Ekrem Kahraman: Solun ve Çağdaş Entelektüelin Tarihi Sınavı

Share Button

Camus & Sartre

 

İki ünlü solcu Fransız entelektüel ve yazar Jean-Paul Sartre ile Albert Camus arasında yaşanan dillere destan yakın dostluk, mücadele arkadaşlığı ile siyasi inançları, tutumları ve kavgaları nedeniyle İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından yollarının ayrılmasının gerçek öyküsü sadece Türkiye’de değil -Fransa ve Avrupa da dahil- tüm dünyada da pek bilinmez.

Hatta -taraflar da dahil- yaşananları yakından bilenlerin sonradan yazıp anlattıkları bile hem oldukça sınırlı, hem alabildiğine manipülatif ve tarafgir, hem de hala tartışmalı ve gizemini koruyor. Fakat bu kopuş ve ideolojik yol ayrılığı gerçektir ve tarihseldir.

Çünkü bu iki önemli ismin İkinci Dünya Savaşının tam ortasında Fransa’nın Hitler faşizmi tarafından işgali ve bu işgale karşı başlatılan direniş sırasında başlayıp hemen sonrasında ki Kültürel Soğuk Savaş sürecinde birbirinden trajik bir biçimde kopuşları, dönemin çoğu entelektüeli, aydını, sanatçısı gibi zıt siyasi kutuplara doğru ilerlemeleri aslında Avrupa’nın kendi devrimci değerlerinden ve geçmişinden kopuşunun da öyküsüdür.

Tarık Ali

 

Sapkınlar ve dönekler

Pakistan asıllı ünlü İngiliz düşünür Tarık Ali “Sapkınlar ve Dönekler” başlıklı makalesinde insanlık tarihinde her devrimci dalganın artık gerilemeye başladığında arkalarında hem tipik izler, hem de bol miktarda enkaz bıraktıklarını söyler.

Yani demokratik devrimci Avrupa tarihinin pek çok sabık devrimci önemli ismi, gerileme ve çekiliş dönemlerinde zaman zaman ters kutuplara doğru savrulmuşlardır.

Örneğin 1640 İngiliz Devrimi sırasında önemli roller üstlenmiş radikallerden bazıları bir süre sonra İngiliz Kraliyet ailesinin Avrupa’da sürgünde bulunan temsilcileriyle gizlice buluşup pazarlıklar sonucu hanedanlıkla uzlaşma yolunu seçmişler ve işbirliği yapmışlardır. 

Benzer bir süreç 1789 Fransız devriminden sonra da yaşanmıştır. Özellikle Napolyon’un iktidarı ele geçirmesinden sonra devrimin öncülüğünü yapmış eski Jakabonler’in bazıları bir gecede anti Jakoben’e dönüşmekten çekinmemişlerdir. Çünkü zamanla geçmişte inanılan ve savunulan tarihsel insani, toplumsal ideallere ve ütopyalara harcanan emek ve zaman, zaman zaman derin pişmanlıklara yol açabiliyordu. Yani bir tür bu öz değerlere karşı bir “kör nefret” duyumu nüksedebilmekteydi. Bu nedenle de bu tür duyumlar ve pişmanlıklar yeni bir muhafazakârlığın mayası haline gelebiliyordu. Bu ideolojik ruh hali bir kez harekete geçtiğinde de giderek ‘kıl dönmesi’ gibi en ılımlı bir ‘refah devleti’ çağrısını bile  ‘Bolşevizm geliyor!’ yaygarası ile karşılamaya başlayabiliyordu.

Tarık Ali’ye göre, aynı şey 1960 sonrası Avrupa’sında da yaşanmıştı. Bir zamanlar Avrupa Solunun Mekke’si olan Paris, 1980’lerin başında artık Avrupa gericiliğinin merkezi haline gelmişti. Mitterand ile ‘yeni Fransız Filozofları’nın karışımı, Thatcher’ın İngiltere’sinden çok daha alçakça bir biçimde sağcı bir atmosfer” yaratmıştı.

