Prof. Dr. Ayla Ersoy: Globalleşen Dünyada Sanatın Özerkliği

Share Button

Sanatın özerkliği konusu günümüzde yaygın olarak kullanıldığı haliyle sanatçıya ve genel olarak da sanata, sanat dışı herhangi bir alandan müdahale edilmemesi anlamı taşır. Yani sanatın kendi yasaları olduğu veya olması gerektiği varsayımına dayanan bir tavır olarak nitelendirilir. Özerklik konusuna girmeden önce sanat nedir sorusuna cevap bulmak gerekir. Sanatla ilgili pek çok tanım yapılmıştır. Ancak özellikle günümüzde kesin bir tanım yapabilmek gittikçe zorlaşmaktadır. Sanatın toplumsal olarak belirlenişi, onun her hangi bir toplumun çıkarları ile bağımlı olduğunu gösterir. Sanat sosyal bir yaşamın ürünüdür. Bu bakımdan toplumu ilgilendiren her şey onu da ilgilendirir. Toplumsal evrimin yüzyıllardır süren birikimini yansıtır. Sanat da kendi dışındaki her şeyin bütünlüğünü, insanlığın yaşantısını ona göstererek gerçeklerin değiştirilip, denetlenebileceğini işaret eder.  

Sanatın işlevlerinden birisi de insanlar arasındaki iletişimi sağlamaktır. Bu iletişim insanlığın ilk dönemlerinden bu yana zorunlu vazgeçilmez olarak günümüze kadar gelmiştir. Bu iletişim için gerekli duygu, düşünce ve özlemlerin esasını insanların birbirleriyle olan bağlayıcı ilişkileri oluşturur. Duygu ve düşünceleri paylaşma yeteneğini yansıtır. İnsanla yaşadığı çevre arasında sanat aracılığı ile bir denge sağlanır. Toplumların gereksinimleri ve düşünceleri değiştikçe sanatın da işlevi değişecek, yeni görevler yüklenecektir.

Raffaello Sanzio’nun Platon tasviri

Sanat nedir sorusunu sorarak belki de özerkliğin aslında ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyoruz. M.Ö. 4. ve 5. Yüzyıllardan başlayarak sanat düşüncesini tarihsel süreç içinde özerklik bağlamında irdelemekle başlayabiliriz; Sanat-toplum ve devlet arasındaki ilişkiyi, yani sanatın sosyal işlevini ilk ortaya atan düşünür Platon olmuştur. Platon’a göre: Salt bir idea olarak düşünülebilecek bir akıl devleti ile düzen sağlanabilir. Böyle bir akıl ve ahlak devletinde sanatçıların yeri ne olacak sorusuna, devletin düzenleyicisi akıldır, sanatın yaratıcısı ise duygu ve heyecanlardır. Akıl ile duygu arasındaki çatışma devlet ile sanat arasında da görülür. Aklın olduğu yerde düzen, duygunun olduğu yerde kargaşa vardır. Duygu ve heyecan bir devlette aklın yerini alınca orada bozulma başlar, devlet düzenli ve ahlaklı olma özelliğini kaybeder. Platon için gerçek sanat toplumsal sanattır ve yararlıdır. Duyguları harekete geçiren sanat ise toplumu gevşetici ve zayıflatıcıdır.

Toplumların inanç, düşünce ve insan yapısını o toplumun kültürel, tarihsel, siyasal ve dinsel özellikleri oluşturmaktadır. Sanat da insan ve topluma hizmet ederken, toplumlar arasındaki farklılaşmanın güçlülüğünü duymuş ve hangi toplumda olursa olsun bütün insanlığın kullandığı ortak bir sanat dili kullanarak, insanları bir tek toplum gibi aynı amaca yöneltmek istemiştir. Antik Yunan sanatının merkezinde evren düşüncesi vardır. Sanat da doğanın güzelliğini doğa kurallarına bağlı kalarak yansıtır.

Ortaçağ’da iki büyük dinin koyduğu inançlar ve yasaklar toplumların bütün yaşamında olduğu gibi sanatı da etkilemiştir. Sanatın algılanması ve üretimi bu dönemde ayrı bir alan olarak görülür ve onu farklılaştıran unsurlar belirlenir Örneğin; İslam sanatının mimari sanatı olarak gelişme göstermesi, resim ve heykel sanatının üretiminin yasaklanmasına karşın Hıristiyan dininin bütün güzel sanatlara izin vererek onu kendi dinsel amaçları için yönlendirmesi gibi.

