Vecdi Uzun: Sanat Statükoya Karşı Çıkıştır. Ertuğrul Berberoğlu

Share Button
Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu

Çalışmalarımla; sanatı estetik bir savaş olmaktan çıkarıp pazarda alınıp satılan bir araç haline getiren sanat tacirlerine ve sanat anlayışlarına, daha güzel bir dünyada yaşamak umuduyla, var olan sistemin bize sunduğu tüm öğreti ve dayatmalara karşı savaş açıyorum. Bu anlayıştan yola çıkarak izleyicileri, gördüklerini sandıkları gerçeklikle tekrar yüzyüze getirip, göremediklerinin gördükleri olduğunu anlatmaya çalışıyorum.                    

Vecdi Uzun: Sizce sanatın tanımı nedir? Bu tanım çerçevesinde sanatçının taşıması gerektiğini düşündüğünüz özellik ve sorumluluklar nelerdir?

Ertuğrul Berberoğlu: Sanatın farklı boyutlarını ve yönlerini belirli ölçülerde ifade eden sanata ilişkin sayısız farklı sanat tanımı yaklaşımı mevcuttur. Sanatın bütün yönlerini kucaklayabilen ve sanatın karmaşıklığını anlatabilen tek bir tanım yapmak da kolay değildir.  Konuya başlangıç yapabilmek amacıyla Marmara Üniversitesi’nden hocam Prof. Dr. Tayfun Akkaya’nın sanat tanımını paylaşmak istiyorum. Sanat; hayatı tanımak, anlamak, yorumlamak ve yaşanılır kılmak amacıyla hayal gücünün yaratıcı kullanımını içeren, insan bilincinin sırlarına ve gelişmesine ışık tutan hayati bir etkinliktir. Bu tanımdan hareketle daha öznel bir tanım daha yapacak olursak sanat; gerçekliğin görünmeyen, algılanmayan boyutunu görünür kılmak, algılanır hale getirmek ve bunu yaparken de estetiğin kendine özgü dilini, anlatım yöntemlerini kullanmaktır.

Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu

Diğer sanat dallarında olduğu gibi plastik sanatlarda da her gün defalarca bakıp izlediğiniz olaylar ve nesneler hayatın hareketinden arındırılmış bir biçimde sanatçı tarafından yeniden var edilir. Söz konusu nesne ve olaylar durağan bir hal alır. Böylece görünenin ardındaki gerçekliği ya da gerçekliğin kesitlerini algılamaya başlarız. Burada adı geçen nesne ve olaylar sadece somut olanları değil, aynı zamanda soyut olanları da kapsar. Düşünceler, duygular, sorular, sorgulamalar ve maddi olarak algılanabilir herhangi bir şekil ve kütlesi olmayan varlıklar da sanat aracılığıyla birer beden kazanır. İnsanın sanatsal yaratıcılığının evrimsel süreç aşamasındaki gelişiminin eşik noktası da bu soyutluğun kavranabilir,  düşünülebilir ve uygulanabilir hale gelmesidir. Bu nedenle insanın sanatla birlikteliği onun ilk ortaya çıkışına kadar geri götürülebilir. Bizi herhangi bir hayvandan ayıran temel niteliklerimizden biri olan sanat;  insanın “İnsanlaşmasının” belki de en önemli kaynağıdır. Bir toplumda sanatın durumu o toplumun gelişmişlik düzeyi hakkındaki en önemli göstergelerden biridir. Atatürk’ün “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” sözü öylesine söylenmiş bir söz olmayıp,  çok güçlü bir hakikati ifade etmektedir.

 

Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu

Sanatın bu tanımından yola çıkarak sanatçının ne olduğu,  ya da olması gerektiğine dair de bir yanıt vermek gerekiyor. Her yaratım etkinliği gibi sanat da mevcut gerçekliğe bir müdahalede bulunduğu için sanatçının bu gerçeklikle gerilim ve savaş içinde olması beklenir. Sanatçının bir derdi olmalıdır. Sanatçı Dünya ile gerilim içinde olmalı, huzursuz olmalı… Kafası rahat insanın yaratıcılığı da derinliksiz olur. Sanat bu rahatsızlığın yarattığı sarsıntıların ve titreşimlerin dışa vurumudur. Bu şekilde bakınca aynı zamanda mevcut duruma ve  “statüko”ya bir karşı çıkış niteliği taşır. Sanat özü itibariyle devrimcidir ve yıkıcıdır. Kurumuş, çürümüş, insanlığın sırtında yük haline gelmiş olan yapı ve düşünceleri yıkıp yepyeni özgürlük alanları inşa etmek ve perdeleri kaldırıp gerçeği ortaya saçmak ister. Yüzeysel olanı parçalayıp, derinlerde gizleneni, gizlenmek isteneni görünür kılmak ister. Bu betimlemenin kısa ifadesi şudur; Sanat estetik bir savaştır. Sanatı estetik bir savaş olmaktan çıkarıp pazarda alınıp satılan bir araç haline getiren bazı çağdaş sanat anlayışları, sanatın esas olarak bu devrimci niteliğini kötürüm etmektedir. Bu düşünce sanatı yalnızca toplumun küçük ve seçkin bir kesiminin şımarık bir zevki haline dönüştürmektedir. Geniş toplum kesimlerine ise sanatın gereksiz, boş bir uğraş olduğu, sanatçıların ise halkın dertlerinden kopuk züppeler olduğunu telkin etmektedir. Bu tahripkâr tavır daha da artarak bilimle, sanatla, yani insanlığın en gelişkin uğraşlarıyla meşgul olanlara ve aydınlara karşı bir düşmanlık yaratmaktadır. Bu sistemli tahripkâr çabalar devrimci niteliğini dumura uğratmaya ve bunları küçük bir alana sıkıştırıp yalnızca piyasaya hizmet ettikleri ölçüde yaşayabilir kılmaya çalışılmaktadır.

Kapitalizmin sanata yaklaşımındaki bu sakatlığa karşın sanatın içinden doğan bir güç merkezi bulunmaktadır. Kapitalist yaşamın dayattığı kısırlaşmaya, tekdüzeleşmeye, aynılaşmaya ve anlamın yitimine karşı en büyük silah yine sanatın yaratıcılığı ve doğurganlığıdır. Sanat insanlığın insanca yaşama mücadelesinin en hayati unsurlarından biridir. Sanatçının bu misyonun bilincinde olması zorunludur ve buna uygun davrandığı sürece bulunduğu çağın sınırlarını aşma olanağına kavuşabilir.

Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu

V.U.: Sanat farkındalığınız ve bu farkındalık itibariyle gelişim sürecinden bahseder misiniz?

E.B.: Çocukluğumu Bartın’ın, Anadolu köylerine egemen olan içe kapanık geleneksel kültürüne sahip bir köyünde geçirdim. Geçim sıkıntılarının hat safhada olduğu koşullarda ailelerin Dünya’ya getirdikleri çocuklarıyla ilgili gelecek planları takdir edersiniz ki sadece temel ihtiyaçlarını gidermek odaklı oluyor. Benim için de faklı olmadı. Henüz okul öncesi dönemimde köy hayatını ve sosyal durumu gözlemleyerek çıkarımlar yapardım. Sistemi yargılıyor olduğumu bilmeden sistemi inceliyor, eleştiriyor ve elbette kudretimin yetersiz kalmasıyla payıma içsel yıkımlar ve üzüntüler alıyordum.

Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu

 

Bir ebeveyn yönlendirmesinin olmadığı gibi kültürel temasa geçebileceğim hiçbir atmosferi deneyimleme şansım bile olmamasına rağmen,  bugün düşündüğümde anlayabildiğim plastik sanatlara yatkınlığımı ve heyecanımı keşfettim. Hayatımın dönüm noktasının bu süreçle başladığına inanıyorum. O zamana kadar ihtiyaç duyduğum tek şey dışavurum için bir araçtı ve buna artık sahiptim. Dışavurum yapabiliyor, yergileri, övgüleri, duyguları ve olayları içimde yaşamak mahkûmiyetinden kurtuluyordum. İmkânlarımın yettiğince doğal malzemelerle resim-heykel yapmaya başladım. Hatta ilk eserlerim yerlere dökülen betona gelen mala izleriyle yitip gitti. Bunu sanat hayatıma aldığım ilk darbe diye gülümseyerek düşünüyorum. Ortaöğretim dönemimde bugün minnetle kendisini andığım resim öğretmenim Gülten Kılıçoğlu’nun öğretim ve yönlendirmesiyle Güzel Sanatlar Lisesi’ne girdim. Bu bir kırılma noktasıydı. Sanatın yaşam biçimi olduğu gerçekliğiyle kucaklaşıp müthiş bir açlıkla eğitimimi tamamladım ve Marmara Üniversitesi A.E.F. Resim-İş Öğretmenliği bölümüne girdim. Akademik eğitimimin bana katkısı insanlığın sanatın varlığına olan elzem ihtiyacını kavramış ve bu ihtiyaçla taşımış olduğum öznel sorumluluğun bilincine varmış olmamdır. Kendime bir kimlik bulma arayışına girdim. Bu kimlik arayışının sonrasında aradığımın geçmişten günümüze gelen hiçbir anlayışa uymadığının farkındalığına vardım. Hepsine aittim ama aynı zamanda hiç birine ait değildim. Sonra birçok akımı harmanlayıp ortaya yeni bir anlayış çıkardım. Bu anlayışa gelecekte kurmak istediğim Dev-Art (Devrimci Sanat) grubunun ismini koyabiliriz.

Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu

V.U.: İleride kurmak istediğiniz çok iddialı bir hareket olacağı hissi verdiğini Dev-Art (Devrimci Sanat) grubu hakkında Kolajart okuyucularına bilgi verebilir misiniz?

E.B.: Üzerinde değerlendirmelerimin devam ettiği bir süreç içindeyim. Ardından uygulamaya yönelik yol haritamızı oluşturacağız.  Bu nedenle bu aşamada içeriği hakkında çok fazla bilgi vermek istemiyorum, ancak ipucu vermem gerekirse isminden yola çıkabilirsiniz.

Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu

 

V.U.: ”Tavaf ” isimli çalışmanızın içeriği hakkında bilgi verir misiniz?

E.B.: Tavaf isimli eserimde kör inancın insanları birey olmaktan çıkarıp sürüleştirdiği ve özne olmaktan çıkarıp nesneleştirdiğini anlatmaya çalışıyorum. Gözümüze ilk çarpan siyah renkli biçim;  bir kara delik gibi etrafındaki her şeyi içine çekip yutmaktadır. Kara deliklerin özelliği ışık dâhil bütün kütleleri içine çekmesi ve hiçbir renk ve ışığı yansıtmamasıdır. Kara delik metaforunun buradaki işlevi aydınlığın bu kör inancın kuyusunda boğulduğunu imgelemesidir. Elbette gerçek kara deliklerden farklı olarak bizim kara deliğimizin çekim gücünü yaratan insanların kendisidir. Sanatın olduğu gibi dinsel inanç da kapitalizmin pençesine düşmekten kurtulamamıştır. Öte dünya tasavvuru, kar zarar hesabıyla planlanan bir yatırım olarak görülmeye başlanmıştır. İnsanlar bir yandan hipnotize olmuş bir halde kapitalizmin tüketim merkezlerine taparken, bir yandan da dini bir tüketim malzemesine dönüştürmektedir. Çalışmam kapitalizmle dinin bu karanlık buluşmasının insanları düşürdüğü durumu anlatmaktadır.

Peki, bu buluşmanın insanlara nasıl bir etkisi olur? Kapitalizmin sürekli artan nüfusa gereksinimi vardır. Ancak bu artan nüfusun içinde düşünen, sorgulayan ve var olan sistemle savaşan beyinlere tahammülü yoktur ve bir şekilde bu grubu yok etmek ister. Yok etmenin mümkün olmadığı hallerde de insanların yoksul kaderlerine rağmen motive olabileceği mitlerle yaşam direncini sağlar. İnsanları inandır, gönüllü itaat sağla ve kontrolü ele geçir. “Tavaf “ mitlerle altı doldurulmuş bu illüzyonu izleyicinin gözleri önüne sermektedir.

 

Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu

V.U.: Türkiye’de sanatçıların ve daha özelde ressamların durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

E.B.: İronik olmasına rağmen beni umutlu kılan şey şimdilerde sanatın gerçek gücü anlaşılmış olacak ki;  sanat bunca sansürleme, baskılama ve yasaklamalarla saldırı altındadır. Sanat yaşadığımız coğrafyada bilimsel gelişim, özgür gazetecilik, mücadeleci siyasi kimlikler kadar tehlikeli görülmemekteydi. Bugün görüyorum ki;  bu farkındalık artık tamamlanmış ve sanatın bir silahsız mücadele direnişi olmasıyla toplumu ne denli etkileyebileceği gerçeğiyle yüzleşmiştir. İronik olmasının can alıcı noktası da budur. Sanatın önemi kabul görmüş,  ancak yok edilme tehlikesi altına girmiştir. Mevcutta bir saldırı varsa ardından direniş doğar ve benim insanlarımıza bu konuda inancım tamdır.

