Doç. Dr. Ulaş Başar Gezgin: Leonard Cohen: Bir Siyonistin Portresi ve Bizim Küçük-Büyük Hastalığımız

Share Button

 yomkippur-pix

 ulasbasar@gmail.com

Cohen’i kaybettik. Şarkılarını biliyor, seviyorduk ama kendisini yeterince tanıyor muyduk? İşin gerçeği, Cohen bir Siyonist’ti. “Elbette, ne beklenirdi; zaten adından da belli, Yahudi değil mi?” denebilir hemen; ancak birçok Yahudi var ki onun gibi 1973’te Yom Kippur Savaşı’na İsrail saflarında savaşmak üzere gönüllü olarak yazılmak gibi bir kötülüğü yapmadı, yapmıyor. Aslına bakılırsa, İsrail dışında birçok Yahudi barış yanlısı var ve hatta kimilerinin İsrail dışında yaşamasının nedenlerinden biri de bu. Dahası, Siyonist olmak için Yahudi olmaya da gerek yok; ABD’nin üst yönetim kademelerindeki birçok isim, Yahudi olmayan Siyonistler olarak biliniyor.

Haydi şimdi Yom Kippur Savaşı’nı (Arapların deyişiyle ‘Ramazan Savaşı’ ya da ‘Ekim Savaşı’; daha nesnel bir deyişle ‘1973 Arap-İsrail Savaşı’) anımsayalım. Savaş, 1967’deki Altı Gün Savaşı sonucunda İsrail’in işgal ettiği Sina bölgesi ve Golan Tepeleri’ni geri almak amacıyla Arap güçlerinin İsrail’e saldırması sonucu başlıyor. Hani ‘1948’de Filistin ve 2016’da Filistin’ diye haritalar paylaşırız. Kızarız İsrail’e. İşte İsrail’in yayılıp Filistin’i küçük bölgelere mahkum ettiği bugünler tam da bu savaşların ürünüdür. Altı Gün Savaşları sonucunda İsrail, kendisinden yüzölçümü olarak büyük olan Sina Yarımadası’nı ele geçirmiş, Süveyş Kanalı’nı kontrolü altına almıştı. Mısır’ın başını çektiği Arap güçleri, Süveyş’in kontrolünü geri almak istiyordu. Bunun için İsrail’e saldırırlar. Cohen işte bu savaşa katılır. Soykırım refleksi mi? Değil. Çünkü soykırımın üstünden yıllar geçmiş ve İsrail kendi katliamlarına başlamıştı. Mazlum hızla zalime dönüşmüştü. Dönemin devrimcileri bu yıllarda akın akın Filistin’e gitmekte, askeri eğitim alıp Filistin saflarında çarpışmaktadır. 1973 Arap-İsrail Savaşı’ndan birkaç yıl önce Deniz Gezmiş de bu saflarda yer alacaktır.

Leonard Cohen’in siyonizme desteği bununla kısıtlı değildir. Pink Floyd başta olmak üzere dünyanın birçok sanatçısı, İsrail’e yönelik kültür boykotu hareketine öyle ya da böyle destek verirken, Cohen bu boykotu kırar. 2004’te Ramallah’ta başlayan hareket, İsrail’i kültürel ve akademik açıdan boykot etmeyi öneriyordu. Boykotu başlatan Filistinli akademisyenler ve sanatçılar, İsrail’in sömürgeci zulmünden dert yanıyor; onu etnik temizlik, katliam ve işgalden sorumlu tutuyordu. Tiananmen’a o kadar duyarlı olan Cohen, açıkça katliam ve işgal olan bir durumu görmezden geliyordu.

