Hülya Küpçüoğlu, Fatih Balcı ile ‘Ben mi Yoksa Dünya mı Deli?’

Share Button

Fatih Balcı, 16. İstanbul Bienali’nin ilk günlerinde ‘Ben mi yoksa dünya mı deli?’ başlıklı bir performans gerçekleştirdi. Bienal’in “Yedinci Kıta” temasına uygun olarak plastik atık sorununa dikkat çeken sanatçı, çocukken karşılaştığı bir delinin hatırasından yola çıkarak kurguladığı çalışmasında büyük bir plastik torba adam olarak kentin sokaklarında ve Bienal mekânlarında dolaştı. Sanatçı performansı üzerinden şu soruyu kent insanına ve Bienal izleyicisine yönlendirdi: Ben mi yoksa dünya mı deli?

Hülya Küpçüoğlu: Öncelikle Bienalle ilgili bir değerlendirme alabilir miyim?

Fatih Balcı : Çalışmalar üzerinde tek tek konuşmak gerekir ve bu uzun bir iş. Bienaller de buna dâhil olmak üzere genel olarak günümüz sanatsal üretimleir için söyleyebileceğim şey etkisizlikleridir.  Bu ne demek, tabii epey izaha muhtaç bir söz söylediğimi fakındayım. Yani kısaca bizi sarıp sarmalayan, etkileyen çok fazla çalışma bulamadığımızı söyleyebilirim. Genel olarak sanatsal üretimlerin enerji düşüşü yaşadığını düşünüyorum.  Belki çok fazla üretimden bahsedebiliriz ama buna karşın izleyicide etki bırakıp onu dönüştüren fazla bir şeyle karşılaşmıyoruz. Benim 2005 yılında tespit edip üzerine “Güncel Sanat ve Karikatür İlişkisi” adlı bir makale yazdığım mesele hâlen gündemdedir. Merak eden internette bulabilir. Bunun başka sebepleri de vardır elbette. İlk elden benim söyleyebileceğim, kurumsal bir yapı olarak sanatsal alanın “gerçek” şeyler üretemediğidir.  Belki de bu sadece benim bir kuruntumdur.

Hülya Küpçüoğlu:  Bienal başlangıcında siz de bir performans gerçekleştirdiniz. Performansınızın çıkış noktası ne idi?

Fatih Balcı:  Ben İstanbul Bienali’ne yönelik bağımsız çalışmalar ya da performanslar üretmeyi bir sanatsal üretim biçimi hâline getirdim.  Bu yıl bu çalışmaları başka alanlara ve uluslar arası etkinliklere kaydırma kararı aldık.  İstanbul Bienali’nin 2019 yılı tema ya da kavramını okur okumaz bu fikir aklımda belirdi. Performansın ana fikri İzmir’de çocukken gördüğüm bir delinin taklidini yapmaktan ibaretti. Bu deli vücuduna bağladığı iplere, bulduğu tüm naylon poşetleri sıkıştırarak gezerdi. Kentin sokaklarında adeta koca bir naylon adam olarak dolaşan bu deli çocukluğumda oldukça dikkatimi çekmiştir. O zamanlar bir gariplik olarak görünen bu delinin durumu bana günümüz dünyasının anlamlı bir yansıması gibi göründü.  Bienalin kavramsal çerçevesiyle de uyumlu görünüyordu. Oldukça etkili ve anlamlı bir iş olacağına karar vererek bu performansı gerçekleştirmeye karar verdim.

Hülya Küpçüoğlu: ‘Torba Adam’a dönüşümüz sürecinizden bahseder misiniz?