Peki ya 1960 öncesi? İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesi ve sonrası Fransa’sı ile Avrupa’sında neler olmuştu? Tarık Ali söz konusu yazısında bunlardan söz etmemiş nedense?

Oysa çok önemli… Çünkü asıl tarihsel kırılma o noktada başlıyor aslında.

Jean Seberg & Jean Paul Belmondo,

 

Jean-Paul Sartre ile Albert Camus tartışması ve Türkiye

İşte Sartre ile Camus arasındaki ideolojik tartışma, kopuş ve yol ayrımı öyküsü de bu nedenle çok önemli.

Çünkü bu tipik ideolojik yol ayrılığı aynı zamanda o dönem Avrupa Solu ve entelektüellerinin Kültürel Soğuk Savaş sürecindeki tarihi aymazlıklarının da tipik bir örneğidir.

Hatırlayalım: Her ne kadar Camus’nün ismi o yönde fazlaca zikredilmese de dönemin diğer tanınmış eski solcu yazarlarından Arthur Koestler, İgnazio Silone, Andre Gide, Richard Wright, Stephen Spender gibi seçkin isimleri – Sovyetler Birliği ve Stalin eleştirileriyle- birden soldan sağa, hatta Amerikancı Soğuk Savaş cephesine geçiş yapmışlardır.

Aslında Tarik Ali’nin sözünü etmiş olduğu “sapıklar ve dönekler” döneminin hemen altında bu büyük enkaz bulunmaktadır.

Bugün Türkiye’de gerek bir zamanların sözde liberal aydınlarının gerekse sözde solcu entelektüellerin geçmişteki siyasi pozisyonlarından tam zıddı kutuplara doğru savrulmalarının ana kaynağı da tam burada yatmaktadır.

Bana kalırsa zaten Türkiye’de sapkın bir Batı hastalığı her zaman oldu. Fakat bizdeki yandaş ve neoliberal küreselleşmeci bildik isimlerin güncel küreselleşmeci neo muhafazakâr ideolojik tercihleri ve sapkınlıkları sözünü etmiş olduğum Kültürel Soğuk Savaş sürecinde sınavı kaybetmiş bu Avrupalı entelektüellere dayanıyor.

Çünkü iki dost ve yol arkadaşı Sartre ile Camus arasındaki çatışmanın içeriği tamamıyla Avrupa Solu’nun ve -liberaller de dâhil- her eğilimdeki Avrupalı aydınların ideolojik dönüşümleriyle ilgili.

Bu tarihsel ikili arasındaki büyük direniş arkadaşlığı, dostluğu ve yol ayrılığı sonrasında yaşanan derin kopuş öyküsünün tipik tezahürleri ve aşamaları da bu yüzden önemli.

Bu aynı zamanda büyük bir insanlık ve entelektüellik sınavı!

Peki, 50-60 yıl önceki Sartre-Camus kimliğindeki tartışma neden bu kadar önemli?

BOP

Açıklayayım: Türkiye’de dönüştürülmüş ya da tasarlanmış yandaş köşe yazarları ya da strateji uzmanı AB’ci BOP’cular, aydınlanmacı Avrupalı devrimci kişiliklerle aralarına kalın bir çizgi çekmiş durumdalar. Öyle ki ağızlarından Avrupa lafını düşürmedikleri halde değil devrimci Avrupa değerlerinden referans almak yerine aksine varsa yoksa bu değerleri manipülasyon, karalama ve yok sayma üzerine kurulu vahşi bir anti aydınlanma ve cumhuriyet savaşı içindeler. Çünkü kıblelerini tamamıyla küreselleşme merkezlerine angaje ederek kendi gelecekleriyle birlikte Türkiye’nin muhtemel aydınlık geleceğini de satmış, o merkezlerce seçilip işaretlenmiş, tasarlanmış beslemelere dönüşmüş durumdalar.

