin gücünü ve kendimize güvenmeyi öğrenmiştik.
Selahattin Taran öğretmenimizle resim dersleri gerçek yaşam dersleri oldu hep. Hepimiz yoksul halk çocuklarıydık. Yağlı boya alacak paramız yoktu. Bize toz boyadan yağlı boya yapmayı öğretti. Kendi yaptığımız boyalarla resim yaparken; duygu ve düşüncelerimizi renklerle, şekillerle ifade etmeyi de öğrendik. Ne var ki o dönemde halktan yana bir aydın, devrimci bir eğitimci olduğu için ne bedeller ödediğini bilmiyorduk. Yıllar sonra bunu bir şiirin dizelerinden öğrendim. Mehmet Başaran, Sis Dağının Başında Borana Bak Borana adlı  kitabındaki Okunsun Diye Tarihi Elin şiirinde, Kepirtepe’de birlikte çalıştığı Selahattin Taran’ı ve onun sürgünlerle geçen yaşamını anlatmıştı.

 

“Hep Kepirtepe’den baktı yaşama


Resim öğretmeni Selahattin


Terin alnını süslediği yerden


Karşı çıktı öldüren kuraklığa


Nisan yağmuruyla renklerin


El’di, gördü en okunaklı  tarih


Kesilen tuğlada, dikilen fidanda


Tarihini okudu elin



Kepirtepe’yi de götürdü firavunlara inat


Gittiği her yere, sürgün tadında;


Sıcak soluğunu işlenmiş toprağın


Tarih ki, düşünen el’iydi insanın;


Geziniyordu dünyanın sırtında dostça


Huyunu öğretti taşı oyan köklerin,


İlk ateşi yakar gibi derslikte


Okunsun diye tarihi elin”



Selahattin Taran’ın yetiştirdiği öğrencilerinin kimi sürdürdü öğretmenliği; kimi müzikte yoğunlaştı, kimi yazın sanatında, kimi resim dalında ürünler verdi. Ülkemizin tanınmış sanatçıları ve sanat eğitimcileri olan öğrencileri onu unutmadılar; ilkini 2005’te gerçekleştirdikleri sergiyi yinelediler.“Selahattin Taran’a Vefa Borcu Sergisi-2”, 30 Kasım’da Ataköy Yunus Emre Kültür Merkezi’nde açıldı. 7 Aralık tarihine dek sürecek sergiyi düzenleyen ve tablolarıyla katılan Habib Aydoğdu, Gülsün Erbil, Hatice Gülmez, Sebahat Hasırcıoğlu, Hilmi Özbay, Hasan Pekmezci, Şükran Pekmezci, Zeki Şahin, Sabahattin Şen’e bu değerbilirlikleri nedeniyle yürekten teşekkür ediyorum…”