Fatih Balcı:  Performansın adını “Ben mi Yoksa Dünya mı Deli” olarak belirledik. Performansı artık bizim için sanki bir başlangıç noktası hâline gelmiş olan Tophane Parkı’nda başlattık. Burada yanımızda bulunan iplerle ve naylonlarla deli görünümüne büründük. Yanımda eski öğrencilerimden ve sanatçı arkadaşlarımdan beş kişi bulunuyordu.  Bir yandan ipleri ve naylonları bağlarken bir yandan da fotoğraf ve video çekimi gerçekleşiyordu. Yanımızda aynı zamanda performansımızı anlatan İngilizce Türkçe bir el ilanını taşıyorduk.  Tüm hazırlıklar bitince hemen yanımızda bulunan Bienal ana mekânlarından MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne yöneldik.

Hülya Küpçüoğlu: Bienalin ana mekânına torbalara sarılı bir şekilde giriş yaptınız. Nasıl karşılandınız? Neler Oldu?

Fatih Balcı:  Tabii biz ana kapıya gelip giriş yapmak isteyince orda dananın kuyruğu koptu. Önce bir şaşkınlık ve ne yapacağını bilememezlik hâli yaşandı. Elbette biz içeri girmek için tüm gereklilikleri yerine getirmiştik. Yani işte kare kod alınması ve benzerleri gibi giriş için tüm hazırlıklarımızı yapmıştık. Bizim içerde bulunmamızı engelleyecek hiçbir neden bulunmuyordu.  Bu yüzden içeri girdik ve dolaşmaya başladık. Ben işlere bakarak gezmeye başladım,  yanımda bulunanlar da benim fotoğraf ve videolarımı çekmeye başladılar. Ancak bir süre sonra yönetici pozisyonunda bulunan kişiler yanımızda bittiler ve bu şekilde orada bulunamayacağımızı, gezemeyeceğimizi söylemeye başladılar. Ben de bu şekilde orada  bulunmam açısından herhangi bir sakınca ya da engelin bulunmadığını söyledim. Bu elbette sanatsal ve ahlaki bir testti. Ama bizi takip eden yetkili arkadaşımız sürekli olarak dışarı çıkmamız gerektiğini söylemeye devam ediyordu. Gerekçeleri de vardı elbette. Bu şekilde gezmemiz hâlinde Bienal’in sanatçısı olarak görülebileceğimizi söylüyorlardı. Buna benim yanıtım ise bunun izleyiciyi ilgilendiren bir mesele olduğuydu.  Yetkili arkadaş ama siz Bienal’in sanatçısı değilsiniz deyince ben de eğer isterseniz Bienal sanatçısı olabilirim dedim.  Bunun bir ironi olduğunu söylememe gerek var mıdır, bilemedim şimdi.   Kendimi değişen pozisyonlarda konumlandırmıştım. Bir açıdan bakarsanız bir sanat eseri gibiydim. Diğer açıdan bakarsanız kendine has şeyler giymiş bir izleyiciydim. Konumum stabil ve belirgin değildi. Sürekli bir gelgitin yaşandığı ve gören her kişide başka ilgiler kurulabilecek bir pozisyondaydım.  Aslında kendime ilişkin algım da bu yöndeydi. Görevli arkadaşımız dışarı çıkmamız yönündeki telkinlerini sürdürüyordu. Bu aşamada zorla dışarı  çıkarmak isteyip istemediklerini sormak zorunda kaldım. Kısa bir tereddütle hayır dedi. Bu arada yönetim odasından görevli arkadaşımıza dışarı çıkarılmamız yönünde telefonlar gelmeye başladı. Bu telefonlara ekipten Gökhan Keleş bakıyordu.  Ben hem gezmeye hem de görevli arkadaşla konuşmaya odaklandığımdan telefonla ilgilenememiştim. Sonunda telefondaki konuşmanın hararetlendiğini görünce telefonu alıp konuşmak zorunda kaldım.  Telefondaki ses de aynı şeyleri tekrar ediyordu. İşi daha fazla uzatmamak için dışarı çıkabileceğimizi ama burada yaşadığımız her şeyi yazılı hâle getirip bastıracağımızı söyledim. Bu söz sanki sihirli bir etki yaptı. Her şey birden sakinleşti. Telefondaki ses tereddütlü bir şekilde yazacak mısınız, dedi. Evet, dedim ne eksik ne fazla tamı tamına yazacağım. Telefonda bir boşluk olduğunu fark edince sordum: “ Ne yapıyoruz, gezebiliyor muyum yoksa çıkmalı mıyım?” Telefondaki ses gezebilirisiniz, dedi. Tamam, dedim burayı geziyorum, ama burası bitince Pera’ya da çıkacağım, lütfen arkadaşları arayıp haber verin orada da aynı sorunla karşılaşmayalım. Telefondaki ses tamam, dedi.  Biz rahat bir şekilde müzeyi gezdik, fotoğraf ve videolarımızı da çektik. Az bir dinlenmeyle Pera’ya çıkmak için taksi bakarken Bienal arabalarından biri bize yanaşıp kendilerinin bizi çıkaracaklarını söylediler. Daha sonra Pera önünde bizi karşılayan yetkili arkadaşımızla tüm Pera’yı dolaştık. Pera’dan yine MSGSÜ Müzesine kadar yürüyerek performansımızı bitirdik.

