Işıl Savaşer, Willem de Kooning’in Sanatı (1904-1997)

Share Button

Sanatçı 1904’te Hollanda’nın Rotterdam kentinde dünyaya gelmiştir. 1916’da bir reklam şirketinde levha boyayarak, vitrin dekorları yaparak geçimini sağlamıştır. İşlerinin yanı sıra 1924 yılına kadar Rotterdam Sanat Akademisinde sanat eğitimi almıştır.

Akademi eğitimi sırasında “De Stijl” prensiplerine yönelmiştir. De Stijl Grubu, 1917’de Leiden’de mimar P.Oud ve ressam T. Van Doesburg’un yayınladıkları De Stijl dergisi etrafında bir araya gelmiş ve çağdaş resim sanatı ve mimarlık alanında etkili olmuş bir grubun adıdır. Bu grup, resimde yeni plastisizm (yeni plastikçilik) ismiyle bilinen bir akımın savunuculuğunu yaparak, prensiplerini mimarlık ve öteki alanlara da uyarlamayı hedeflemiştir. Yeni plastikçilik’in hedefi doğadan ayrı, bağımsız düzenlemelerle, doğanın rastlantısal biçimlerinin karşısına işlevsel, düzenli, geometrik yalınlığa sahip biçimler yaratmaktır. Mondrian’ın kübizm felsefesini geliştiren yapıtları, bu akımın önemli örnekleri arasındadır. 1924 yılında bir yıl Belçika’da kalan Kooning, orada flemenk ekspresyonistlerin eserlerini incelemiştir. Hollanda’da ressamlıkla hayatını kazanamayacağını anlayan De Kooning, 1926 yılında İngiliz bandıralı bir yük gemisi olan SS Shelley’de kaçak olarak yolculuk yaparak, Virginia’daki New Port limanına ulaşmıştır.

1935’ten sonra tamamen resme yoğunlaşan sanatçının 1935’ten 1937’ye kadar ABD hükümetinin finanse etmiş olduğu Federal Sanat Projesi’nde (WPA) çalışmış olması, ona tüm enerjisini resim ve desen yapması için olanak sağlamıştır. Federal Sanat Projesi’nin desteğiyle yaptığı çalışmalarında Picasso ve kübizmin etkileri görülmüştür. Ancak, Amerikan uyruklu olmadığı için bu projeden vazgeçmek durumunda kalmıştır. 1930’lu yılların sonunda işçileri canlandırdığı bir dizi figüratif erkek resmi çalışmıştır.

1950’lerin sonlarında manzara resimlerine ilgi duyan sanatçı bir dizi soyut pastoral peyzajlar çalıştı. Newyork’taki en önemli iki sanat eleştirmeni olan Harold Rosenberg ve Clement Greenberg sanatçıya destek vermişlerdi.

1962’de ABD vatandaşı olan sanatçıya 1964’te Cumhurbaşkanlığı Özgürlük Madalyası layık görülmüştür. 1969’da İtalya’ya yapmış olduğu gezide heykeltıraş arkadaşı olan Herzl Emmanuel’den etkilenerek on üç küçük heykel figür üretmiştir. 1970’li yılların başında resim çalışmalarının yanında taş baskı ve grafik unsurlar taşıyan çalışmalar üretmiştir. 1980’lerdeki parlak tonlardaki büyük ebatlı soyut çalışmaları takdirle karşılanmıştır. 1997 yılında East Hampton, New York’ta Alzheimer hastalığı sebebiyle yaşamına veda etmiştir.

Kooning de, soyut ekspresyonizm akımının öncülüğünü yapan Pollock gibi, Avrupa’yla bağları olan bir sanatçıydı. 1948’de siyah-beyazdan oluşan sergisini New York’ta açmış ve New York sanat dünyasını etkisi altına almıştır. Sanat eleştirmenleri, yapıtlarındaki ateşli görünümden etkilenmişlerdi, fırça darbelerindeki özgürlük ve kararlılık etkileyiciydi.

Kooning, 1953’te anıtsal kadın konusunu işleyerek reddetme ve sevme imgelerinin tezat oluşturduğu bir dizi çalışmadan oluşan sergisini açmıştır. Bu çalışmalar adeta Avignonlu Kızlar’a benzemekteydi. Sanatçının daha önce yapmış olduğu resimlerindeki yönelimin ipuçlarını taşımaktaydı; 1948 ve 1949 yılları arasında yaptığı soyut siyah-beyaz resimler insan anatomisine dayanan çalışmalardı. Kooning’in fırça kullanmasındaki ustalığı, onu Yeni Amerikan Resminin öncüsü kabul edilmesinde etkili olmuştur. 1940’ların ikinci yarısında soyut  önem kazanırken, iki resimsel üslup dikkat çekmiştir. Bu üsluplardan biri Kooning’in “Kadın I” resminde çalıştığı gibi fırça darbelerinin dışavurumsal etkilerini vurgulaması olmuştur.