Buna karşılık sol ve aydınlanmacı entelektüeller ise ya aydınlanmacı Avrupa geleneği hakkındaki derinliksiz bilgilerinden ya da Yeni Avrupa (AB) kavramlarına duydukları haklı tepkilerden ötürü o büyük devrimci insanlık çatışması tarihinden ve değerlerinden habersizlermiş gibi davranıyorlar.

Aslında Dünya’da da durum pek farklı değil. Zihinde, duyarlıkta, sanatta ve kültürde büyük, vahşi bir ideolojik psikolojik savaş yürütülüyor.

Bana kalırsa bunun asıl başlangıcı ve ideolojik temelleri de Jean-Paul Sartre ile Albert Camus arasındaki söz konusu ideolojik tartışma ve trajik yol ayrılığında. İşte bu tartışma bunun için çok önemli…

İnsanlık kavgasında bir iç tartışma: Sartre ve Camus 

Sartre ile Camus faşist Alman ordularının Fransa’yı işgali sırasında Paris’de tanışmışlardı. İkisi de dönemlerinin önemli birer edebiyatçı ve düşünce adamı olarak öne çıkmışlardı.

Camus o yıllarda halen bir Fransız sömürgesi olan Cezayir’den Paris’e yeni gelmişti. Çoğu entelektüel ve edebiyatçı gibi o da bir süre Fransız Komünist Partisi’ne üye olmuş ancak bir süre sonra ‘Troçkist’ suçlamasıyla partiden atılmıştı.

Kısa bir süre içerisinde yakın dost olmuşlar, aralarına zaman zaman dönemin başka isimleri katılmış olsalar da Sartre’ın hayat arkadaşı Simone de Beauvoir ile birlikte yaratıcı, mücadeleci üçlü bir grup oluşturmuşlardı. Paris’in Alman işgaline karşı silahlı direnişi ve kurtuluş sonrasında yeniden yapılandırılması sırasında isimleri her yerde birlikte anılacaktır.

Camus direniş sırasında gizli yayımlanan ‘Savaş’ (Combat) gazetesinin, Sartre ise ‘Modern Zamanlar’ (Les Temps Moderns) dergisinin editörlüklerini yaptılar. Dönemlerinin entelektüel çevrelerini ideolojik ve psikolojik olarak ciddi anlamda etkileyip yönlendirdiler.

g.4 les temps modernes

Fakat bu dostluk ve yol arkadaşlığı 2. Dünya Savaşı’nın ve Paris’in kurtuluşunun hemen ardından ABD tarafından uygulamaya sokulan Kültürel Soğuk Savaş çarpışmaları ile birlikte sarsılacak, yolları sert bir biçimde ayrılacak ve birbirinden her anlamda derin bir kopuş yaşayacaklardır.

Aslında bu yol ayrımı ve iç çarpışma bütün aydınlanma Avrupa’sı solcuları ve entelektüellerinin içerisine yuvarlandıkları derin yarılmanın da en tipik örneği sayılabilir.

1950’li yılların başlarında Sartre’ın yol arkadaşı çoğu solcu entelektüel kişilik ABD’nin Soğuk Savaş’ın bir güç gösterisi olarak öne çıkarıp böbürlendiği nükleer gücünü övmeye ve CIA’nin kendilerine sunduğu -para da dâhil- sözde sanatsal, kültürel yardımlarını kabul ettiler. Bununla birlikte de önceki düşüncelerinden ve ideallerinden tamamıyla çark edip karşı cepheye doğru savruldular.

Bu trajik, büyük ideolojik “sapkınlık ve döneklik” biraz da Avrupalı entelektüellerin de öyküsüdür bir bakıma.

Solun ve entelektüelin trajik yol ayrımı

Sartre’nın başlangıçta güncel politikayla aktif olarak ilgilendiği pek söylenemezdi. Fakat Camus’nun bu yöndeki ilgisini, tutkusunu ve heyecanını da her zaman gıptayla izlemişti. Ona göre Camus bir yazar ve mücadele adamı entelektüel olarak “sınıf dayanışmasının sembolü ve kanıtıydı”.  -Kendisi de dâhil- dönemindeki çoğu isimden çok daha derin bir biçimde tarihle ilişki kurabilmiş ender bir kişilikti.