Selimiye Camii

15. yüzyıldan 18. Yüzyıla kadar olan zaman diliminde sosyo-ekonomik ve siyasal dönüşümlerin üretim sürecine etkisi ve bunların sanat üzerindeki yansımaları sanatı değişime uğratır. Ortaçağ boyunca ölüm korkusu içinde karamsar ve ürkek olan toplum Rönesans’ın hümanist düşüncesiyle birlikte değişime uğrar. Ortaçağ boyunca yaşamın merkezine yerleşen ”Din” yerini “İnsan”a bırakır. Sanatta konular hala dinsel olmasına rağmen, biçim daha gerçekçi bir şekil almıştır. Zengin halk kesimi ve aristokratlar kilisenin yerine sanatı himaye ve teşvik etmişlerdir. Burjuva devrimlerinden önce sanatın özerkliği başka anlamlar ve çağrışımları olan bir şeydir. O aristokrasinin dokunulmazlığıdır. Bir sınıfsal tercihtir. İnce zevklerle uğraşanların işidir. (Gürsal, K., 2010, s.2)  Ortaçağ’da koruyuculuğunu kilisenin yaptığı sanatın, Rönesans döneminde koruyucuları zenginlerdir. Siparişi onlar verir, beğeniyi onlar belirler. Loncaların hükmettiği kendi iç kuralları olan ama siparişle çalışılan bir alandır sanat. O güne dek zanaatkâr olarak görülen sanatçının da statüsü değişmiş ve özel yeteneklere sahip olan üstad konumuna yükselerek saygı görmeye başlamıştır. Sanat ürünleri zengin ve nüfuslu insanların zevk ve gururunu okşayacak türdendir.

Dirck Hals

17. yüzyılda Avrupa’nın zenginleşmesiyle özellikle Hollanda gibi kuzey ülkelerinde güçlenen burjuva sınıfı sanatta da kendi zevklerini ve beğenilerini yansıtmaya başlamıştır. Artık sipariş verenler aristokratlar değil burjuvalardır. Biraz da aristokratlara özenerek portrelerini yaptırmaya başlamışlar, doğa görüntülerine insan figürü kadar değer vererek sanata sokulmasını sağlamışlardır. 17. yüzyılda değişik tabakaları birbirinden ayırt edilmeyen bir orta sınıf doğmuş, bu sınıfın kaba kesimi kültürden anladıkları iddiasındadır. Orta sınıf yaşam standardı üstüne kurulu, sanatsal ve düşünsel eğilimleri orta sınıf dili ile ortaya konan, 16. Yüzyılın entelektüel sanatçılarını yetiştiren sanat ve kültür atmosferinden iz bile kalmamıştır. Para ekonomisinin gelişimi, kentlerin giderek zenginleşmesi ve derebeyliğin çökmesiyle saygınlık ve servet kazanan orta sınıflar, büyük çabalar sonucu parasal güçlerini kullanarak daha geniş kesimlerin denetimini ellerine geçirmişlerdir.

