Emrah Kazanır: Anti-Dühring

Share Button
Gazete Fotoğrafları Üstüne, Deniz Gökduman, 70x100 cm., T.ü.akr.b. 2015.55., Ahmet Merey Kol.

Gazete Fotoğrafları Üstüne, Deniz Gökduman, 70×100 cm., T.ü.akr.b. 2015.55., Ahmet Merey Kol.

Engels’in en sevdiği gazelidir Anti-Dühring. Sadece üç devrimci değildir Nazım’a göre Marx, Engels ve Lenin, aynı zamanda çok büyük sanatkâr olarak da niteler. Anti-Dühring’i, Kapital’i, Materyalizm ve Ampiryokritisizm’e de böyle bakmaktadır. 1947’de sınıfını seçer ve atılır kavgaya. Cemal Süreya ya da Ahmed Arif gibi kendini sosyalist olarak nitelemekle yetinmez, işçi sınıfının iktidarı için atılmıştır kavgaya yani örgütlü mücadeleye. Bilimsel sosyalizmi okuduğu zamanları şu dizelerle anlatır;

 

Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
19 yaşım
Sana anam gibi hürmet ediyorum
edeceğim
Senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum
gideceğim
Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
19 yaşım


Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım
Oturuyor 19 yaşım
yatağımın başucunda
ellerimin avucunda
bana diyor ki;
— kafamızda getirelim geri
o delikanlı günleri cancazım,
o dehşetli güzel günleri…

Köpüklü şahlanışların dönüm yeri..
Dünyanın altıda biri;
kan içinde doğuran ana..
İstasyondan istasyona
yalınayak
tankları kovalayarak
açlıkla yarış…
Şarkıların boyu kilometre
ölümün boyu bir karış…

Kafkas;
Güneş
Sibirya;
Kar
Seslenebildiğiniz kadar ses-
-lenin
24 saatte 24 saat Lenin
24 saat Marx
24 saat Engels
Yüz dirhem kara ekmek,
20 ton kitap
ve 20 dakika şey! ..

Ne günlerdi heheheeey
onlar ne günlerdi ahbap!
Çok uzaklarda yuvarlanıyor başım
Duruyor karanlıkta 19 yaşım
Lambayı yakıyorum
ona hayretle
muhabbetle
hürmetle
ve daha bilmem neyle bakıyorum
bakışıyoruz
Yılların arkasında çırptı kanadını
‘Strasroy Ploşat’ ın saat kulesi
Yaşıyor herhangi bir 24 saatini
Vatandaş kavgasının Darül-fünun talebesi;
Balık çorbası, tüfek talimi, tiyatro, balet
Kitap..
Patetes kamyonu başında süngü tak, bekle, nöbet
Kitap… Kitap…
Madde, şuur, istismar, fazla kıymet
Kitap… Kitap…Kitap…
Manikür;
hayır,
Diş fırçası;
evet.
Kitap… Kitap…Kitap…
Bu ne 24 saat
bu ne 24 saattir ahbap! !

Aşk;
yoldaş,
Profesör;
yoldaş,
Zenci;
Coni,
Alman;
Telman,
Çinli Li

Ve 19 yaşım
yoldaş da yoldaş, yoldaş da yoldaş,
yoldaşım…
Yılların arkasında yuvarlanıyor başım
başım yuvarlanıyor
Uzun saçlarından tutuştu yıllar
yıllar yanıyor
yanıyor da yanıyor…

Oku
Yaz
Boz
Bağır
Çağır!
Bütün kuvvetinle nefes al…
Kafanda, kalbinde
etinde
iskeletinde ihtilal…
İhtilal;
gündüz-gece
Gece ormanda çam dalları yakarak,
bembeyaz
yusyuvarlak aya bakarak,
hep bir ağızdan şarkılar söyleniyor..
Ve bu anda
kuvvetli dinç
bir ağrıdan gelen deli bir sevinç
sıçrar atlar köpüklenir çatlar
kafanda…