Bugün İsrail gazeteleri Cohen’i övgüyle anıyor. Netanyahu da Cohen’in Yom Kippur günlerini anan bir tvit atıyor. Kimi gazeteler onun kimi şarkılarını Musevi fıkhı açısından tefsir ediyor. Diğerleri, onu ‘İsrail’in en karanlık zamanlarında onunla dayanışma içinde olduğu için’ ayrı bir yere koyuyor. Son şarkısı ‘You Want It Darker’ Yahudi izlekleri taşıyor, hatta sözlerde İbranice ifadeler var. Bunlar elbette kültürel öğeler; tek başına kimseyi Siyonist yapmaz; başta dediğimiz gibi, Siyonist olmayan Yahudiler olduğu gibi Yahudi olmayan Siyonistler de var. Ancak, biz bu şarkıyı nasıl dinliyoruz? Cohen’in son şarkısı olarak. Oysa içeriğiyle ilgili neredeyse hiç bir fikrimiz yok.

Bu, bizim ilk başta küçük ama sonuçları açısından büyük bir hastalığımız: Yaşamlara bakarak değil yapıtlara bakarak bir sanatçıya değer vermek. Oysa yapıtlarını sevmek için sanatçıyı sevmemiz gerekmiyor. Bir sanat yapıtı, yayınlandıktan sonra kamuya mal olur. Ayrıca, bu hastalığımız, ömür boyu onuruyla yaşamış sanatçılara yeterince değer vermememiz gibi bir sonuç da doğuruyor. Hâlâ yaşadıkları için ‘badem gözlü’ yapılmıyorlar. Dahası, bu “‘yabancı sanatçı’ sevgisinde sınıfsal bir imleç niteliği de olabilir mi?” diye sormadan edemiyor gönül. Cohen, Türkiye’de orta ve üst sınıf olmanın göstergelerinden biri olduğu için mi bu kadar çok ilgi?

Kimse Cohen’i ya da Dylan’ı sevmek zorunda değil. Sevilecek olan, yapıtlardır. Sanat yapıtlarına yalnızca sanatçı değildir anlam veren, sanatseverlerdir dolduran boşlukları… Sanatseverin bakışı olmadan bir yapıt yapıt olamaz, olsa bile eksik bir yapıt olur. Şu ‘öldükten sonra değer verme’ hatasından da dönelim artık, ne dersiniz? Yaşayanlar için hep nisyan hep nisyan demek oluyor bu. Oysa destek olsak sanatını çok daha ileri noktalara taşıyacak nice sanatçı var.  

Share Button
Doç.Dr.Ulaş Başar Gezgin

Hakkında Doç.Dr.Ulaş Başar Gezgin

1978 İstanbul doğumlu Gezgin, Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya’da 17 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda (doktora), Avustralya (ortak proje) ve Latin Amerika’da (gazetecilik) araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Araştırma ve öğretim konuları, iletişim, psikoloji, eğitim bilimleri, şehir plancılığı, Asya çalışmaları vb. gibi geniş alanları kapsamaktadır. Eğitimini Darüşşafaka, Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ ve yurtdışında tamamlayan Gezgin’in yayınlanmış 14 kitabı, internette yayınlanmış 16 elektronik kitabı, yayınlanmayı bekleyen 5 kitabı olmak üzere toplam 35 kitabı ve çok sayıda kitap bölümü, makalesi, gazete yazısı ve yazınsal çalışmaları bulunmaktadır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü, şarkı, deneme, yazınsal inceleme, öykü, film öyküsü, film çözümlemesi, masal ve roman türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri ve şarkıcıları Türkçe’ye kazandırmaktadır. Son dönem çalışmalarına yazın ve toplumbilim tartışmalarıyla yüklü güncelerini de katmıştır. Çalışmalarını Orta Vietnam kenti Hoi An’da, 1983’de babasının ölümünün ardından 2017’de yitirdiği annesinin anısı için oluşturduğu Edibe Gezgin Sanat Evi’nde sürdürmektedir. 1990’dan bu yana tüm yapıtlarının dökümü için bkz. Gezgin Kaynakça (1990- ) https://www.slideshare.net/dr_gezgin/gezgn-kaynaka

Yorumlara kapalıdır