Fransız Devrimi

1789 Fransız devriminden sonra Avrupa yeni bir dünya görüşü, ahlak ve yaşam biçimine sahip olmuştur. 18. Yüzyıl çelişkilerle dolu bir dönemdir. Düşünce biçimi akılcılık ve akla aykırılık arasında gidip gelirken, sanat alanında da birbirine karşıt iki akım hâkim olmuş, sanat kimi zaman koyu bir klasizme yaklaşırken, kimi zamanda kendi başına buyruk duyguların ön plana çıktığı bir üsluba kaymıştır. Klasisizm tutuculuğa yatkın ve otorite sahiplerinin ideolojilerini temsil etmeye elverişli bir sanat akımı olmakla beraber, akılcı düşünceyi benimsemiş, aşırılıktan kaçan ve disipline alışık olan orta sınıf genellikle klasisizmin sade, açık ve karmaşık olmayan biçimlerini yeğlemiş ve aristokratların kaprisli, imgesel sanatlarından hoşlanmamışlar, doğanın biçimden yoksun rastgele taklitlerinden de kaçınmışlardır. 18. Yüzyılda Fransa’da burjuva devrimi ile liberalizm için savaşmanın aynı türden eşdeğer hareketler olduğu ileri sürülse de, gerçekte orta sınıf aristokratlara, köylülere ve emekçi sınıfına karşı çizdiği bir sınırın gerisinde birleşmiş ve bu sınıfın içinde ayrıcalıkları olanlar ayrıcalıklarını daha aşağı tabakalara ulaştırmaktan kaçınarak, her türlü yeniliğe karşı çıkmıştır. Orta sınıfın tüm istediği siyasal demokrasinin yerleşmesidir. Fakat devrim ekonomik eşitliğe önem verince, birlikte savaştığı insanları yüzüstü bırakmış, bu yüzden toplum çelişkili ve gerilimli bir dönem yaşamıştır. Krallık ise kimi zaman burjuvaların, kimi zaman da soyluların çıkarlarını temsil etmek zorunda kalmış, sonunda her ikisi de ona karşı cephe almışlardır. Orta sınıf ise aşağı sınıfla işbirliği yapıp devrimini zaferle sonuçlandırdıktan sonra, işbirliği yaptığı kitleyi terk edip daha önce düşman olduğu topluluğun yanında yer almıştır. Bu süre 18. Yüzyılın ortalarına dek uzanan sanat kültür için de bir geçiş dönemi olmuş, zaman zaman uzlaşı sağlanmış olsa da çelişkili bir dönem olarak kalmıştır. Gelenek ve özgürlük, formalizm ve kendiliğindenlik bir arada yaşanmıştır. (Althauser. A, 1984, s.25) Artık sanatta saray üslubunun çöküşü, disiplin ve din bağlarının gevşemesi, kendi başına buyruk bireysel davranışlara sebep olur. Sanattaki klasik idealin yerini, daha erişilebilir, daha insancıl, alçakgönüllü, duygusal bir anlayış almış, sanat üstün kişilerin konusu olmaktan çıkarak yücelik, güçlülük yerine yaşamın güzellikleri ve hoşluğunu ifade etmiş, büyüleyip hoşa gitme amacı gütmüştür. Sanatçılar da koruyucularının beğenisine göre üslup değiştirerek eserler üretmişlerdir. Hafifmeşrep kadınlar, nazik erkekler, gizli sevgililer, tiyatro ve müzik sahneleri, pastoral görüntüler, erotik nüler. vs. 

18. yüzyılda daha önceleri olduğu gibi sanat amaçlara ulaşmak için kullanılmıştır. Devrimden sonra politik inançların açıklanmasında sanattan yararlanılmıştır. Bir vakit geçirme aracı veya duyuları uyarmaya yarayan bir araç. Zenginlerin malı olmaktan çıkmış, öğretici ve eğitici bir görev yüklenmiştir. Sanat toplumun mutluluğuna katkıda bulunmalı, bütün ulusun malı haline gelmelidir. Devrimin asıl amacı kültür ayrıcalığından yararlanamayan tabakaların sanattan haz almalarını sağlamak değil, toplumu değiştirmek, devrimin getirdiklerini topluma iyice öğretebilmektir. Artık sanatı korumak ve geliştirmek yalnızca devletin görevidir ve devletin önemsediği işlere gösterilen ilgiyi yansıtmalıdır. Devrim döneminde sanatın yalnızca konuları ve düşünceleri devrimci nitelikler taşımış, biçim ve üslup bakımından ise devrimci sayılamayacağı da vurgulanmalıdır.

Paris Komünü sırasında Paris’te ateş eden isyancılar ve petroller, 1871 (1906).

