Utku Varlık: Fikret Mualla

Share Button
utkuvarlik@gmail.com
http://utkuvarlik.blogspot.com/
http://www.utkuvarlik.eu  

Niçin bu yazı? Bir dostumun isteği üstüne, tarihi bir mekânın; Pera’da bir otelin mezanininde açılan ve de epey ilgi çeken Abidin Dino sergisi için yazdığım yazıdan sonra, düşünülen ama gerçekleşmeyen ikinci sergi; Fikret Mualla’nın sergisi için yazmıştım. Müzeler, galeriler, mekân sahipleri, koleksiyonerler, alan-satanlar, küratörler vs; biliyorum sanat aslında bir “kaos”, kendi başına devinen. İşte bunun hem içinde hem de dışında yaşamış: “marjinal”  ama sahte olmayan bir kişilik Fikret Mualla. Ne yazık karşılaşamadık ama 1970 yılında onu iyi tanıyanlar, yaşadığı mekânlar, yani o Paris hâlâ duruyordu.

Fikret-Mualla-Pembe-Kahve-1960-e1318453224921

           

                  YAŞAMAK BİR “SERHOŞ GEMİ”, RESİM BİR BAŞKA DENİZ

28 Mayıs 1974, Fikret Mualla’nın kemikleri Türkiye’ye götürülecekti; sonuç olarak ülkemiz ressamına sahip çıkmaya karar vermişti; daha doğrusu Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün – eşi Emel hanımın – çok erdemli bir işleviydi, daha sonra, kapsamlı bir af çıkartarak; bir takım nedenlerle yurtdışına kaçmış ya da çıkmış, vatandaşlığını yitirmiş tüm sanatçıların ülkelerine dönmesini sağlayacaklardı.

1967’de Fransa’nın güneyindeki Reillanne’da ölen Fikret Mualla, köyün mezarlığına gömülmüştü, işte o gün kemikleri, Nice’den Orly Havalimanı’na, oradan da İstanbul’a gidecek sonuçta Karacaahmet’e gömülecekti. Abidin, Avni Arbaş, Mübin vs. Orly’ye evrak işlemini yapmaya gittiler. Abidin tabuta iliştirmek için bir resim paleti ve fırçaları da götürmüştü. Dönüşlerinde Fikret Mualla’nın yaşadığı Alesia semtindeki evine yakın, ünlü Zeyer Cafe’de buluşuldu. Eğlenceli bir gömme töreni diyebiliriz; Avni Arbaş 1938’de Fikret Mualla’yı Sirkeci Garı’ndan Paris’e nasıl gönderdiğini anlatıyordu: “O yıl babası ölünce miras olarak 5000 liraya konan Fikret Mualla soluğu Paris’te almıştı. Bugün de kemiklerini İstanbul’a gönderiyorum, çok garip!” diyordu. Bir gün Fikret Mualla, Mübin’e de “..Paris’te Lyon garını hiç sevmem; çünkü rayların bir ucu Sirkeci’dedir.”demiş. Abidin ise Fikret Mualla’nın 30 yıllarında giydiği, giyim tarihine geçecek uzun paltosunu anlatıyordu: “..modelini Fikret’in çizdiği bu paltoyu Tokatlıyan Pasajı’ndaki ünlü terzi Peltekis dikmişti…30 yıllarından ne önce ne de sonra, böylesi bir paltonun görülmemiştir. Yakasız paltonun düğmeleri gırtlak altından başlıyor, dizi dizi yerlere kadar iniyordu, böylece dış ve düşman bir dünyaya karşı kendini sımsıkı korunmuş duyuyordu Mualla. Sağ palto kolunun altında resimlerini gece gündüz, yaz kış korumak için, yassı bir kılıf, bir “ciltbent”, kapalı bir karton taşırdı Fikret. Bütün sermayesi bunun içindeydi, tezgâhı buydu, ömrü buydu, dünyası buydu.

fikret-mualla-255x300

Bir yaşantı ne kadar çapraşık olabilir? Ya da bir kişilik içinde kaç karakter saklayabilir? Maskelerinin sayısı! Fikret Mualla’nın haritası bence onun çok erken yıllarında çizilmişti. Annesinin bir kız çocuğu özleyerek onu saçlarından giysilerine kadar öyle büyütmesi ve de ona Mualla adını vermesi…

Yeni yetme yaşlarında annesi İspanyol gribine yakalandığında, sonuçta annesi ölüyor bu hastalıktan,- tüm yaşantısında kendini sorumlu tutmuştur bu ölüm nedeniyle. Babasının yeniden evlenmesi, buna tahammül edemeyen Fikret’in, üvey annesini dövmesi, kadının evden kaçması ve de babasının bu kez akrabadan bir kız bulması! Geçirdiği bir kaza nedeniyle topal kalması da, futbolcu olmayı özleyen Fikret Mualla’yı bir düşten etti. 1955 yılında Fenerbahçe’nin Fransız Nice takımıyla yapacağı maçtan önce, Fenerbahçe’ye maçın taktiğini yolladığında, gelen yanıt: “İlginize teşekkür ederiz Mualla hanım !”

