Eda Çığırlı, Sadan Hanım ve Diğer Hikâyeler Sergisi Üzerine

Share Button
Bedri Baykam,mind is the sea,karışık teknik,70×100,2019

“Renk de ışık gibi hareket eder ve temas ettiği her şeyi harekete geçirir.”

Aristoteles

“Renklerin tonları, müziğin sesleri gibi, çok daha ince tabiatlıdır, ruhta çok daha ince, kelimelerle dile getirilemeyecek titreşimler uyandırırlar.”

Vassily Kandinsky

            Bir hikâyenin başka hikâyelerle olan ortaklığı oldukça şaşırtıcıdır. Yalnız olduğumuzu ne kadar iddia edebiliriz? Gün içinde pek çok kez yalnız olduğumuzu hissetsek, düşünsek de dünyada dert ortaklarımızın oldukça fazla olduğunu tecrübe ettiğimiz kıymetli anlar vardır. Toplum içinde sosyal varlığımızı tehdit eden, davranışlarımızın, algılarımızın sınırlanmasına neden olan, baskı altına alan pek çok neden bulunmaktadır. Bu nedenlerin başında hastalıklar, kabul etmekte zorlandığımız yaşanmışlıklar ve travma kavramının tam karşılığı olan “benliğin bölünmesi- reddedilmesi” gelir ve bütün bunlar günlük hayat akışımızı olumsuz etkiler. Kelimeler ile asla ifade edilemeyen acılar, unutulamayan yaslar, kayıplar, cinsiyet ayrımcılığı, toplumsal tabular, kültürel çatışmalar ve yok saydığımız daha pek çok şey bu sıralamanın içinde yer alabilir. Duygusal taşıyıcılığımızın karşılığını ararken aidiyetsiz ve yersiz yurtsuz kelimelerine yakınlık hissederek ortaklık geliştirebiliriz. Zamana karşı aidiyetsiz, kendimize karşı, aileye karşı, en yakınımıza karşı, sevgiliye karşı, ebeveynlere karşı derken unutmak istediğimiz “şey”lere karşı aidiyetsiz, hissiz olabiliriz. Hissizleşme ve bellekten uzaklaşma isteği modern çağın hastalığı haline gelmiş durumdayken bu noktada sağaltıcı gücü ile sanat ve sanat eserleri devreye girer. Tecrübe ettiğimiz bu dünyaya ve kendimize dair öğrendiklerimizi, hissettiklerimizi, düşündüklerimizi, duyumsadıklarımızı, kaygılarımızı ve utançlarımızı kimi zaman bilinçli kimi zaman ise bilinçsiz olarak belleğimizden uzaklaştırsak da “bilinçdışı” bizim yaşamımızı kontrol altına alabilir.  

Hayatımıza yön veren şey kimdi ve neydi?

Eda-Çığırlı, seni-arıyorum-kağıt-üzeri-kolaj,50x35cm2019

Bu sefer öz yaşam hikâyelerimize dert ortağı Sadan Hanım ve Diğer Hikâyeler Sergisi. Alzheimer hastalığına vurgu yapan sergi, güncel sorunumuzu ele alıyor. Türkiye Alzheimer Derneği’nin açıklamış olduğu bilimsel verilere göre Türkiye bu hastalıkta en çok artış görülmesi beklenen ülkeler arasında.

Proje koordinatörü Göksel Gülensoy, sergi küratörü Denizhan Özer, Sadan Hanım’ın kızı Neptün Hanım ve serginin ana konusunu öz yaşamı ile derinleştiren Sadan Ünüvar, konuyu yapıtlarıyla onurlandıran sanatçılar bir araya gelerek algılarımızı zorlayan bir ortaklık yarattılar.  Birleştirici büyük bir gücün bir araya getirdiği insanlardan ve o insanların ortaya koyduğu daha büyük ve etkileyici bir güçten söz edeceğiz.

            Alzheimer’ın renkler ile nasıl bir ilişkisi olabilir?  Bu derin konu neden resim sergisiyle topluma sunuldu? Bu soruların cevabı, proje koordinatörü Göksel Gülensoy’un annesinin hastalık evresindeki gözlemlerinin onu renkler ile buluşturmasına dayanır. Göksel Bey bu hastalığı yaşayan insanların renklere karşı hassasiyetleri olduğunu keşfeder. Ve pek çok hasta bakıcının da ortak gözlemi olan bu konu, bilimsel bir açıklığa kavuşur. Kırmızının renkler içinde Alzheimer hastaları için unutulmaz olan tek ışık sinyali olduğu söylenebilmektedirler.

            Sadan Hanım’ın doktoru Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Topçular, renklerin neden hastalar üzerinde etkili olduğuna bilimsel bir açıklık sunmaktadır.

