Hakan Erol: Sis ve Gece

Share Button

ahmet-ümit

12 Temmuz 1960 yılında Gaziantep’te doğmuştur Ahmet Ümit. Polisiye türü denildiği zaman, son zamanlarda akla ilk gelen isimlerden biridir. Ahmet Ümit, 1980’lerin sonuna doğru gittiği Moskova’da, Moskova Sosyal Bilimler Akademesi’nde eğitim gördü. Burada şiir yazmaya başladı. Sokağın Zulası adlı şiiri aynı yıl içinde yayımlandı. 1992 yılında ilk öykü kitabı olan Çıplak Ayaklıydı Gece’yi yazdı. Bu kitap ödül de aldı aynı zamanda. Bununla beraber Ümit, yazın hayatında daha fazla yer almaya başladı.

Sis ve Gece, Kar Kokusu, Beyoğlu Rapsodisi Ahmet Ümit’in en çok ilgi gören kitaplarıdır. Sis ve Gece, Ümit’in ilk romanıdır. Bizde Ahmet Ümit’i ve ilk romanını incelemeye çalışacağız bu yazıda…

Sis ve Gece’de, kitap kahramanımız Sedat’tır. Olay örgüsü onun gözünden kurulur ve bu şekilde okuyucuya aktarılır. Sedat’ın amcası İsmet, sağ kolu Mustafa, karısı Melike, çocukları Ayça ve Gökçe, biricik aşkı Mine, öldürülen en yakın arkadaşı Yıldırım, komiser Naci, kirli işlerin adamı Neco, Madam ve onun engelli kızı Maria, örgüt üyeleri Fahri ve Sinan, Cuma ve diğerleri… Kitabın iki önemli özelliği bulunuyor. Bunlardan birisi hiç kuşkusuz, bu kadar geniş skalaya yayılan bir olay örgüsünün konudan sapmaması… İkincisi ise dilinden kaynaklanan kolaylık…

Sedat, istihbaratta çalışan bir adımdır. Amcası İsmet’in sayesinde teşkilata girmiştir. Ancak amcasıyla sürekli olarak kapışmaktadır. Amcasının ve teşkilatın, en yakın arkadaşını, yani Yıldırım’ı öldürmelerini kabullenememiş ve bu yüzden de hep amcasıyla karşı karşıya gelmiştir. Teşkilat kendi içinde kaynamaktadır. Herkes birbirinin ayağını kaydırmaya çalışmakta, koltuk aşkı her birini -Sedat hariç- yanıp tutuşturmaktadır. Özellikle İsmet, koltuğunu kaybetmemek uğruna, Sedat’ı bile tek kalemde harcayabilecek durumdadır… Sedat ise mesleği ve aşkı arasına sıkışıp kalmıştır. Yasak bir aşka bulaşmıştır üstelik… Düzeni savunan Sedat, hiçbir şeye, hiç kimseye güveni kalmamış biridir. Savunduğu düzende amansız bir yabancılaşma yaşamaya da başlamıştır büsbütün…

h2

Sedat, evlidir. Eşi Melike’yi çok sevmesine rağmen onu başka bir kadınla –Mine’yle- aldatmış, hatta ona aşık olmuştur: Bunu kendisi de belirtir:

“…bu kadın beni seviyor. Hep de sevdi. Ya ben?  Ben de sevmiştim. Şimdi? Şimdi de seviyorum. Peki Mine? O başka! Sanki sevgi değil de, nefretle isteğin iç içe geçtiği bir duygu. Karmaşık bir şey… Bir tür delilik. İnsan sevdiğinden nefret eder mi? Melike’ye karşı böyle bir duygu hissetmedim. Hatta Mine’nin karımdan ayrılmadığım için beni bıraktığını düşündüğüm anlarda bile Melike’ye kızgınlık duymadım. Oysa Mine’den nefret ettim, hem nefret ettim hem de ölümüne istedim onu. Ölümüne mi? Sadece ölümüne değil, değer verdiğim ne varsa hepsinden vazgeçme pahasına. Ailemi, mesleğimi, onurumu ayaklar altına alma pahasına.”