 selahattin hüsnü taran

Ülkemizde sanat ve sanat eğiticiliği açısından büyük bir etki yaratan insandır Selahattin Taran. Sanat eğitiminde herkesin başarılı olma kuralı yoktur. Kimi başarır kimi başaramaz. Başarsınlar ya da başaramasınlar Selahattin Taran’ın öğrencileri sanatı yaşamıştır; o öğrencilerine sanatı yaşatmıştır.  Onun öğrencisi olmak gerçek anlamda niteliktir. Henüz sanata adım atmaya çalışan seminer öğrencileri olarak Taran’dan öğrendiğimiz ilk sanat ilkesi, özgünlüktür. Başlangıçta hoşlandığımız dünya sanatçılarını iyi incelememizi, duygularımızın neye eğilimli olduğunu anlamaya çalışmamızı isterdi. Bir anlamda kendi özgün duygularımızı irdeleyip yaratıcılıkla olan bağlarımızın sanatsal bir güce erişmesi açısından önemliydi.  Hiç kimseye öykünmemek koşulunu önümüze koyarak özgünlük olmadan sanatın olamayacağı gerçeğini çok sık vurgulamıştır.  Bir anlamda bizlere sanatın olmazsa olmazlarının gerçeklerini şırınga etmiştir. Batı’ya öykünmek değil, çağdaş Batı sanatı anlayışının çizgisinde kendimize çağdaş bir biçem bulmamız konusunda uyarılarda bulunurdu. Böylece kendi kendimize sanatın gerçekliğinin içine dalmaya çalışarak sanatı yaşardık. Ülkemizdeki öykünmecilik konusuna dikkatimizi çeker içinde bulunduğumuz açmazları açıklayarak erimimizi ve gözlerimizi Batı’ya doğru yönlendirirdi. Hiçbir öğrencinin çalışması bir başkasınınkine benzemezdi. Öyle ya da böyle herkes sanatın özünü anlayıp yaşamaya çalışarak başkalarından ayrı bir biçem arayışına girerdi. Kendi çalışmaları da gerçekten özgün ve çağdaş anlayışın biçemleri arasında yerini bulurdu. Sanatta evrensel, çağdaş ve özgün bir yere varmamız için elinden gelen hiçbir şeyi esirgemezdi. Kendi çalışmalarının etkisinde kalarak ona benzer çalışmalar yapmamamız için çalışmalarından ve resimlerinden hiçbir zaman örnekler göstermemiştir. Neredeyse nasıl çalışmalar yaptığını bilmezdik. Özgünlüğümüze en küçük bir engel olmasın diye düzeltmek ereğiyle ne desenlerimize bir çizgi ne de resimlerimize tek bir fırça vurmamıştır. Her şeyi kendimiz araştırıp kendimiz bularak karar vermeliydik. Özellikle birbirimizin çalışmalarını eleştirmemize olanak vererek bunun önemini kavratmıştır. Öğrendiklerimizle birbirimizi uyaran gözler olmuştuk. Böylece sanattaki özgün kişiliğin yerleşmesini sağlamıştır. Bizler onun çalışmalarını bu nedenle pek bilmezdik. Kendisine öykünmemizden çekinirdi. Kazara böyle bir yola girsek nasıl kızacağını da bilirdik. Ona da başkasına da öykünmenin yolları kapalıydı. Herkes sanatı yaşayarak bir yerlere ulaşmalıydı. Bol bol eskiz çalışmaları vererek araştırmacılığımızın güçlenmesine yardımcı olurdu.

İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü

Sanat denilince Taran’ın tutumu bellidir. Sanattan ve kendi ilkelerinden hiç ödün vermezdi. Şöyle bir anımı anlatarak anlaşılmayı kolaylaştıracağımı düşünüyorum: İstanbul İlköğretmen Okulu’nda üç yıl öğrencisi oldum. İstanbul Eğitim Enstitüsü’ne girmek istediğim yıldan iki yıl önce bu okula atanmıştı. Kendisini buldum ve okula giriş konusunda konuştum. Bana: “Öğretmen okulunda resme çok çalışan bir öğrenci değildin. Az çalışanlar arasında olduğunu da söyleyebilirim. Bu nedenle son yıllarda ne yaptığını da bilmiyorum. Başarıp başarmamak sana bağlı. Benden hiçbir şey bekleme. Çünkü ben buraya benim öğrencim diye alınan birinin başarılı çalışmalar yapan biri olmasını isterim. Kendime çalışmayan, yeteneksiz birini okula aldırttı dedirtmem. Kendine güveniyorsan sınavlara gir. Öğretmen okulundaki gibi olacaksan hiç girme! Bana başarılı olmak için çalışacak kişiler gerek. Kendin düşün taşın ve karar ver. Ben yokum…” dedi. Ben de kendisinden böyle bir yardımı kesinlikle beklemediğimi, benim ilkelerime de uymadığını, kendisinin yardım etme düşüncesi olsa da bunu geri çevireceğimi, başaracaksam kendi başıma başarmam gerektiğini belirttim. Çok sevindi. “O zaman gir ve dene… Çalışmaların varsa getir göreyim ve en azından eksiklerini söyleyebilirim. Ben de böyle yardımcı olurum…” diyerek bana destek oldu.