Devrimin yolunu hazırladığı Romantizm yeni bir yaşam ve dünya görüşünü yansıtır. Yepyeni bir sanat özgürlüğü kavramı yaratır. Bu özgürlük her yetenekli kişinin doğuştan gelen bir hakkıdır. Bireysel ifadelerin her biri diğerinden farklıdır ve birbirine benzemez, her birinin kendi kuralları vardır. Bu görüş sanat için büyük bir devrimdir. Romantizm akımı böylece akademilere, kiliseye, saray çevrelerine olduğu kadar, koruyucularına, eleştirmenler ile ustalara, geleneğe, otoriteye ve sanatın kurallarının temel ilkelerine karşı açılmış bir özgürlük savaşına dönüşür. Modern sanatın tümü özgürlük için verilen bu savaşın ürünüdür. Ancak devrimin sağladığı yeni kavramların yarattığı entelektüel ortam olmasaydı böyle bir değişimin olamayacağını da vurgulamak gerekir. Sanatta bireysel özgürlüğü sağlayan Romantizm hareketi sanatçının aynı türden bir topluma ve otoritesini kabul ettiği bir gruba seslendiği bir çağın sonudur. Bundan sonra sanatçı toplumun isteklerine karşı gelmeye başlamış, beğeni ve isteklere boyun eğmeyerek kendi duygularını, özlemlerini, düşüncelerini sanata taşımıştır. Bu ortamda sanatın bireylerle kurduğu iletişim biçimi hikâyeler üzerinden değil, algıya yönelik bir değişime uğrar. Bütün modern sanat ürünleri inceliklerini ve çeşitliliklerini Romantizmin doğurduğu duyarlığa borçludur.

Auguste Comte

19. yüzyıldan itibaren bilimsel çalışmaların yoğunluk kazanması ve bilim dallarının birbirinden ayrılması sonucunda, sanatçıların bu çalışmalardan etkilenmesiyle modern sanat akımlarının ilki olan Empresyonizm akımı ortaya çıkar. Bu akım bilimsel buluşların sanatla kanıtlanmasıdır. Müspet bilimler bir taraftan felsefeye yol gösterirken, diğer taraftan Pozitivizme bağlı olarak sanatlar da doğanın gerçeğine ve gözlem yapmaya itilmiş, Doğaüstü veya insanüstülüğünü yücelten metafizik düşünce biçimi itibarını kaybetmiştir, İmgeler yoluyla değil, doğrudan doğa halleriyle üretilen yapıtlarla iletişim gerçekleştirilmiştir. Böylece alışılmış olandan bambaşka bir ifade biçimi yaratılmıştır. Sanatçı artık koruyucusuz kalmış, sanat ürünü de metalaşmıştır. Sanatçı da bu metayı pazara çıkaran bir kişi konumuna gelir. Sanatçının geçim olanakları azalmakla birlikte özgürlükleri çoğalmıştır. Modernizm sanatı bilim ve ahlaktan ayırarak, onu endüstrileşme ve makineleşmenin yaratacağı tahribattan korur. 19. Yüzyılın başında Kant ve Alman romantiklerinin tanımladığı gibi sanat bir ihtiyacı karşılamaz, yarar ve çıkar da sağlamaz. Amacı ve işlevi yoktur. Akıl karşısında hayal gücünü, gerçeklik karşısında düşü, bilincin karşısında bilinçaltını, tasarım karşısında yaratıyı, iş karşısında oyunu temsil eder. (Artun. A. 2015, s.71) Her sanat eseri tektir ve kendine özgü bir dil oluşturur. Sanat bu dönemde hayata teslim olmaz ve her şeye direnir. Sanat özerk ve özgün olmak zorundadır. Belki de tüm tarihsel süreç içinde sanatın en özerk ve en özgür olduğu dönem bu dönemdir.

Pablo Picasso’nun Guernica Adlı Tablosu

20. yüzyıl başındaki Avangart hareketler Dada, Kübizm ve Sürrealizm sanatın özerkliğini kazandığı dönemlerdir Artık sanatçı Aristokratlara karşı da kayıtsız kalabilmektedir. Bu dönemde dünya siyasal ve ekonomik dönüşümler gibi sanatsal dönüşümleri de destekler. Kitleler siyaset dışında bırakılmadığı gibi ilk kez sanat talep etmektedirler. Bu özgürleşme isteğinin toplumun her alanını sardığı bir dönemdir. Toplumlar sanatta, siyasette ve ekonomide dönüşüm istemektedir. Bu yüzden Avangart sanat politik söylemle anlam kazanır, Aristokrasiye hizmet eden sanata karşı çıkar.