Sedat’ın ikiz kız çocuğu vardır. Ayça ve Gökçe… İkisine de olabildiğince şefkatli davranır Sedat. Aşık olduğu kadın Mine, Güzel Sanatlar bölümünde okuyan bir üniversite öğrencisidir. Üst kat komşusu Sevim hanımların kızıdır. Sedat, işte bu kıza aşıktır. Onunla birlikte olur, ancak onun hamile olduğunu çok sonra iş işten geçtiğinde öğrenir.

Sık sık Mine için Kurtuluş’a, Mine’nin kaldığı eve gider. Bir süre sonra Mine ortadan kaybolur. Mine’nin alt kat komşusu aynı zamanda ev sahibidir. Madam ve onun zihinsel engelli kızı Maria o evde beraber yaşarlar… Kitabın düğüm noktasını ise bu bölüm oluşturur zaten. Mine’nin kaybolmasıyla, Sedat’a düzenlenen suikast aynı döneme denk gelir. Sedat, suikastten son anda kurtulmuştur. Ona suikast yapan ise bir örgüt üyesi olan Fahri’dir. Sedat, çatışmada Fahri’yi öldürmüştür… Fahri’yle beraber, Sedat’a suikast düzenleyen “simitçi”  ise olayları daha da gizemli kılsa da, bu giz kısa bir süre sonra, büyük hayal kırıklığıyla, çok basit bir şekilde ortadan kalkar.

h3

Fahri ve Sinan devrimci bir örgüte üyedirler. Kitapta, her solcu birer terörist gibi aktarılmıştır. Bunu teşkilatçı Sedat’ın bakış açısıyla anlattığı için “mazur” görmeye çalışsak da bir yerden sonra sık sık başvurulan vatan millet sakarya edebiyatı kitabın tüm edebi yanını yok etmiştir…

Örgüt üyesi olan Fahri ve Sinan sıkı dostturlar. Beraber yıllarca hapis yatmışlardır. Fahri suikast sırasında öldürülmüştür, Sinan o işe bulaşmamıştır. Bir dergi çıkarır. Çıkardığı bu dergi bahane edilerek karakola çağırılır ve orada Sedat’la “şans eseri”  tanıştırılır. Bir nevi iyi polis, kötü polis oyunu oynanmıştır karakolda… İyi polis görünümünde Sedat olur, kötü rolü ise Naci üstlenir. Sinan da işlettiği kitapçıya Sedat’ı, yani iyi polisi davet eder böylece. Sedat davete karşılık verir. Kitabın gizeminin “çabuk çözümü” burada başlar. Bunu, Ümit’in ilk kitabı diye geçiştirmek, onu masumlaştırmak veya meşrulaştırmak edebiyat açısından kabul edilemez bir durumdur. Ümit, burada bir gizi ‘’bir an önce yazayım da çıksın ortaya’’ der gibi bir anda yazmıştır. Bu müthiş bir acemiliktir. Sinan, yıllarca içeride yatmış, ömrü polisin takibiyle, tutuklamasıyla geçmiş biri olarak; Sedat’ın daha bir şey sormasına gerek kalmadan, sırf dükkânına gelip yakınlık gösterdi diye sayfalarca içini dökmüştür. Ümit, bu acemiliğini ise sık sık Sinan’a, “ben iyi polis, kötü polis işini bilirim, ne istiyorsunuz benden!”diye söyleterek örtmeye çalışmışsa da daha çok batmıştır. Sinan bu ve buna benzer cümleleri her kuruşunda Sedat’a daha çok bilgi aktarmıştır çünkü… İşin tuhaf tarafı ise “simitçinin” bu konuşmayla ve hiç yoktan Sinan’ın arkada gösterdiği ve üzerine fotoğraftaki kişilerin kim olduğuna kadar geniş bir açıklama yapmış olması, kitapta merak konusu olan “simitçiyi” ortaya çıkarır. Bir gizemli simitçinin bu derece basit deşifre olması ise okuyucuyu büyük hayal kırıklığına uğratır…