Ben sınavı birincilikle kazanınca çok şaşırdı, çok sevindi. “Bu kadarını beklemiyordum. Beni mutlu ettin. Senden çok çalışmanı bekliyorum…” dedi. Ben de çok çalışacağımı ama öğretmen okulunda ne yazık ki diğer derslerde de başarı olmak gerektiğini ayrıca bu okula girmek için test sınavını da başarmak zorunda olduğumu, bu nedenle resim konusuna istenilen zamanı ayıramadığımı, anlattım.

O yıllar Güzel Sanatlar Akademisi ve Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu giriş sınavlarında ne gibi dolaplar döndüğünü işin içinde olan bir arkadaş yıllar sonra anlattı. Taran’la direkten dönmüşüm anlaşılan.

Şevket Arman, İlhami Demirci, Şinasi Barutçu, Rüstem Duyuran, Selahattin Taran, Kadıköy, 1972

İstanbul Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nde Taran’la böylece yine birlikte olma olanağı buldum. Çocukluk ve sanatı yeni öğrenmek dönemi yerini sanatta olgunlaşmaya bırakmıştı. Selahattin Taran’la Akademi arasında ayrı bir özellik vardı. Bu ayrıcalık bize de yansımıştı. Akademi tutucu bir çizgideyken bizler çağdaş sanatı yakından izleyen özgüncülerdik. Taran’la Akademi arasında özgünlük açısından büyük bir çatışmanın varlığı kendini duyumsatıyordu. Akademi’de öğrenciler öğretmenlerin etkisinde kalacak denli sanat özgürlüğünden yoksundu. Bu da bugünkü olumsuzlukların yaratılmış olmasının başında geliyor. Taran her öğrencisinin -yeteneği doğrultusunda- sanatta varabileceği yere dek varmasını isterdi. Tek başına bir okuldu, Taran. Ülkede sanatın ve sanatçının böyle yükseleceğine inanırdı. Öğrencisine verebileceği bilgileri esirgemezdi. Anlayamayanlara anlayıncaya dek anlatırdı. Ek görevler vererek özgün kişiliğinin ortaya çıkması için çabalardı. Akademi’de öğrenciler öğreticinin etkisinde kalarak özgünleşme yolunda ilerleyemiyorlardı. Taran’da yetişen bizler bu durumu çok kolay anlayıp saptayabiliyorduk. Bizler özgürlük ve özgünlük yolundayken Akademi belli kalıplarla bağnazlaşıp tekelleşme anlayışına saplandı. Taran’ı kıskanmak ve çekemezlikten başka ne yapabilirlerdi ki?… Taran’ı bu nedenle dışlamaya çalıştılar.

selahattin hüsnü taran..

Oysa Akademi Taran gibi bir okulun eksikliğiyle sanatta başını bir türlü doğrultamadı. Almanya’ya geldikten sonra yakınımda bulunan Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi’ni inceleme olanağı buldum. Nelerin nasıl öğretildiğini gözlemledim, dinledim. Taran neyi, nasıl öğretiyorsa Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi’nde de onların öğretildiğini saptadım. Bir kompozisyon çalışması için Taran nasıl değişik tekniklerle araştırmalar yaptırıyorsa bu okulda da böyle çalıştırılıyordu. Boşluklar, bütünlükler, uyumlar, kolajlar, kartonlar, boyalar… Özgünlük konusunda böylesine benzerlik Almanya’da sanat açısından hiç sorun yaşamamama neden oldu. Öğrenciler sanatı bize göre daha çok ve daha etkili bir biçimde yaşayabiliyorlardı. Fuarlar, çağdaş müzeler, yılaşırılar(bieanel) ve çağdaş yapıtları sergileyen galerilerle besleniyorlardı. Bizlerin ne yazık ki dergi ve kitaplardan yararlanma olanağımız oluyordu. Bunlar da çok kısıtlıydı. Buna karşın bir tek Taran’ımız vardı; varlığı yardımımıza yetişiyordu.

Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliği

Taran en son İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde görev yaptı. O günkü koşullarda bizlere gerçek anlamda büyük emekler verdi. Ne yazık ki okul üç yıllık ve öğretmen yetiştiren bir kurumdu. Sanat derslerinin sayısı öğretmen yetiştirme ereğine göre ayarlanmıştı. Her şeye karşın Taran’ın öğrencileri o dar kapsamlı zaman içerisinde gerçekten sanatı yaşardı. Sürenin yetmediğini bilen Taran okul bittikten sonra sanat yapmak isteyen öğrencilerinin zorlanacağını düşünür ve çözüm arardı. Buna da okulu bitiren öğrencilerini görev yaptıkları yerlerde gidip görmek gibi bir çözüm bulmuştu. Ayrıca mektuplaşırdı ve öğrencilerin gereksinimleriyle ilgili malzeme ve yayın yardımında bulunurdu. İstanbul’a gelişlerimizde yolumuz hep Taran’a düşerdi. Yeniden sınavdan geçirileceğimizi bilirdik. Çalışmayıp çalışmalarımızdan örnekler götürmezsek ünlü “Bok Herifler” azarlamasını işiteceğimizi bilirdik. Okuldan sonra da okulumuzdu. Eksiklerimizi böyle gidermeye çalışırken o da gerçekten mutlu olurdu. Mektuplarla da sanata ilişkin sorunlarımızı aktarırdık. Kendine gerçekten çok zaman ayıramadığı için kendi sanat çalışmalarında aksamalar olurdu. Buna üzüldüğünü biliyorum. Belli etmemeye çalışırdı. Üzüntüsünü mutluluğa çeviren, yetiştirdiği bizlerdik. Bu, onun gerçek avuntusuydu. Çok çalışırken gerçekten çok büyük duygusal özverilerinin karşılığı öğrencilerinin başarısıydı. Birçok öğrencisi onu mutlu kılma başarısını göstermiş ve ülkemizde sanat adına önemli çalışmalar yaptıklarını kanıtlamışlardır.

Ülkemizde sanatla uğraşan çok sayıda insanı ve öğretim üyelerini yetiştirdi. Kendisi emekli olduktan sonra kendi çalışmalarına ağırlık verdi. O yıllar için, ABD’ye giderek sergiler açan az sayıdaki insanlardandır. Onun sağlığında da bizler onunla sanatı yaşamak için buluşurduk. O sanatı yaşatan, sanata çok büyük emekler veren çok değerli ve çok güzel bir insandı. Her öğrencisine güzel anılar bıraktı.

Çalışmalarından daha çok örnekler vermek isterdim. Resimleri Ali Taran’daymış. Bağlantım olmadığı için ondan örnekler isteme olanağım da olmadı. Belki bir gün Ali buna başka bir çözüm bulur, diye düşünüyorum…

Ülkemizde unutturulmak istenen bu büyük insanın unutturulması nasıl sindirilebilir ki? Sindiren nasıl sindirdi, anlamak olanaksız. Bizlere sanatı hiçbir zaman yaşatmayan Akademi olsun Tatbiki olsun, ülkede sanata hizmette çok büyük yanlışlar yaptılar. Ülkede çağdaş, özgün ve özgür sanatın var olmasına, yaşanmasına katkıları olmadı. Kendileri de çağdaş sanatta nal toplayarak süründüler. Bizler şimdi sanatsızlığı dibine dek bu nedenle yaşamaktayız. Sanatı yaşatanın değeri bilinmezse sanatı yaşatamayanların neden olduğu bedel ödenir. Çok ağır ödüyoruz da…

Share Button

Yorumlara kapalıdır