Ancak Ulusalcılık sanatta yeni koruyucular yaratır. Sanat milliyetçi, sosyalist veya dinci bir temsilin sözcüsü durumuna girerek politik bir dile kayar, sanatsal özgürlüğünü kaybeder. Diktatörlükler sanatla yaşam arasındaki bağı koparır. Sanat da belli kuralları ve belli anlamları olan bir sanata dönüşür. (Korat. G. 2010, s.2)

20. yüzyılın başındaki Avangart sanat, sanatın kurumsallaşmasına karşı eleştirel bir temele dayansa da 1960 sonrası Avangart sanat hareketlerinin birçoğunun, sistemi eleştirmek yerine giderek sanat pazarını yönlendiren patronların isteklerine uygun hareket etmeye başladıkları görülür. Sanat bundan böyle kurumlarca yaratılan ekonomik bir döngüde hareket etmeye başlar. 2. Dünya savaşından önce sanatın yaşama yabancılaşması ve giderek kurumsal zırhlara bürünen Avrupa merkezli Avangardist yönelimler üretim biçimlerinin, ekonomik alt yapıların belirlediği yabancılaşma ve kuşatılmışlıkla baş etme kaygısındaydı. Savaş sonrası Post-Avangardistler ise müze ve galeriler gibi kurumlarla, devlet ve sermaye çevreleriyle uyumlu yeni bir sanatçı tipi yaratır.

Modern uygarlığın zirvesinde doğal olarak Batı vardır. Kültürel olaylarında sadece Batı uygarlığında evrensel bir önemi ve değeri vardır. İki kutuplu dünyanın giderek kapitalist-liberal bir dünya egemenliğine boyun eğişinin ardından kültürel mücadeleler de daha akılcı bir yol izlemeye başladı. 20. yüzyılla başlayan bu yeni sömürü biçiminin adı “KÜRESELLEŞME”dir.  Eşitlik, özgürlük ve ekonomik refah söylemleriyle yola çıkan bu görüş, öteki uluslara kültürel kimliklerini değiştirme karşılığında yeni seçeneklerle refah sözü vermektedir. Küreselleşmede egemen gücün dışında başka bir değere tahammül yoktur. Klasiğe karşı bir duruş olarak sunulan Modernizm olgusu da kendi değerleriyle hesaplaşma, klasiği arındırma evresiydi.

1960 sonrası Post-Modern düşünce kültür ve sanat ortamına girmeye başladığında, Post-Modernizm Modernizmden sonra fakat onun üzerine oluşturulan bir akım olarak ortaya çıktı.   Modernizmi temel aldı, onu reddetmesine karşın onun ayrışmaz bir parçası oldu. Post-Modernizm eklektik bir anlayış içinde çoğulculuğu benimser.  “Her şey olur”  düşüncesiyle kendini ortaya koyan bir akımdır.  “Ya öyle, ya böyle” yerine “hem öyle hem böyle” düşüncesi onu çoğulcu, çok yönlü, çok kültürlü bir akım haline getirir. (Erinç, 2004.s.165)

Post-Modernlik kavramı önceleri evrensel paylaşıma olanak sağlayan bir anlayışmış gibi görülebilir. Post-Modernizmde öncelikle Modernizmin tamamlanmış olması gerekir. Yani Modernizm yaşam tarzı olarak özümsenmiş olmalıdır.

Asıl önemli yenilik Post-Modernizmle sanatsal özerklik düşüncesinin yıkılmasıdır. 20. Yüzyılda sanatın yalıtılmışlığına karşı çıkan sanat hareketleri özerkliği sanattan çıkardığı gibi, eskimiş kabul eder. Çünkü kültür endüstrisi sanata kucak açmış, sanatı ve onun kurumlarını bağrına basmıştır. Sanatın özerkliğiyle birlikte, estetiğin mutlakiyetçiliği de çökmüştür.

21. yüzyılın başına gelindiğinde sanat türleri, üslupları ve hedefleri ile kitleler arasındaki hiyerarşi kalmadı. (Artun.A., 2011.s.190)  bu Post-Modernizm adı altında toplanan bir kültürel değişimdir. Sanat ve siyaset ilişkisinde 21. Yüzyılın başlarında bir şeyler değişmiştir. Bu değişikliklere sadece sanat açısından bakmamak gerekir. Artık siyaseti de dikkate almak zorunluluğu vardır. Çünkü çeşitli sanat hareketleri değerlendirilirken beğeni ölçütü yerine politik ölçütler geçmiştir.