Her şey Camus’nun “Soğuk Savaş projelerinin kargaşasında Avrupalıların komünizme sarılmalarına yol açtığını” ileri sürdüğü ünlü Başkaldıran İnsan kitabını yayımlamasıyla başladı. Kitap Fransa’daki birçok sol görüş entelektüeli -özellikle de Sartre- tarafından hoşnutsuzlukla karşılandı ve şiddetli bir karşı ideolojik tartışmaya yol açtı.

Sartre İkinci Dünya Savaşının arkasından 1950’li yıllarla birlikte tarihle hareket etmeye karar verip üst düzeyde bir siyasi mücadeleye atıldığında ise Camus artık bu yolu çoktan terk etmiş karşı cepheye geçmişti bile. Özellikle 1949-1951 yılları arasında ikisi de hızla zıt yönlerde ilerleyecekler ve birbiriyle bir daha hiç görüşmez hale geleceklerdir. Çünkü artık geçmişin ‘komünist’ Camus’u iflah olmaz ve saldırgan bir antikomüniste, ‘komünist olmayan’ Sartre ise tavizsiz, sert bir ‘komünist’te dönüşecektir.

Sartre bu kopuşu Camus’ya yazmış olduğu karşı açık mektupta şöyle değerlendirecektir: “Pek çok şey bizi bir araya getirdi, birkaç şey ise ayırdı. Ne var ki bu ‘birkaç şey’ ise ayırmak için yeterince fazlaydı.”

nobel ödulu

 

Nobel Ödülünün rengi

Kültürel Soğuk Savaş süreciyle birlikte artık her defasında tartışmalara yol açan Nobel Edebiyat Ödülü 1957’de Albert Camus’ye, 1964’de de Jean-Paul Sartre’a verildi. Camus ödülü aldı fakat Sartre savunduğu “insanlık davası”ndaki siyasi duruşu, entelektüel kişiliği, dergilerde ve kitaplarında öne sürdüğü görüşleri ile bağdaşmadığını söyleyerek ödülü almayı reddetti.

Kaldı ki zaten Sartre daha önce de Avrupa’da CIA’nin alt gizli örgütü olarak faaliyete sokulan Kültürel Özgürlük Kongresi faaliyetleri kapsamında  -salt bir Soğuk Savaş propagandası niyetiyle- Paris’te ilk kez düzenlenen Çağdaş Amerikan sanatıyla ilgili serginin açılışında Fransa’dan seçkin bir isim olarak bir konuşma yapma teklifini de reddetmişti.

Muhtemel ki bu şok reddedişlerde Avrupalı yazar ve entelektüellerin ABD’nin Kültürel Soğuk Savaş programlarında hiç sorgulamaksızın düşüncesizce yer alışlarına, özellikle de yolları ayrılan eski yol arkadaşı Camus’nün trajik durumuna karşı entelektüel bir tepki de söz konusuydu.

Sartre, Nobel ve bu tür sözde onurlandırmaların Kültürel Soğuk Savaş’ın bir aracı olarak kullanıldığını düşünüyordu.  Haksız da sayılmazdı. Çünkü Soğuk Savaş sürecinin daha başlarında CIA’nin Kültürel Soğuk Savaş programı kapsamında Avrupa’da örgütlediği Kültürel Özgürlük Kongresi’nin yeni kurulan dergilerle, devşirilmiş yayınevlerinin programlarıyla, barlarda, kahvelerde, olabilir her yerde yazar, sanatçı ve entelektüel avına çıktıklarını gözleriyle görmüştü. Birçok önemli isim de zaten çoktan şekere bulanmış olarak kendilerine sunulan olanakları bilerek ya da bilmeyerek kabul edip oyuna dâhil olmuşlardı.

Gerçi Camus’nun ismi sonradan açıklanan ünlü CIA kayıtlarında o yönde zikredilmemişti fakat dönemin tanınmış bazı eski solcu yazarları ve sanatçıları birden soldan sağa, Soğuk Savaş cephesine geçiş yapmışlardı.