“Kadın I”, Kooning’in 1950-1955 yılları arasında çalıştığı vahşi görünümlü ve her bir resmi hızlı “staccato” tarzında fırça darbeleriyle ürettiği altı resminden biridir.

“Aksiyon” ressamları, sanatçının bilinçdışındaki gerçekleri ortaya çıkarmayı hedeflemiş ve sürrealizmin doğaçlamalarından, psişik otomatizminde esinlenmişlerdir. Bilinçdışı gerçeklerin ancak kararlı ve hareketli fırça darbeleriyle dışa vurulabileceğine inanmışlardı.

1936 yılında AAA (American Abstract Artists) grubu kurulmuştur. Gerçeküstücülüğü, izlenimciliği, dışavurumculuğu reddeden bu grup, neoplastisizmden etkilenmiştir. Grup, II. Dünya Savaşı’ndan sonra işlevsiz hale gelmiştir. Soyut dışavurumcu sanatçılar AAA’ya katılmazken, nesnel olmamayla sınırlanmayı da reddetmişlerdir. AAA’nın muhalifleri arasında Hans Hofmann, Gorky, De Kooning, Rothko, Davit Smith, Gotlieb ve Stuart Davis gibi sanatçılar bulunmaktaydı. Rothko ve Gotlieb’in kurmuş olduğu onlar (The Ten); Hans Hofmann’ın grubu ve Davis, Gorky ve De Kooning’in kurduğu gruptur. Onlar grubunun amacı, sanatı propaganda ve biçimcilikten kurtarmak, toplumsal içeriği soyut ve dışavurumcu anlamda uzlaştırmaya çalışmaktı.

İlk sergisini 1948’de Newyork’ta gerçekleştiren Kooning’in eserleri, 1951’de Newyork Museum of Modern Art’ta, Amerika’da “Soyut Resim ve Heykel” sergisinde (Abstract Painting and Sculpture in America) yer almıştır. 1952’de Paris’te Galerie de France’da “Amerikan Resmi Üzerine Bakışlar” (Regards Sur la Peinture American) sergilenmiştir.

De Kooning, 1950’li yılların sonlarında Amerika’daki Soyut Ekspresyonizmin önemli sanatçısı olarak kabul görmüştür. Öyle ki, soyut ekspresyonizmin “action painting” (aksiyon resmi) olarak değerlendirilen branşındaki ressamın bilindiği üzere Pollock değil de Kooning olduğu görülmektedir.

“De Kooning’in resimleri ve sonraları yaptığı heykelleri öncelikle, bir gelişim süreci sonunda ortaya çıkan yapıtlardır. İster bilinçle, ister bilinçsizce yapılmış olsunlar, tuallerde biçim izlenimi oluşturan işaretler, boşluk izlenimi oluşturan biçimlerle karşılaşır; biçimler, boşluklar ve hatta renkler belli bir görünüş oluşturur (Bu bir insan şekli, bazen bir manzara olabildiği gibi, bazen de herhangi belirgin bir çağrışıma açık değildir.) ve aynı ruhsal durumu açıklarlar” (Lynton, 2015:234).

Pollock’un, Carl Gustav Jung’dan özümsediği bilgiler izleyiciyi resimlerdeki ilk mitleri benimsetmişti. Fakat De Kooning’in etkileyici ve ezici korkunç görünümlü kadın resimleri için aynı benimseme söz konusu olmamıştı. İzleyici içten, saf olan şeyleri hoşgörüyle karşılayabilir ve gerçek ifadeye varabilmek için gösterilen emeğin karşılığı olarak şiddeti, zorbalığı bile kabullenebilirdi. İzleyiciyi kabalığı kabul edip benimsemeye hazır görünmüyordu. Kooning, daha sonra yaptığı resimlerdeki kadınların aslında komik olduklarını ancak kimsenin bunu fark edemediğini ifade etmiştir. Bu arada soyut ekspresyonizmin “kara mizah” bakış açısıyla sürrealist düzlemde bile komik bulunması olanaksızdı. De Kooning ilk kadın resimlerini 1950 yılında çalışmaya başlamıştı. Sonunda yaptığı çalışmaların değersiz olduğu kanısına varmıştı. Sanat tarihçisi Meyer Schapiro ise Kooning’i yeniden çalışmalarına devam etmesi konusunda ikna etmişti. Kooning’in altı adet kadın resmi, 1953’te sergilenmiştir. Kadın isimlerini verdiği resimleri ve daha önceki soyut çalışmaları sanatçının bu çalışmalarında vermek istediği mesajı aydınlığa kavuşturmuştur.

