Hakan Erol: Suphi Varım ve Simirna Kızılı

Share Button

0000000689308-1

Suphi Varım’ın birçok kitabı bulunmasına rağmen, onu Simirna Kızılı’yla tanıdım. Kitabı bitirdiğimde “işte bu!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Kendimi iyi bir polisiye okuyucusu olarak atfederim, güvenirim kendime yani. Simirna Kızılı bende işte böyle bir etki yarattı. Hemen onun ardından da Karanlığımın Kızıl Geçidi… Suphi Varım’a, iki ayda bir çıkan polisiye dergi olan, 221B Dergi’nin ilk sayısında da rastlamıştım. İlk sayısından itibaren bu dergiyi ve Varım’ı aralıksız takip ediyorum hala. Zira böyle bir dergide Suphi Varım’ın olmaması büyük bir eksiklik olurdu. Günümüz edebiyatı bir çürüme ya da çöküş yaşıyor diyebiliriz. Böylesi karanlık günlerde, kendi adıma, iyi yazarlara sıkı sıkıya tutunurum. Karanlıktan çıkışı ve bu uğurda mücadelenin hattını örmesi bakımından Suphi Varım’ın ayrı bir yeri vardır benim için. Suphi ağabeyle yaptığımız röportaj biraz da böyle bir yere oturuyor. Tüm polisiye severlere keyifli okumalar…

 Suphi varım...

Hakan Erol: Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Suphi Varım kimdir?

Suphi Varım: 1960 doğumluyum, ekonomi doktoruyum. Çalışma hayatım İzmir’deki meslek kuruluşlarında uzman ve yönetici olarak geçti. Muğla Üniversitesi’nde öğretim üyeliği dönemi de var. Böyle söyleşilerde hobiler den, özel meraklardan, karakter özelliklerinden, burçlardan filan da söz edilir. Bir şey demeyeceğim çünkü kabak tadı verdiğini düşünüyorum. Sanırım bu kadarı yeterli.

 

H.E.: Polisiye roman yazımına sizi iten ne oldu?

S.V.: Kırk dokuz yaşında emekli olunca kafama göre bir şeyler yapayım dedim. Çocukluğumdan beri polisiyeyi severim. Üstelik dillendirmek istediğim bazı tarihi, toplumsal konular vardı. Tarihe merakım da çocukluğumdan gelir. Türkiye tarihini belli periyodlar açısından kurgu olarak yansıtmak niyetindeydim. Polisiyenin buna uygun olduğunu düşününce kaleme sarıldım. Özellikle kaleme sarıldım diyorum. Çünkü romanın taslağını, araştırma sonuçlarını, karakterler ve olaylar arasındaki bağlantıları önce deftere yazarım. Bizim Boyun Eğme defterlerine… Aklıma bir şey takılır, onu da deftere not ederim. Bilgisayar başına romanın yazımında otururum.

 simir-300x147

H.E.: Bu alanda başarılı bulduğunuz yazarlar kimlerdir ve çalışmalarınıza nasıl bir katkıları oldu?

S.V.: Başarılı demeyeyim de sevdiğim yazarlar diyeyim. En çok George Simenon, Dashiell Hammett, Raymond Chandler ve Leo Mallet’yi severim. Yapıtları sadece kurguyla değil, toplumsal sistemin özellikleriyle de sınıf ilişkileriyle de örülmüştür. Toplumsal sistemi kurguya eklemlemek ve olay-karakter-sınıf-suçbağlantısı açısından bana katkıları olmuştur diyebilirim. Yani bir model olarak… Bu arada, Türkiyeli suç yazarlarını ayırt etmeden okurum. Toplumsal dokuyu çok iyi yansıtırlar. Hepsinden bir şeyler öğrenirim.

 

H.E.: Aziz Nesin, “Yazar okunmaz, kendini okutur yazar, okur kendini okumaya zorlar” sözüne katılıyor musunuz? İyi bir yazar kendini okutmasını bilen yazar mıdır?

S.V.: Bu konuda genel bir şey söyleyemem. Kendi adıma konuşmak gerekirse, kendimi okutmak için çabalayan bir yazarım. Kendimi tatmin etmek için yazayım da isteyen okur isteyen okumaz diyenlerden değilim. Ne dereceye kadar başarılıyım bilemem. Kitaplarım, biri hariç, ikinci ve üçüncü baskıları yaptı. Kendini okutma becerisinin ölçütü müdür, bu konuda da bir şey söylemem mümkün değil.