“Gözümüzü açtığımız anda zihnimize bilgiler yağmaya başlar. Şekiller, hareketler ve renkler. Tüm bunlar arasında renklerin ayrı bir yeri vardır. Renkler, beynimizi en ilkel kısımlarına kadar etkiler. Ama tüm renkler arasından en uzun dalga boyuna sahip kırmızıdır. En çok heyecan, arzu ve isteği tetikleyen ve dikkatimizi, belleğimizi ve zihnimizi uyarandır. İşin teknik kısmına girecek olursak muhtemelen bir tür Nörostimuator özellik gösteriyor. Özellikle kırmızı. Belleği ve dikkati uyarıyor, canlandırıyor. Hatta hastalarda bellek performansını attırdığı, unutkanlığı azalttığına dair yazılar vardır. Birde renk ile ilişkilendiğinde bilgi daha kalıcı oluyor. Mavi ve kırmızı özellikle kırmızı zihni, belleği, dikkati uyarıyor, güçlendiriyor. Modacı Tanju Babacan’ın sakalı buna iyi bir örnek aslında. Annesinin onu tanıması için sakalını kırmızıya boyardı.  Rahmetli annesi onu son dönemine kadar tanıdı.”

Renklerin bu gücü, Alzheimer’a dikkat çekmek ve sosyal farkındalığı arttırmak için başlayan belgesel film projesini aynı zamanda bir sergisiye dönüştürür.   Proje, Göksel Gülensoy tarafından etkileyici bir sergiye dönüşebilmesi için Denizhan Özer’e sunulur. Bu karşılaşma aslında tesadüf değildir. Dünya düzleminde henüz açıklık kazanmamış olan ortak çekim alanlarımızın birleşimi şaşkınlık yaratmaktadır. Var olan sistemde insanların birbiriyle olan bağları ve bağlardan doğan duygu ortaklıkları toplumsal yalnızlığın olmadığını bize bu seferde göstermektedir.  

            Denizhan Özer’e sunulan proje onu derinden etkiler. Çünkü yakın zamanda o da annesini Alzheimer’dan kaybetmiştir. Bu sergiye dâhil olan usta isimler arasında da hastalığa yakından tanıklık eden sanatçılar vardır. Onlar da projeye tesadüfi biçimde dâhil olmuşlardır. Böylelikle çemberin genişlediğini söyleyebiliriz.

Devabil-Kara-Açık-Alana-Çağrı-Tv.-üzerine-Akrilik-selüloz-160×140-cm-20015

Mesleki alanda başarılarımız, toplum tarafından onaylanmış olmamız ve uluslararası tanınırlığa sahip olanlarımızı da göz önünde bulundurduğumuzda, profesyonel ve mantık çerçevesinde devam ettirdiğimiz hayatımıza karşı “acı çekme” ve “yas tutma” hakkı tanıyabilmiş miydik? Kurguladığımız dünyayı ve sorumluluklarımızı entelektüel donanımlarla katmanlarken hayata hangi bölünmüş parçamızla temas ettiğimizi kestiremiyoruz.  Ya da kendi derinliğinde saklı olan “yas sürecimizi” mesleğimizden uzaklaştırmadan yaşayabilmiş miydik? Bu gerçeklikler içinde sanatın dışavurumcu yapısı birer fırsattı ve yapılması gerekenin en iyisini proje koordinatörü, proje küratörü ve sanatçılar bir arada yapacaklardı.  

            Yaşamı kolektif vicdan bütünü olarak da değerlendirebilir miyiz? Toplumsal reddedişlerimiz ve bireysel yok sayışlarımızın bir başka özne ve nesnede vücut bulması ile ruhumuzda izi kalmış hayatların tekrarlandığını söyleyebiliriz. İnsan kimi zaman kendine kimlik kazandırırken kimi zaman da varlığını bu dünyada kimliksiz bırakabilmektedir. Kimi zaman büyük anlamlar yüklerken aynı anlamı yüklediği yeri yok etmek de isteyebilir. Tarihi süreçlere baktığımızda yaşanmış olan pek çok toplumsal travma sonrasında iz bırakan yaşanmışlıklar, sanata sığınarak ifade gücü bulmuştur. Bu haliyle de toplumsal ve bireysel sağaltımı gerçekleştirerek yaratıcı üretimlerde bulunulmuştur. Bu bağlamda aidiyet, düzen ve dengeye sahip olmaya çalışırız. Peki, her dönemde renkler toplumlar tarafından eşit oranda sahiplenilmiş midir?  Renklerin Alzheimer hastaların üzerindeki etkisini açıklayan Nörolog Prof. Dr. Barış Topçular kırmızı ve mavi renge vurguda bulunmuştu.  Mavi ve kırmızının eşit oranda sahiplenilmesi ise dikkat çekici.