Galatasaray lisesinde resim öğretmeni Şefket Dağ’dı ama mühendislik okumak üzere önce Zürih, daha sonra da Berlin’e gidiyor, yıl 1928, bence problemlerin başlangıcındayız. Bu sürede geçirdiği krizler nedeniyle çoğu kez akıl hastanelerinde kalıyor. 30’lu yıllarda Türkiye’ye döndüğünde resim ön plana geçmiştir, yanı sıra Schiller üstüne bir kitap yazar ama bu kez tüm yaşantısında onu yönetecek “NEVROZ”, karakteriyel bir durum kazanmıştır. Gelip giden psychique sarsıntılar, onu günlük yaşantısında, kavgacı, küfürbaz, sarhoş, çekilmez bir adam olarak yönetirken; Alfred Adler’in dediği gibi; “…yaşantıdan kaynaklan gerçek dönüşümün önemli bir bölümü onu bir hayal dünyasına itiyor.”

Genellikle alkolle desteklenen resim yapma süreci Fikret Mualla’da kısa bir süreye indirgenmişti, çabuk kuruyan; guaj, suluboya gibi teknikle yaptığı resmin hemen işleve geçmesi gerekirdi, kendine bir idea-fixe edindiği parasızlığın verdiği panikle dışarı çıkıp, o sürede ürettiklerini okutmak yani satmak! Nevroz’un yönettiği sanal dünyayı Van Gogh’da korku ve takıntı olarak buluyorsak, yine aynı SANRI ve metapsikoloji labirentinin içindeyiz.

Karabasan’ın gecesi gündüzü yok, kafasına takılmıştı bu ses: “ biraz sonra polisler seni alıp tekrar o akıl hastanesine kapatacaklar, biliyorsun çıkış yok!” Türkiye’de yaşadıklarını da sürekli “ ..düşenin pek dostu yoktur LEBLEBİSTAN’da” diye tekrar ederdi. Koleksiyoncusu Madame Angles’in onu yolladığı Reillanne köyünde tam düşüşe geçmişti; o bir türlü bitmez tükenmez geceleri belki Van Gogh gibi anlatmadı ama kabusla uyandığında telefona sarılıyor, santraldaki kızı uyandırıyor: “ ..matmazel, ben kimim, lütfen bana anlatır mısınız, kimim ben?”

28

Fikret Mualla resmini; “ figüraif-abstre diye bir şey yoktur, bana nasıl gelirse öyledir.” diye tanımlıyordu. Onun resmini giderek hiçbir akıma bağlayamayız; Art Brut dediğimizde, figüre yönelik izlenimcilik bizi bir “insan manzaraları” sunumunda, naif ya da çocuksu gibi gözükse de içerikte gerçekci, dışa vurumcu. “ Varoluşunda onu resim yapmaya iten olgular üstüne de hiç bir şey bilmiyoruz; Yaşadığı mahalle bence o yılların “authentique” bir Paris sokağı ve insanları, Jacques Tati’nin dünyasını anımsatıyor ama “vakanüvis” değil. Özellikle 30’lu yıllarda D gurubu kurulurken, Nurullah Berk’in onu önemsemiyor, giderek Fikret Mualla’nın tek etkilendiği ressamın Toulouse Lautrec olduğunu ve de iyi bakarsak onun tüm figürlerinde giysilerin Lautrec’den esinlendiğini görürüz, diyerek eleştirisini noktalıyordu. Şu da çok açık, Fikret Mualla’nın Van Gogh’dan haberi olmaması çok doğru, “Theo’ya Mektuplar”ın yayımlanması daha geç yıllara uzanır. bence onun etkilendiği tek ressam Georges Grosz’du. Almanya’da yaşadığı yıllar, Alman Dışavurumcu akımının en etkin yıllarıydı ve de ressamın da dışa dönük gençlik yıllarına rastlar. Şunu da unutmamak gerekir Fikret Mualla ne kadar “lanetli ressam” görünümü verse de bunun tam aksi 1958 yıllarında Paris’in en önemli galerilerinde resimleri sergilendi; bunlar o yılların önemli galerileriydi, Bernheim,Katia Granoff, Dina Vierny gibi. Bu galerilerin prensipleri ressamın galeri kurallarının dışına çıkmamasıdır, birici prensip galerinin fiyatları altında elden resim satmamak vs. Öncelikle bunun Fikret Mualla’için ne kadar absürt olduğu açık, bırakın galeri fiyatını, bir şişe şaraba tokuşturduğu resimleri duyanlar: Madame Angles’den, malum Türk diplomatları, eş dost giderek koleksiyoner oldular. O yılların ünlü galericisi Armand Zerbib de aynı olayı Mübin için yaşadığını anlatmıştı bana. Ne yazık Paris’te o yıllar yaşayıp, zorla oluşturduğu ilgi alanını birtakım nedenlerle ters yüz edenler mi, yoksa sanatın paralı yargıçları mı kalıcılığı sorguluyor?

70 yıllarında, Türkiye’nin liberal açılımıyla sanat, sonuç olarak bir “matah” olup, gözler uzun süredir Avrupa peyzajında izini yitirmiş ressamlara dönmüştü. Öncelikle yaşamı ve bohemi en ilginç ressam Fikret Mualla, Paris’te yaşayan, gelip geçen, diplomat vs. tüm Türklerin odak noktasıydı. Sonuç malum; Madame Angles’in tüm koleksiyonu, Hotel Drouot satışları, oraya buraya dağılan, satılan tüm resimler sonunda kendilerini Türkiye’de buldular, kendisi de Karacaahmet’te.

Son yıllarında:“…biliyormusun Avni, artık deliyi oynamaktan bıktım!” diyordu.

14.05.2015

 

Share Button
Utku VARLIK

Hakkında Utku VARLIK

Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Yorumlara kapalıdır