Haydaa,
beyaz orduları dumanlı ufuklar gibi önüne katan
bir kızıl süvarisin,

bir kızıl süvariyim,
bir kızıl süvariyiz,
bir kızıl…
Geçti üç yıl
Ey benim 19 yaşım,
Ormanda çam dalları yaktığımız
hep bir ağızdan şarkılar söyleyerek aya baktığımız
gecelerin üstünden…
Ben yine söylüyorum aynı şarkıları
Döndürmedi rüzgar beni havada yaprağa,
ben kattım önüme rüzgarı…
Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin,
gözüme bakabilir
elimi sıkabilirsin…
Ve sen ki…
Sen,
Benim ilk çocukluğum, ilk hocam, ilk yoldaşım

19 yaşım

Okudukça kabına sığmayan, hep bir sonraya gözünü diken, hedefine gittikçe yakınlaştığını anlayan ve anladığını da şiirlerine aktaran… Süreç hızlanır, Nazım hızlanır…

Haydi tez ol! Durmasan a!

Gözlerime nur ver!

Kafama şuur ver!

     Oradakiler

     Bekliyor beni!

Oraya tez dönmeliyim

Orda kızıl gömleğimle görünmeliyim.

Lümpenler ve emeği onursuzlaştıranlar ile yaşamı yaratanlar arasındaki kesin ve kalın çizgiyi çizerek, devrimi, bozulmuş, kokuşmuş öğelerin değil, üreten ve yaratan isçilerin eseri olacağını vurgulamaktan asla vazgeçmez.

Burada bir ayrım yapmak kaçınılmazdır.

Nazım’lı Güncelerin Raporu:

  • 1967 sonunda meclisteki tartışma: Nazım Hikmet vatan şairi midir, değil midir? diye soran İşçi Partisi’nin milletvekilleri sağın hücumuna uğrarlar.
  • Ankara Belediye Başkanı Dalokay, Moskova’da Nazım’ın mezarına yurt toprağı serper. Nazım’ın yurda getirilip gömülmesi düşünülür.
  • Türkiye’de 1960’lı yıllarda en büyük tirajlarla en çok kitabı basılan ozan Nazım Hikmet. O’nun hakkında yazılan kitaplar arasında 20’li ve 30’lu yıllardaki yargılanmaları ile ilgili gerçekleri, hukuk açısından uğratıldığı büyük haksızlığı, dünyanın en korkunç adli hatasını açıklayanlar önemli bir yer tutuyor.
  • Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanını yayımlayan Gün Yayınevi sahibi Mehmet Ali Ermiş bir kalp krizinden ötürü kaldırıldığı klinikte, doktorun izni olmadığı halde, savcılıkça, gizli polisçe sorgulanır ve ölür.
  • Cem Yayınevi Nazım Hikmet’in tüm eserlerini yayımlamayı kararlaştırır. En az 30 cilt oluşturacağı umulan bu büyük işi, bilimsel bir yöntem, kapsam ve sistemle gerçekleştirmeyi eleştirmen Asım Bezirci üstlenir.
  • Türkiye Yazarlar Sendikası’nın Birinci Kongresi’nde ayrıca bir Nazım Hikmet Kurulu oluşturulur. Bu kurul örgüt çerçevesinde çalışmalarla, Nazım’ın mirasını değerlendirecek, anma törenleri örgütleyecek ve bir ‘Nazım Hikmet Enstitüsü’ oluşturulmasına yönelik hazırlık çalışmaları yapacak.
  • 1977 yılının Ocak ayında (Nazım’ın doğumunun 75. yılı), Berlin’de konferanslar, şiir resitalleri, işçi korolu müzik programları, resim sergileriyle Akademikerler ve Sanatçılar Derneği’nin örgütlediği bir uluslararası sempozyum ve Türkiye’de de aynı genişlikte bir Nazım Hikmet haftası düzenlenir.