1990’lı yıllardan itibaren sıkça duymaya başladığımız globalleşme veya küreselleşme kavramı dünyadaki sosyal, kültürel ve ekonomik değerlerin, ulusal sınırları aşıp yayılıp kabul edilmesi anlamını taşır. Yani ulusal sınırlar içinde üretilen değerlerin ulusal sınırları aşması olarak tanımlanabilir. Küreselleşmeyle birlikte yaşam standartları yükseliyormuş gibi gösterilerek, zengin ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki farklar hızla artmış, para her şeyin önüne geçerek, ekonomisi güçlü olan devletler hâkim duruma gelmiş, ekonomik savaşlar hızlanmış ve tüketim artmıştır. (Elmas H. 2012, S.1)

Kimileri bu süreci üçüncü büyük devrim olarak değerlendirerek, siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan üç boyutta değerlendirmektedirler. Sosyal olarak dünyadaki ulus devletler yerine para ve sermayeye dayalı yeni bir devlet düzeninin kurulmasından yanadırlar. Küreselleşmeyi en çok savunanlar da küresel çapta faaliyet gösteren şirketlerdir. Küreselleşmenin kültürel boyutunun bu uluslararası sermaye ile ilişkisi vardır. Güçlü sermayenin egemen anlayışı az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler üzerinde etkili olarak, kültürleriyle uzaktan bile ilgisi olmayan ürünlerle toplumların hızlı, dengesiz ve kontrolsüz değişimlerine sebep olmaktadır. İletişim teknolojileri ve zenginlikleriyle toplumların etik değerleri, örf ve adetleri yanı sıra siyasi, ekonomik, ekolojik, sosyal ve hatta coğrafik ve kültürel değerleri de değişmektedir.

Robert Rauschenberg Monogram

Küreselleşmenin kültürel boyutunu ifade eden Post-Modernizm, kültürlerin parçalanıp çoklu ve çatışmalı kimliklerin oluşmasını, geçmişin reddini ön plana çıkarmaktadır. Öte yandan politik-ideolojik eğilimi ve toplumları karşılıklı bağlarla oluşturduğu ağlar içinde bir dünya toplumu gibi sosyolojik bir oluşumu da şekillendirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda kimlik sorunu ile karşı karşıya kalınır. Kimlik farklılığın vurgulanması olarak bireysel kültürle bağlantılı iken, ulus kimliğinde ve kültürel kimlikler de küreselleşme olgusu içinde şekillenmekte ve ulusal kültürün zayıflaması sosyal yapının bütünlüğünü ve dayanma gücünü azaltmaktadır. Küreselleşme içinde kültürel unsurlar kimlik sorununa dönüşerek, ulusların kültürel birliğini de bozmaktadır. Çünkü kültürel gelişim ekonomik gelişmişlikle paralel olarak var olmaktadır.

Kültür ve sanatta değişim kaçınılmazdır. Günümüzde kitle iletişim araçları toplumların kültür ve sanat ortamlarına çok hızlı bir şekilde ulaşmakta ve etkilemektedir Ancak güçlü ve bilinçli toplumlar başka toplumlarda yaşanan etkileşimi doğrudan yönlendirebilirler. Bu bakımdan Küreselleşmenin tarafsız bir şekilde geliştiği ve olumlu sonuçlar doğuran bir olgu olduğu da düşünülemez.

Modernizmin merkeziyetçi görüşüne karşılık Post-Modernizim merkezsizleştirilmiş ya da çok merkezli, parçalı, karışık ve eklemli bir yapıya dönüştürülmüştür. Kültürel farklılık ve çok kültürlülük görüşü benimsenmiş olmakla birlikte, Batı’nın dışında kalan kültürler sadece göstermelik olarak temsil edilirken hâkim kültür küresel olarak yaygınlaştırılmaktadır. Çok kültürlülüğün çeşitliliği, kültürel zenginlik ve derinlik gibi beklentiler küreselleşen piyasanın tüm yaşamı finanslaştırarak, para yönetiminin ortak mantığı içinde anonim/kimliksiz gücü karşısında dayanamamaktadır… Çok kültürlü sanat, geleneksel sanatı tıkamıştır. Çok kültürlülük kültürün popülerleşmesi, endüstrileşmesi, özelleştirilmesinde ve kitle kültüründe cisimleşmiştir. Bienaller çok kültürlülüğün aynı anda hem üretildiği, hem de sergilendiği yerler olmuş, çok uluslu kültürlülük mantığı, kültürü ve bunun üzerinden gündelik yaşamın her alanını ele geçirerek sömürgeleştirmiştir. Artık gelişmiş ülkelerde kültür ve sanat kurumları profesyonel işletmeci ve pazarlamacılar tarafından yönlendirilmektedir. Küratörler ve sanat uzmanları da bu kişilere bağlı olarak çalışmakta, sanatçılar ise koleksiyoncu, galerici ve küratör üçlüsünün süzgecinden geçerek kurumlara ulaşabilmekte, sanata yatırım yapan şirketlerin temsilcileri ve koleksiyoncular bu kurumların genel politikalarını belirlemektedirler. (Şahiner.R., 2016,.s.5)