Kooning’in fırça darbeleri, göğüsler, ağızlar, bacaklar ve kalçaların biçimini gösterme eğilimi içerisindeydi. Kooning’e göre fırça darbelerinin eğilimi, “figürü” kabullenmek, özgürleştirici ve dürüst bir yaklaşım olarak kabul ediliyordu. Kooning’in usta fırça darbelerine dayanan biçimlemeleri, Pollock’un sıçratma tekniğiyle yapılan çalışmalarıyla birlikte “action painting” olarak isimlendirilmiştir ve Pollock ve Kooning action painting’in öncüleri olarak kabul edilmişlerdir.

De Kooning’in resimlerindeki kadın figürlerinin esin kaynakları irdelendiğinde sanatçının tarihsel kökenli iki kaynaktan etkilendiği ortaya çıkmaktadır; Paleolitik Çağ Willendorf Venüsü ve Antik Sümer heykelleri sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. Kooning’in kadın resimlerinin gövdelerine ilham kaynağı Ana Tanrıça figürüdür. Ana tanrıça figürü yalnızca anatomik benzerliğiyle kalmayıp, bu anatomik parçalar arasındaki oran-orantı ilişkileri yönünden de çok önem kazanmaktadır. Antik Sümer heykelleri figürlerin baş bölümlerine model olarak alınmıştır ve göz yapılarında büyük benzerlikler taşımaktadır. Kadın resimlerini oluşturmadan önce Kooning, Metropolitan müzesinde Sümer figürlerini incelemiştir. Antik kaynaklar, sanatçının çalışmalarındaki biçimselliğe model olmaktadır, ancak Kooning bu biçimselliği anti-estetik boyuta götürmüştür. Bu özellik tüm kadın serisinin ortak bir yönüdür.

Kadın figürlerinin grotesk ve kaba görüntüsü altında psikolojik öğeler ağırlık kazanmaktadır, parçalara ayrılan anatomik unsurlar ve bu parçalar arasındaki oran-orantı bağlantıları ile sanatçının bir anti-estetik arayış halinde olduğu gözlemlenmiştir.

“De Kooning’in resimlerinde ele aldığı kadınlar kabul edilmesi zor, alışık olmadığımız bedenlere, yüzlere, davranışlara ve mimiklere sahiptirler. Fakat hem ezici, hem etkileyici olan bu korkunç kadınlar “saf ve yüce gönüllü” olan herhangi bir şeyi hoşnutlukla benimsemeye ve hakiki ifadeye ulaşabilmek için harcanan çabanın kanıtı olarak şiddeti, hatta zorbalığı kabullenmeye hazırdılar” (Lynton, 1991:239).

Figürleri ileri derecede çarpıklığıyla tartışmalara neden olmuştur. Kadın resimler serisi 1950-1955 yılları arasında yapılmış olan altı kadın resminden oluşmaktadır.                                            İngiliz sanat eleştirmeni Ruskin grotesk sanatı korkutucu ve absürd olarak tanımlamıştır. Kooning kadın resimlerini üretirken Picasso’nun kadın resimlerinden ve mitolojide portrelenmiş kadın çalışmalarından etkilenmiştir. Ancak bu çalışmalar yüzünden feministler, soyut dışavurumcular, konservatiflere kadar pek çok kesimin eleştirisi ile kalmıştır. Kadınları gerçekçi görünmeleri nedeniyle soyut dışavurumcular sanatçıyı gerçek amaçlarına uymamakla suçlamışlardır. Feministler, klasik güzellik anlayışının dışında kaldığı için kadınlar serisini aşağılayıcı olarak nitelendirmişlerdir. Konservatifler de Kooning’in sanatının insanları korkuttuklarına inanmışlardır. De Kooning kadınlar serisinde görüldüğü gibi somut objelerde soyutluluğu gözler önüne sermiştir. O, resimlerinde güçlü jestsel tarzda hareketlerle sürrealizm, kübizm, ekspresyonizmin bir arada kaynaştığı radikal soyut bir resim tarzı yaratmıştır.