 

H.E.: Goethe, üç çeşit okur tipinden bahseder: “Birinciler, yargılamadan okuyanlar; üçüncüler, yapıtın tadına varmadan yargılayanlar ve yargılayarak tat alan ikinciler… İşte bunlar bir sanat yapıtını yeniden yaratanlardır” der. Gerçek okurların, Goethe’nin de belirttiği gibi yargılayarak tat alanlar olduğunu söylemek mümkün mü? Okuyucuyu tasnif etmek, yazarın da niteliğini yükselten bir etmen midir?

S.V.: Ben okuyucuyu tasnif etmem. Okuyucuyu sınıflandırarak ona göre yazmak, bana pek uymaz. İkisi arasındaki bağlantıyı da pek gerçekçi bulmuyorum. Ne yani yazar, yazmadan önce piyasa araştırması mı yapsın? Benim okuma konusundaki tek kriterim, eleştirel okumadır. Öyle okurum. Kitaplarımın da öyle okunmasını isterim.

tarim-300x185

H.E.: Bazı edebiyatseverler, polisiyeyi bir edebiyat olarak görmüyorlar. Aksine polisiye romanın, gerçek hayattan ve onun ekonomik, siyasi ve sosyal yapısından kaçış olduğunu belirtiyorlar. Sizce durum nedir? Polisiyeye kaçış dersek, çok mu haksızlık etmiş oluruz?

S.V.: İyi polisiye, ekonomi politiği yansıtır. Polisiyeyi iyi edebiyat olarak görmeyenler, best- seller polisiye klişeleri gerçek polisiye sananlardır. Ya da hayatlarında bir Conan Doyle, bir de Agatha Christe romanı okumuşlardır, ahkâm keserler. Üstelik Doyle de Christie de iyi kalem ustalarıdır. İlk polisiye yapıt sayılan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayetleri, gayet iyi bir edebi yapıttır. Kaçış konusuna gelince… Polisiyede kara roman ekolü var. Tamamen gerçekçidir. Toplumsal temaları kullanır, sistemi eleştirir, gerçekleri insanın gözüne sokar. Kaçış aracı değildir. Hele birçok toplumsal sorunu kurguda kullanan Türkiye polisiyesi hiç kaçış aracı filan değildir. Kaçış aracı olsa olsa sabun köpüğü polisiyelerdir. Hani, üç tanesi on beş lira diye marketlerde satıyorlar ya… İyi polisiye okuyucusunun onlarla işi olmaz zaten.

 

H.E.: Dünya polisiyesinde Sherlock Holmes türünün her zaman ayrı bir yeri vardır. Polisiyeye bilimi katması bakımından yeri ayrıca tartışılmazdır. Ancak bu alanda Sherlock Holmes’ten de eski bir eser vardır. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i. Dostoyevski’nin bu romanının nereye oturduğunu söyleyebiliriz? Karamazov Kardeşler bir cinayet ve suç romanı olma özelliğini taşıyor mu?

S.V.: Kısaca söyleyeyim. İçinde suç ve cinayet olan her eser, polisiye değildir. Nedenlerini sayarsak zaman yetmez. Zola’nın Therese Raquin romanına bakalım. İki sevgilinin adım adım nasıl suça gittiklerini ve cinayet sonrası ruhsal durumlarını yansıtır. Gelgelelim, polisiye sayamayız. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı da öyledir. Tarihi şövalye romanlarında, bilim kurgu yapıtlarında, fantastik eserlerde değişik suçlar, cinayetler vardır. Değişik suç işleme yöntemleri, araçları görürüz. Hatta geleneksel polisiyelerde olduğu gibi suçlunun yapıtın sonunda belli olduğu romanlar vardır. Ama onlara polisiye değil, bilim kurgu veya fantastik yazın diyoruz.

H.E.: İki ayda bir çıkan polisiye kültür dergisi 221B Dergi’de yazılarınızı yazmaktasınız. Onun dışında yine birtakım polisiye atölyelerinde, farklı sunum ve konferanslarda Türk Edebiyatında polisiyeciliği anlatıyorsunuz. Kısaca sormak gerekirse, Türkiye’deki polisiye edebiyatını başarılı buluyor musunuz?

S.V.: Az önce de söylediğim gibi çok başarılı buluyorum. Batı polisiye edebiyatı genelde tıkanmıştır. Seri katillerden, gizli tarikatlardan, şeytani cinayetlerden, yavan komplo teorilerinden başka şey üretemez haldedir. Artık tadı kaçmış bilinçaltı ve kâbus öykülerinden gına geldi. Hep yineleme var. Oysa bizim polisiye edebiyatımızdaki temalar daha zengindir. Eşitsiz gelişmeyi ve toplumsal çürümeyi başarıyla yansıtırlar. Zaten modern polisiyemiz gökten zembille indirilmemiştir. Osmanlı’dan beri polisiye yazılıyor bizde.