Böyle bir yapı içinde sanatçının kendini ispatlayıp, varlığını sürdürebilmesi çok zordur. Sisteme ayak uyduramayan sanatçının yaşama şansı çok zor olduğundan birçok sanatçı da belli güç odaklarıyla uzlaşmak zorunda kalarak ortaklık kurmaya ve kendini pazarlamaya mecbur kalmıştır. Suya sabuna dokunmadan, sisteme ters düşmeden sanat üretmek zorundadır. Özünde eleştiri ve irdeleme gerektiren sanatsal çıkışlar bu koşullarda gerçekleştirilebilir mi? Sanatın özerkliğinden söz edilebilir mi?

Ahmet Kiracı

Sonuç Olarak; Küreselleşme olgusunun kültür ve sanat ortamını etkilemesi kitle iletişim araçları, küreselleşmeyi savunanlar yerel ve ulusal olanı dışlamakta, hâkim gücün istekleri doğrultusunda sanatın şekillenmesini istemektedir. ABD ve Batı kültürlerinde üretilen sanat ürünlerinin yansıması ve yönlendirmesi gelişmekte olan ülkeler üzerinde etkili olarak küresel kültür ve sanatın yaratılmasında ABD ve Batı dünyasına hizmet etmektedir. Sanatsal pazarlama etkinlikleri içinde sanatın  “sanatsal değer”i yerini “marka değeri” ne bırakır, sanata ait olmayan pazarlama stratejileri açısından değerlendirildiği görülmektedir. Bu durum sanatsal ortamda henüz varlığını ispatlayamayan genç sanatçıları reddettiği alanın kurallarını tanımaya zorlamakta, günümüz sanatçısını estetik değerlerle bağdaşmayan seçimler yapmak zorunda bırakmaktadır.

Paranın ve sermayenin göz kamaştırıcı ve vazgeçilmez hâkimiyeti karşısında kurumlar ve sanatçılar ister istemez küresel bir var oluş peşinde koşmaktadırlar. Buna boyun eğmeyen sanatçılar ise yeni bir çıkış yolu bulmak amacıyla yine sanata sığınmaktalar.

KAYNAKÇA

Ali Artun, Modernliğin Sınırında Sanat-Eleştiri, Siyaset, Özerklik., İstanbul: 2016, MÜGSF 

Ali Artun, Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi,İstanbuli2015, iletişim yay.

Ali Artun, Sanat Siyaset, İstanbul 2014, İletişim. Yay.

Ali Artun, Çağdaş Sanat ve Kültüralizm, İstanbul 2015,İletişim yay.

Arnold Hauser, Sanatın Toplumsal Tarihi, İstanbul, 1984, Remzi Kitapevi

Ayla Ersoy, Sanat Kavramlarına Giriş, İstanbul 2016, Hayalperest Yay.

Burak Üzüm Kesici, Özerklik Düşüncesinin Oluşumu ve Sanatın Özerk Siyaseti, E Skop dergi, 19.04.2016

Cahid Kınay, Sanat Tarihi, Ankara 1993 Kültür Bakanlığı yay.

Gürsel Korat, “Sanatın Özerkliği”, www. Gürselkorat.blogspot.com.tr.2010/04

Hüseyin Elmas, “Küreselleşme Sürecinde Kültür ve sanat”,  Sedir dergisi, Anamur 2012

M. Emin Kayserili – Memduha Satır, “Küreselleşme Sürecinde Ulusal Kültür ve sanata Etkisi” A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 2013, s.307-314

Rıfat Şahiner, “Küresel Ekonomi ve sanat”  www.rifatsahiner.com.31.05.2016

Ümit İnatçı, “sanat ve İletişim: Çatışkı ve Özerk Kişiliğin yeniden İnşası”, ümitinatci@24.com.tr.10 Mayıs 2015

Share Button

Yorumlar kapatıldı.