Hülya Küpçüoğlu: Saptamalarınız neler oldu peki?

Fatih Balcı:  Öncelikli olarak Bienal mekânlarına yönelik böyle bir performansın daha önce yapılmadığını fark ettim. Bunu yetkili arkadaşlara da sormuştum. Onlar da böyle bir şeyin daha önce yaşanmadığını söylediler. Önümüzdeki Bienallerde bunun tedbirleri alınacaktır. Ama ben yine orada başka bir çalışmayla olacağım. Bunu şimdiden söyleyeyim. Sanatsal ana yapı için sanatsal üretimlerden çok kendi yapısı, kontrol gücü, ilişkilerinin su sızdırmazlığı gibi olguların çok daha önemli olduğu bir kez daha görülmüştür. Bu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Bu performansın Bienal yönetimini ve organizasyonunu oldukça tedirgin ettiğini söyleyebilirim. Çünkü orada büyük bir maddi güç, uluslararası küratöryal bir ekip,  sanatsal bir yapı ve bu yapıya angaje olmuş sanatçılar, sanat dergileri ve eleştirmenlerden oluşan büyük bir organizasyon var.  Bu yapı, çevre belli sistemik kurallar ve kontrol noktalarıyla donatılmış. Burada yer almak, bulunmak herkesin harcı değil. Birçok kapıdan geçmek, birçok yerden de vize almak zorundasınız.  Ancak böylece “sanatsal” anlamda onay aldığınız gibi görünür olabiliyorsunuz. Birini gelip bu oluşmuş yapıya destursuz dalması kabul edilebilir bir şey değil. Böyle bir performans, bu sanatsal yapının karizmasını çizdirmesi ya da otoritesinin hiçe sayılması anlamına gelebilir. Bu kolay kabul edilebilecek bir şey değil. Ben yıllardır bu sisteme bilinçli gedikler açıyorum. Bu gedikleri, yaptığım yaratıcı sanatsal üretimler ile gerçekleştiriyorum. Hatırlıyorsun ilki sadece iletişim organlarında oluşan olmayan sergim “Hacet” çalışmasıydı. Bu noktadan sonra bu gedikleri daha etkili ve büyük açacağımı söyleyeyim.