 

H.E.: Yine Aziz Nesin’e kulak vermek gerekirse: “Yazarlar, biraz yoksulluk çekmelidirler. Bu denli kolay kazanç bir yazarın çalışmasını baltalar” sözüne katılıyor musunuz? Birtakım yazarların uçuk rakamlar kazanmalarının yazma eylemlerine olumsuz yönde yansıdığını düşünüyor musunuz?

S.V.: Vallahi ben doğru dürüst kazanamıyorum, ama yazma eylemim de pek hızlı. Malum ters orantı kurulmuş demek.

 

H.E.: Birçok kitabınız bulunmasına rağmen, sizi en çok Simirna Kızılı’yla tanıdık. Bir üçleme olarak düşündüğünüz ve Karanlığımın Kızıl Geçidi olarak ikincisini çıkardığınız kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? İzmir’deki Sergey’in tadını İstanbul’daki Sergey’le sürdürebilecek miyiz?

S.V.: Karanlığımın Kızıl Geçidi, Simirna Kızılı’na oranla daha geniş kapsamlı, içerik açısından daha zengin oldu. Karakterler de öyle. İşgal yıllarının İstanbul’una dair çok olay var içinde. Tabii, sınıflar da. Gericiler, işbirlikçiler başrollerde. Olay, aslında diplomat olan bir Çeka kuryesinin Galata’da İngilizler tarafından öldürülmesiyle açılıyor. Şimdiye kadar yazdıklarımın arasında en çok sevdiğim roman bu oldu. Yani senin deyişinle daha tatlı…

 

H.E.: Karanlığımın Kızıl Geçidi’nde Mustafa Kemal’e karşı başkaldıran dincilerin örgütlenmesini, 31 Mart gerici ayaklanmasını, ülkenin bilfiil işgalini, emperyal kuvvetlerin çizmesini, bir taraftan da tüm bunlara direnenleri görüyoruz. En önemlisi de Çeka’nın, emperyalist projeleri teşhir edişini, dönen kirli ayak oyunlarını ve işgal kuvvetlerinin Sovyetlerdeki “Beyazlara” destek göndermemesi için çabaladığını görüyoruz. Peki, tüm bu tarihsel aşamayı bir kurguyla bütünleştirebilmek çok özel bir tarihçiliği ve okumayı da beraberinde getirmiyor mu? O dönemi böylesine bir birikimle ve bu derece iyi anlatabilmek kolay olmasa gerek?

S.V.: Kolay değil tabii. İktisat tarihine ve siyasal tarihe aşina olduğum için araştırma sürecinde pek zorluk çekmiyorum aslında. Mesele, onları kurgunun düş tarafıyla birleştirip gerçekçi bir yapıt yazabilmekte. Uğraşıyorum işte. Bu arada en çok bir romanın sonunu yazarken zorlandığımı belirteyim.

 

H.E.: Üçlemenin son kitabından da biraz bahsedebilir misiniz? İzmir ve İstanbul’da geçen olaylardan sonra bizi şimdi hangi şehir bekliyor? Ne gibi olaylarla karşı karşıya kalacağız? Biraz ipucu almamız mümkün mü?

S.V.: Son kitap Ankara’da geçiyor. İlkyazımı tamamlandı, şimdi dinleniyor. Olaylar, 1921 Ankara’sında geçiyor. İttihatçıların Milli Mücadele’ye katılma girişimleri ve Kurtuluş Savaşı’ndaki iktidar mücadeleleri üstüne kurulu. Cinayet yok, ceset var. Sergey, Sovyet Büyükelçiliği’nin yakınındaki bir evin niçin yandığını araştırıyor. Daha fazla konuşmayayım da tadı kaçmasın.

H.E.: Son olarak, Polisiye okurlarına iletmek istediğiniz bir şey var mı?

S.V.: Bizim polisiye yazarlarımızı okusunlar…

H.E.: Teşekkürler.

Share Button
Hakan EROL

Hakkında Hakan EROL

92 yılında İstanbul’da doğdu.Kırklareli Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu. Müjdat Gezen Sanat Okulu Yaratıcı Yazarlık Bölümünde bir süre okudu. Yazarkafa, Ayı gibi dergilerde Duvar ve Gündemedirne gibi gazetelerde edebiyat üzerine yazıları yayımlanan Hakan Erol, uzun süredir düzenli olarak soL Haber Portalı’nda Serbest Kürsü’de yazmakta. Şimdilerde ise polisiye bir roman üzerinde çalışmakta…

Yorumlara kapalıdır