Bütün bu olaylar içerisinde gelmesi doğal olan yani sağdan gelen çatlak seslerden daha kötüsü soldan, dost görünenlerden gelir. Zekeriya Sertel’dir bu ses. Ve bu sesi takip edenler çok olur. Yurt içinde ve yurt dışında, açık düşmanlardan başkasını sevindirmeyecek laflar ederler Maocular, sol sekterler, Nazım için. Hala etmeye devam ediyorlar. 70’li yılların sonuna doğru Tercüman gazetesinde yer alan bir acayip Alman profesörü Herbert Melgiz’e ait kasıtlı hücumlarla da bitmiş değil, bitecek gibi de değil.

İşçi sınıfının mutlak zafere ulaşacağı konusunda hiçbir şüphesi olmayan ve işçi sınıfının zaferi için örgütlü mücadeleye atılmış olan Nazım, günümüzde kirli ve batak edebiyatın her yanında kullanılmaya çalışılıyor. Örgütlü mücadelesi ve şiirleriyle avaz-avaz bağıran Nazım’ın değişmez en büyük gerçeği işçi sınıfının şairi olmasıdır. Bu ayrımda çok cüretkâr olmakla beraber Nazım’ı okumakla anlamak arasındaki farkı da vurgulamak bir görev haline gelmiştir. O’nun şiirlerini ve yazılarını okumak başka, anlamak başkadır. Nazım’ı anlamak için sınıf bilincine sahip olmak bir zorunluluktur. Burada okumakla anlamak arasındaki farkı vurgulamanın yanı sıra Nazım’ın kim olduğunu bildirme, anlamayana anlatma, bilinçli cahillik yaparak duyar kasan birkaç derginin kapağına kendisini koyarak çıkar amacı güdenlere had bildirme amacı da yatmaktadır.

Türkiye işçi sınıfına selâm! 
Selâm yaratana!
Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!
Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,
haklı günler, büyük günler,
gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,
ekmek, gül ve hürriyet günleri.

Türkiye işçi sınıfına selâm! 
Meydanlarda hasretimizi haykıranlara,
toprağa, kitaba, işe hasretimizi,
hasretimizi, ayyıldızı esir bayrağımıza.

Düşmanı yenecek işçi sınıfımıza selâm! 
Paranın padişahlığını,
karanlığını yobazın
ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selâm!

Türkiye işçi sınıfına selâm! 
Selâm yaratana!

(12 Ağustos 1962)

Nazım yarım kalmış türküsünün kederinden başka bir şey götürmedi öteye. Bu keder memleket özleminden başka bir şey değildi. Tüm kederi buydu. Enfarktüsün tek nedeni de buydu.

O günü, 3 Haziran 63’ü, Vera şöyle anlatıyor;