Bu saldırılara öğrenim çağlarında henüz gelişmekte olan muhteşem hayal gücüne ve yaratıcı dehaya sahip çocuklarımızın maruz kalması saldırıların beni en üzen boyutudur. Sanatçılarımızın aldığı en büyük darbenin ise yine sanatın atmosferi içinde var olan ve sanat lisanıyla konuşan,  ancak sanatçısına satış oranlarıyla değer kıymet biçen galeriler, sanat fuarları ve bienallerin olduğunu düşünüyorum. Üzülerek söyleyebilirim ki;  kapital üstünlük kullanarak nitelikli bir PR yapma şansı yakalayamayan ve bireysel olarak da sosyal ağ kuramamış nice sanatçılar yok olup gidiyor. Daha açık bir dille ifade etmek gerekirse;  galeriler-fuarlar-bienaller sanatı ve sanatçıyı bir pazar haline getirmiştir. Bu sanat tacirleri zenginlerin evlerini, holdingleri vb. yerleri dekore etmekte,  sanatçıları ve eserlerini koleksiyonerlere hapsetmekte ve hatta kara para aklamak isteyen kurumlara hizmet bile etmektedir. Son olarak sanatçı kimliğini onaylama derdine mahkûm edilmiş ve belki bu kaygıyla esas amacı olan sanat kaygısından uzaklaşmakta olan sanatçı arkadaşlarıma da bu yanılsamanın bir parçası olmamaları gerektiği çağrısını yapmaktayım.

Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu

V.U.: İnternet kullanımın yaygın olması nedeniyle Türk resminin önemli isimlerinin bir kısmında da kopyaya yaklaşan benzemeler olduğu artık görülmektedir. Sanatta kopyacılık ve esinlenme konusundaki düşüncenizi anlatır mısınız?

E.B.: Öncelikli olarak esinlenme ve kopyalama arasında bulunan önemli farkın altını çizmek gerekir. Bunu açıklamak gerekirse geçmişten bu güne esinlenmeden gelişen hiç bir gelişim gösterilemez. Bilimden teknolojiye, felsefeden sanata kadar hepsinin düşünürlerinin ve yaratıcılarının kendinden öncekilerin bıraktıklarının çağrışımlarıyla, üstüne yaratıcı bir duygu, düşünce ekleyerek ilerleyebildiğini görürüz. Bu son derece olağan, olması gereken mevcut durum sanatçının gelişiminde bebeklik dönemi sayılabilecek bir süreçtir. Gelişme dönemindeyse, özgün yaratıcılığını ana sermayesi yaparak bir anlatım biçimi ve konusu geliştirmesi zorunludur. Aksi durumda ortaya çıkan kopya olmaktadır ve kopya yaratıcılıktan nasiplenemeyen bir olgudur. Tanımı itibariyle zaten bu da sanata dâhil edilemez. Eser sahibi de sanatçı tanımına dâhil edilemez. Gerçek sanatçı ve kopyacı kimliklerin yol ayrımı da burasıdır. Türkiye’deki sanat galerilerini, sanat fuarlarını ve bienalleri gezdiğimizde görüyoruz ki bizlere sanat eseri olarak sundukları işlerin çoğu birbirlerine benzemekte hatta tek elden çıktığı izlenimini vermektedir. Bu demek oluyor ki sanat eseri olarak sunulan çalışmaların çoğu yaratıcılıktan ve özgünlükten yoksundur. Bu da bizlere kopyacılığın yaygın bir sorun olduğu izlenimini vermektedir.

Resim sanatında sanatçı ve sanatçı adaylarının düşmüş olduğu tanınma kaygısı,  kendilerine ve sanata karşı dürüst olmamaları, eğitim sisteminin yetersiz kalmasının da büyük etkisiyle beraber sanat eğitimi, sanat felsefesi ve sanat psikolojisi konularında gelişim sağlayamamaları, bu sürecin gelişimindeki önemli hususlardır. Ayrıca ülkemizde sanat eleştirmenlerinin az olması, yeterli eğitim alamaması ve var olanların da dürüst olmaması etkendir. Bu etkenlerden en önemli olansa sanat-kapitalizm buluşmasıdır. Yani sanatın muhalif kimliğinden uzaklaşmasıdır.

SONY DSC

Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu kimdir?

 1989 Bartın doğumludur. Marmara Üniversitesi A.E.F. Resim-İş Öğretmenliği bölümü mezunudur. Resim sanatı yanı sıra heykel ve performans sanatları üzerinde çalışmaktadır. İstanbul Ümraniye’deki atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir ve aynı zamanda bir özel eğitim kurumunda resim-heykel eğitimi vermektedir.

Ertuğrul Berberoğlu

Ertuğrul Berberoğlu

Share Button

Yorumlara kapalıdır