h4

Aynı “acemilik” simitçinin yakalanmasından sonra da kendini göstermiştir. Simitçi, yani Fahri’nin çok sevdiği bir ağabeyi, dostu olan ama örgüt işlerine hiç bulaşmamış, namus meselesi nedeniyle cezaevinde yatan Cuma’dır. Cuma da sorguya çekilir. Zor bir durumda ve ağzı burnu kan içinde olan Cuma’nın daha ikinci soruda bütün olaylar silsilesini anlatması şaşkınlık vericidir. Hem de Sedat’ın sadece “Fahri ölmeden önce bize her şeyi anlattı, bir şey saklama o yüzden”  yalanıyla… Sanki başı-sonu belli cümleler, olayların yarattığı tahribat göz önüne alınmaksızın bir güzel karakterlere yedirilmiş gibi… Yani bir istihbaratçıya suikast düzenlendikten sonra olayların bu kadar çabuk çözümlenmesi, ağızdaki tadı ekşitmiştir. Fahri’nin bu suikast girişimini örgüt için değil, Mine’yi sevdiği için ve Sedat’ın kendisini ortadan kaldıracağından şüphelenerek yapması, ne derece profesyonelce kurgulanmışsa, bu kurgunun çözümü de o derece basitçe gerçekleştirilmiştir.

Mine’nin öldüğü ve cesedinin alt katta dolap içinde olduğu ise kitabın 160. sayfasında uzunca aktarılan bir bölümden anlaşılır. Cümlelere katılmaya çalışılan “gizem”, maalesef bir şekilde çok rahat ortaya çıkıyor. Ümit, bunu ince bir detaymışcasına verse de öyle olmadığı; dikkatli bile okunmadığında anlaşılabiliyor ve okuyucunun gözünden kaçmıyor. Böylece Mine’nin bulunuşu yani kitabın sonu ise çok yalın oluyor. Burada da biraz farklı olan sadece Mine’nin vuruluşu, yani onu sevdiği adamın yanlışıkla vurup öldürmesi…

Romanın en güzel yanının Ahmet Ümit’in üslubu, romanın dilinin sadeliği ve okuru sıkmaması olduğunu söyleyebiliriz. Kitabın akıcılığı üst düzeydedir. Betimlemeler ise sıradan bir kitap ortalamasının çok üstündedir. Karakter kadrosunun kalabalıklığına rağmen, olayların komplike olmamasını, yani geniş skaladaki karakterlerin karmaşık bir olayın içine sokulmadan çok sade bir şekilde aktarılması bir yerde eksik olarak değerlendirilebilir. Polisiye kitapları genelde belirli sırlarla doludur. Bir karakterin tahlilini ve çözümünü yapmak çok zordur. Ancak Ümit’in kitabında her karakteri olduğu gibi çözmemiz mümkün…

h5

Parçalanan yaşamlar, yargısız infazlar, kayıtlara geçmemiş ölümler, karanlık ellerin çevirdiği oyunlar, sokaklarda soluk soluğa bir koşuşturma ve daha fazlası kitapta yer alıyor…

Kitap ilk baskısını 1996 yılında Cem Yayınevi ile yapmıştır. Son 6 basımı ise Everest Yayınları tarafından yapılmıştır. 265 sayfadan oluşan kitap, edebi yönden çok güçlü olmasa da okunabilecek bir türde. İyi okumalar…

Share Button
Hakan EROL

Hakkında Hakan EROL

92 yılında İstanbul’da doğdu.Kırklareli Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Müjdat Gezen Sanat Okulu Yaratıcı Yazarlık Bölümünde bir süre okudu. Yazarkafa, Ayı gibi dergilerde Duvar ve Gündemedirne gibi gazetelerde edebiyat üzerine yazıları yayımlanan Hakan Erol, uzun süredir düzenli olarak soL Haber Portalı’nda Serbest Kürsü’de yazmakta. Şimdilerde ise polisiye bir roman üzerinde çalışmakta…

Yorumlara kapalıdır