Bir başka tespitim de  bana olan destekle ilgilidir. Bienalde yer alan çalışma ekipleri kurumsal olarak bizi kabul edemeseler bile çalışmamızı sevip desteklediler. Birçok sanatçı arkadaşımın desteğini aldığımı söyleyebilirim. Buradan hepsine teşekkür ediyorum. Bu destek genel olarak bu yapı tarafından görmezden gelinen sanatçılardan geldi. Sanatçıların bu kadar baskın bir sanatsal yapı karşısında kendilerini genel olarak çaresiz hissettiklerini düşünüyorum. Birçok kişinin bu nedenle sanat yapmaktan vazgeçtiğini görüyorum. Bu, çaresizlik duygusundan kaynaklanıyor. Bana gelen desteğin, bu sanatsal yapının baskınlığının sanatçı ve sanat çevresinde yaratmış olduğu rahatsızlığın bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Söylenebilirse bu sanatsal yapı ya da sistem bir içerde tutma ve dışarıda bırakma mekanizması olarak çalışmaktadır. Kendi otoritesini kurmuştur. Gerçek sanatsal enerjinin bu kontrol mekanizması ve oto kontrol tarafından baskılandığını düşünüyorum. Ama buna bağlı başka bir tespit de şudur: Bu performansın da gösterdiği gibi sanatsal üretimlerin engellenmesi mümkün değildir. Gerçek yaratıcı sanatsal enerji her zaman bir yol bulur.  Sanatsal olarak zaman içinde şekillenip oluşan bu yapının gücünün bir kısmı da aslında sanatçıların ona yükledikleri güç algısından kaynaklanmaktadır. Asıl gücün sanatçıya ait olduğu hatırlanmalıdır. Buradan sanatçılara da bir eleştiri çıkar, sanatçılar üretimlerine ve bir araya gelmeye odaklanmalıdırlar. Bugünün iletişim olanakları içinde çok şey mümkündür.

Hülya Küpçüoğlu: Bienal’in küratörü veya ekibinden kişilerle irtibatta bulundunuz mu?

Fatih Balcı:  Ben hiçbir çalışmamda Bienal ekibiyle temas kurmam ve önceden haber vermem. Ortaya çıkan çalışma tamamen bir sürpriz olarak ortaya çıkmalıdır.

Hülya Küpçüoğlu: Performansınız sırasında belli mesafeleri yürüdünüz. Tepkiler nasıldı?

Fatih Balcı:  Pera ve MSGSÜ Müzesi arasında yollarda yürüyerek performansımızın bir kısmı gerçekleştirdik. Belki bizim gezdiğimiz güzergâhın da bir sonucu olarak genelde olumlu ve sempati dolu tepkiler aldığımı söyleyebilirim. Elbette çok kişinin ilgisini çekti.

Hülya Küpçüoğlu: Sonuç olarak sizce performansınız neticesinde istediğiniz sonucu elde edebildiniz mi?

Fatih Balcı:  Benim kafamda tasarladığım etkiler ve tepkilerin büyük kısmı oluştu. Kendi adıma istediğim sonucu aldığımı söyleyebilirim.

Hülya Küpçüoğlu: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?     

Fatih Balcı:  Belki Bienal Küratörü Nicolas Bourriaud’ın performansımıza tepkisini burada ele alabiliriz. Bu ana yapıdan gelen tepkilerin beni çok ilgilendirmediğini baştan söylemeliyim. Ama Bourriaud ülkemizde genel olarak ana yapı aktörlerinin performansa sesiz kalma ya da görmezden gelme  (  bu da bir dışarıda tutma mekanizmasıdır unutmayalım ) eğiliminin tersine çalışmamızın instagramdaki paylaşımlarına birçok beğeni göndererek dolaylı bir destek verdi. Bence epey zayıf bu desteğin bile takdir edilmesi faydalıdır. Bunu bir bahane olarak kullanıp gerçek sanatçı ve kültür adamının nasıl olması gerektiğini hatırlatmak isterim. Gerçek sanatçı ve kültür adamı eğer iyi bir sanatsal çalışma görüyorsa bunu her yerde destekler ve takdir eder.  Hocalarımın kulağıma küpe yaptığı bir sözü burada tekrarlayayım:” Marifet iltifata tabidir.”

Share Button

Yorumlar kapatıldı.