Sartre mı Camus mü?

Görüleceği üzere aslında günümüz Türkiye’si ya da bölge ülkeleri entelektüeli açısından Avrupa tarihinde ibret verici benzer ne çok örnek var. Çoğu sözde “solcu”larımızın ABD’nin Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve diğer bölge ülkelerine yönelik BOP planları karşısındaki tavırlarına iyice bakınız ne demek istediğimi anlarsınız.

Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)

 

1950’li yıllarda hala bir Fransız sömürgesi olan Cezayir’de halk Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) öncülüğünde Fransa’ya karşı bir kurtuluş savaşı başlattı. Fransız ordusu şiddete başvurarak katliamlara başladı. Camus o dönem sol aydınları ve entelektüelleri tarafından bir antikomünist ideolojik propaganda aracı olarak değerlendirilen Başkaldıran İnsan kitabını da işte tam o günlerde yayımladı. Kitap sol çevrelerde şiddetli bir tartışmaya yol açtı. Sartre yönetimindeki Les Temps Moderns dergisi daha başından itibaren bu tartışmanın en uç ve ısrarcı taraftarı oldu. Dergide çoğu Sartre’a ait ya da onun kontrolünde birçok eleştirel karşı yazı yayımlandı. Camus, Sartre’ın adını anmadan ‘editöre’ diye bir açık mektup gönderdi. Sartre da kendisine anında cevap verdi: “Ben Sartre, -1944’de olaylara bu denli uzak olan ben- değiştim ve tarihin içinde yer almayı öğrendim. Yaşanan insanlık mücadelesine artık büyük bir bağlılık duyuyorum ve risk alıyorum. Sen Camus, -o zamanlar bu denli cesur ve olayların içinde yer alan sen- gelişme göstermedin ve o günden beri tarihten kaçıyorsun ve daha fazla risk almaktan kaçınıyorsun.”

Hepimiz Jean-Paul Sartre!

Fransız ordusunun Cezayir’deki şiddet ve katliamlarının iyice arttığı günlerde aralarında Simone de Beauvoir, André Breton, Marguerite Duras, Henri Lefebvre, André Masson, Alain Resnais, Alain Robbe-Grillet, Nathalie Sarraute, Jean-Paul Sartre, Claude Sautet, Simone Signoret’in de bulundukları 121 Fransız aydını şiddete karşı bir bildiri yayımladılar.

Le Manifeste des 121. Les Intellectuels

 

Başkaldıran İnsan’ın yazarı Camus ise beklendiği üzere o sırada annesinin yaşadığı kendi Cezayir’indeki insanlık dışı duruma başkaldırıp da bu ortak bildiriyi de imzalamadı. Şaşırtıcı bir biçimde kendisini partiden atan komünistlerin ve iktidardaki sosyalist hükümetin imzacılara karşı baskılarına da sessiz kaldı. Hatta bazı sözde sosyalist ve komünistler gibi o da açık açık Cezayir’in Fransa’nın sömürgesi olarak kalmasından yana tavır koydu.

Camus Nobel ödülü töreni nedeniyle Stockholm’a gittiğinde konuşma yapması için bir üniversiteye davet edildi. Konferansda bir Arap öğrenci kendisine adalete ve özgürlüğe bu kadar inanan ve sözüm ona bunun kavgasını verdiği için Nobel Ödülü verilen ve üstelik de Cezayirli birisinin orada yaşananlara niçin ve nasıl sessiz kalabildiğini sorar. O da aynen şöyle cevap verecektir: “Evet, adaleti ve özgürlüğü severim ama annemi daha çok severim!”

Şimdi soru şu: günümüz solu ve entelektüeli Camus mü yoksa Sartre mı olacak?

Ne demişti Sanatçılar Girişimi: Reddediyoruz!

Son söz: Günümüzün Jean-Paul Sartre’larıyız artık ve düşünce, sanat ve edebiyat da daha çok olmak zorunda, kesin!

Share Button

Yorumlara kapalıdır