Bir şiirinde ‘Sovyet insanlarından her gün mektup gelmese’ der ya, geliyor değil, yağıyor çünkü mektup, üniversite öğrencilerinden, işçilerden, kolhoz üyelerinden, sanatseverlerden, hevesli gençlerden, yurdun içinden ve dışından her kilometrede ve her deniz milindeki dostlarından selamlar, 15 birlik cumhuriyetinin, özerk cumhuriyetin ve özerk yörenin her birinde, şu ve ya bu fabrikaya, fakülteye, okula, okumaevine, kolhoza, maden işletmesine çağırır. Mektup vardır Nazim’in seyredilen piyesinden izlenimler getirir, eleştiriler getirir, sorular getirir, açıklamalar ister. Mektup vardır sağlık durumuyla ilgilenir, günlük yaşamının didiklenmedik yerini koymayan sorularla doludur. Mektup vardır Anadolu’daki gibi bir ucu yanık çıkar, nice gözyaşı damlamış çıkar, gülyaprağı çıkar zarfın içinden, belki bir tek sigara çıkar… Nazim aldı mı bir böyle uzanıp da postasını artık güneş evin içindedir; kuş seslerinden makine ve traktör uğultularına kadar, okul zilinden tren ve vapur düdüklerine kadar, bebek ağlamalarından silah seslerine kadar, olanca türküleriyle, telli kavakların ipiltisine varıncaya dek tüm devinimleriyle dünya ve insanlar bu odanın içindedir. Kahvesinin dumanı ile terebentin kokusu arasında, kahvaltısı ile ajans haberleri arasında, gazeteleri ile mektupları arasında, hepsini birbirine karıştırarak daldığı bu dakikalarda artık benim ‘NAZİM’ dememi bile duymaz olur. Ayıramazsın onu mektuplardan, hepsini okuyacaktır sıcağı sıcağına. Mektup okurken kendisini yemeğe bile çağırmamı istemezdi, koyduğu biricik yasak buydu. Buraya kadarı aslında benzin alması gibidir onun sabahları. Günü, koşusu, kavgası böyle başlar. Tıraş olup yıkandıktan sonra hemen bir makineli tüfek arkasında yer alır gibi yazı makinesinin başına geçer. Çok ciddi, çok öfkeli, kendi deyimiyle ‘ana-avrat söver gibi, azgın bir hayvan döver gibi’ çalıştırır makineyi… Bu arada kırk kere telefona koşacak, bir rejisörle, bir redaksiyonla, bir tanıdığı, bir okuru ile bağıra-çağıra konuşacak. Benimle bir çeviriyi tartışacak. Gelip gidenler olacak. Her fırsatta bana iki de bir ‘balım-gülüm’ derken çarşı-pazardan neler alınacağını söylemeyi de unutmaz. Keyfi yerindeyse aşçıbaşılık yapacak. Belki bir soğanlı yahni, bir imam bayıldı, bir salata, bir peynirli pide, bir üzümlü çörek… Akşama bir konser, bir tiyatro, bir konukluk… Ne diyorduk? İşte gelecek buraya, postayı yoklayacak ve gazeteleri alacak. Bu kapının aralığından sağ eliyle uzanarak aldığı postadan, tek gazeteyi açamadan, tek mektubu okuyamadan hepsi saçılmış kalmış buraya. Tam posta kutusundan elini çekerken içeri çekilirken olmuş ne olduysa… Böylece penceresini dünyaya ve insanlara açarken, eli onların eline değerken, onlardan selamlarla, teşekkürlerle, çağrılarla kucağı doluyken, birden tırpanla biçilmiş gibi çözülüyor dizleri, ‘su’ diyemeden, ‘Vera’ diyemeden şöyle dönüyor, sırtıyla dayanınca kapı kendiliğinden kapanıyor ve Nazim sırtı kapının deri kaplamasından ayrılmadan sürtünüp sıyrılarak yığılıp kalıyor. Oturuk, bacakları uzanık, kolları iki yana düşük, gazete ve mektuplar önüne saçık ve mavi gözlü dev’in mavi gözleri yarı açık…

İşte o her saniyesi yazgısal yirmi dakikanın yirmincisi bu. Fırladım yataktan ‘NAZİM’ dedim, kıpırtı yok, ses veren yok. Salonda her sabah oturuk-uzanık gazeteleriyle yuvarlanıp durduğu divanda göremeyince kendisini hemen mutfağa geçmek için koridora doğrulunca az önce söylediğim görüntüyü karşımda buldum. Giderek, elbise askısı da sıyrılıp yığılırken can havliyle tutunmak istemiş olmalı ki üstüne doğru yanlamış elbiselerle, gövdesinin yarısı görünmüyor. Çığlığı kopararak koşup askıyı kaldırdım önce. Ve Nazim’in mavi dünyasıyla göz göze geldim. Bilmiyorum ne oldu, ölüm yirmi dakika önce gelip çattığı halde gözleri işte o andan sonra yavaş yavaş kendiliğinden kapandı. İkisi de sustu…

Okuma Önerileri:

  • Hakan Erol – Can Çekişen Edebiyat: http://haber.sol.org.tr/blog/serbest-kursu/hakan-erol/can-cekisen-edebiyat-196873
Share Button

Yorumlara kapalıdır