Mustafa-Albayrak-Zamanın-Yüzü-Yabancı-Karışık-malzeme-123x62x30-cm.-2019

Toplumsal ve bireysel reddedişlerin yalnızca günümüze ait olgular olmadığını biliyoruz. Konu renklerin insan ruhundaki güçlü etkisine gelince şunu da eklemeliyiz ki renklerin toplumsal, sanatsal ve dinsel kullanımlarındaki reddedilişlerini inceleyerek günümüze kadar ulaşan etkisine ve bu hastalığın anatomisindeki yerine değinmek anlamlı olur.

            Üst Paleolitik Çağda mavi renge hiç yer verilmemiştir. Kırmızı, siyah ve kahverenginin tonları hâkimdir. Bir süre beyaz da hiçbir yere sahip olmamıştır. Neolitik Çağda da mavi renk dışlanmıştır. Doğaya hâkim olan bu renk özellikle Roma ve Yunanlılar tarafından 11. yy. sonlarına kadar hiç kabullenilmemiş fakat kırmızı önemli bir yere sahip olmuştur. Renklerin kabulü ve reddi kültürler arası değişkenlik gösteriyor olsa da mavi rengin reddi kırmızı rengin ise hiç reddedilmeden günümüze kadar aktarımı gizemli bir durumdur. Mavi rengin reddedilmesi yalnızca görsellikle sınırlı değildir. Ona sözcük dağarcığında da yer verilmeyerek doğaya ve renklere karşı körlük oluşturulmuştur.

Peki toplumların sahiplendikleri kırmızı ve reddettikleri mavi neyi temsil ediyordu? Bu toplumsal reddediş bir travma olabilir miydi? Neyi görmek istemiyorlardı?  Vakti zamanında renkleri görmek ve kabul etmek istemeyen toplumlar yüzleşmeler yaşayarak günümüze tam tersi biçimde renkleri aktardılar. Kırmızı rengin hiç reddedilmeden her dönemde sahiplenilmesi, mavi rengin reddedilişinin 11. yy. sonunda sonlanmasıyla denklik kazandı. Mavinin kabulüyle tüm renkleri ilgilendiren bu değişim sanat eserlerine de yansımıştır.  Hatta 12. yüzyılda mavi, kırmızı rengin önüne geçmiş bile olabilir. Öyle ki Batı resminde mavi renk bakire Meryem’in giysisinde kendisini farklı tonlarla göstermiştir. Böylelikle algıdaki körlük toplumlar içinde son bulmuş diyebiliriz. Vakti zamanında reddedilen mavi renk şimdi kırmızıyla eşit oranda değer görerek Alzheimer hastalığında pozitif etkisi olduğu söylenebilmektedir. Elbette diğer renklerin de dalga boyları insan beyninde algıda seçiciliği ön plana çıkartmakla birlikte, insanların yaşamla olan bağlarını güçlendirir. 

Eda-Çığırlıhayat-sana-teşekkür-ederim-Kağıt-üzeri-kolaj50x35cm2019

Tarihi süreç içinde toplumlar algı travmasını çözebilmiş ve yeni “renk düzenleri”  oluşturabilmişlerdir.  Şu an ise modern yaşama katkı sağlayan renkler pozitif psikolojiyi destekleyerek sağlıklı bir çözülme içinde gelişme göstermektedir. Belleğin nefes borusu haline gelen renkler işlevselliğini “Sadan Hanım ve Diğer Hikâyeler” adlı sergide gösterirken 20 sanatçı kendilerine özgü algıları, renkleri ve teknikleriyle hastalığı yorumladılar.

            Belleğimizden uzaklaşıp gitmek isteyen asıl şey neydi? Neyi görmek istemiyoruz? Toplumun kanayan yarası haline gelen bu hastalık bu topraklara neyi öğretmek istiyor?  Hayatın hafızası insanın kaderi mi oluyor? Sanat eserlerinin sorgusu içinde olan bu sorular modern bir anlatım içinde bizlere yeni kapılar açıyor. Açılan ve kapanan kapılardan söz etmişken Bert Hellinger “Kişi, kaderin önünde saygıyla eğildiğinde, sakinleşir, mütevazi olur. Ve geçmişi arkasında bırakarak önüne bakabilir. Hastalandığınızda, iyileştirilecek bir beden yoktur. Affedilecek bir hatıra, teşekkür edilecek bir geçmiş, temizlenecek bir zihin vardır.” der.

            Böyle değerli bir projede usta isimlerin arasında genç bir ressam olarak yer aldığım için öncelikle Denizhan Özer’e, Göksel Gülensoy’a, Neptün Gülensoy’a ve usta sanatçılara sonsuz teşekkürler.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.