De Kooning, 1950 yılında ülkesini Venedik Bienali’nde temsil etmiştir. Burada eserleri arasında anahtar bir yapıt olan Excavation (Kazı) (1950) isimli resmi de sergilenmiştir. Bu resimde soyutlama yoluyla figürlerin ve manzaranın çağrıştırılması bir denge oluşturmaktadır. Kooning resimlerini doğadan bağımsız, özgür, lirik, biçim bozmacı anlatımları ve coşkulu fırça darbeleriyle meydana getirmiştir. Sanatçının eserleri formun, mekanın ve figürlerin kaynaştığı, renklerin, biçimlerin bütünleştiği duygularını veren figüratif ve soyut çalışmalardır. Sanatçı kendine has biçimler yaratarak, bilinçaltındaki mesajlarını da direkt ve abartılı olarak eserlerine yansıtmış ve her zaman insan ögesini temel öge olarak değerlendirmiştir.

Figüratif etkilerle dolu olan Hafriyat böyle bir yapıttır; buradaki çalışmasında havada uçuşan bedensel uzuvlar bir karmaşalık yaratmıştır.

“Ressam bir söyleşisinde, tuvale koyduğu her işaretin figüral bir önemi olduğunu ifade etmiştir. Bu gerçek onu endişelendirmekten ziyade heyecanlandırmış ve enerjisini arttırmış gibi görünmektedir. Hafriyat, ince ince işlenmiş bir resimdir. Kalın bir katman halinde uygulanmış, opak, beyaz yağlı boya ile resme yabani bir canlılık ve yassı rölyef havası katan Ripolin marka emaye boyası bir arada kullanılmıştır” (Thompson, 2014:230).

De Kooning, İtalya’dayken izlediği Acı Pirinç (Riso Amaro) adlı filmde Po nehri kenarındaki çamurlu bir pirinç tarlasında pirinç toplamak için mücadele veren bir kadının yaşamı onu çok etkilemiştir. Hafriyat isimli yapıtını da bu film ile bağdaştırmıştır. Hafriyat’ta, bedenlerin parçalandığı görülmektedir ve uzuvlar, bütünün görünüp kaybolan parçaları izlenimini vermektedir.

Resmin önemli bir yapısal özelliği formların resmin merkezine doğru itiliyormuş hissini uyandırması, resmin kenarlarındaki formların ise peş peşe dizilip toplanıyormuş gibi gözlemlenmesidir. Burada Kooning’in analitik kübizme olan ilgisini görmekteyiz, aynı zamanda Alman dışavurumcu ressam Max Beckmann’ın en büyük ölçekli çalışmalarından etkilendiğini de anlamaktayız.

Hafriyat, De Kooning’in sıradışı tasarım yeteneğini tüm başarısıyla gözler önüne sermiştir. Çizgiyi temel alan bir çalışmadır, resimdeki çizgisel unsurlar resmin bütünlüğünü sağlamakla birlikte, bir içsel gerilim oluşturmakta, resim yüzeyinde hareket edip yayılmaktadır.

De Kooning’in çalışmaları, soyut dışavurumculuk akımı ile değerlendirilse de bir tek akıma dahil edilemeyeceği görülmektedir. De Kooning, sanatında figürden hiçbir zaman uzaklaşmayı düşünmemiştir. Soyut resimlerindeki anatomik özellikler ve figürden uzak durmamış olması sebebiyle diğer dışavurumcu sanatçılar arasında yalnız kalmıştır.

Sanatçının en çok bilinen resimleri “Kadın” isimli yapmış olduğu bir dizi eseridir. Kadın figürlerini defalarca işlemesine rağmen, özellikle 1950-1955 yılları arasında yaptığı kadın resimleri, figürü ele alış stiliyle soyut dışavurumcu akımın önemli sanatçıları arasına girmiştir.

“De Kooning, eski ustaların resmiyle derinden angajmanını her zaman ifade etmiş ve Mondrian, Kandinsky ya da diğer sürrealistlerden daha fazla Titian ve Rembrandt’a yakınlık duymuştur. De Kooning, özel olarak, neredeyse her zaman eş anlamlı ve biri diğeriyle bağlantılı olarak hem soyut, hem de figüratif tarzda çalışmıştır” (Fineberg, 2014:79-80).

De Kooning’in erkek figürü çalışmalarına örnek olarak 1938’de yapmış olduğu “Ayakta Duran İki Adam” resmini verebiliriz.

 “Ayakta Duran İki Adam” eseri sanatçının erken dönemlerde yapmış olduğu bir çalışmadır. Resmin merkezinde seyirciye dönerek ayakta durmakta olan iki erkek figürü görülmektedir. Sol tarafta duran erkek figür sert yüz ifadesine sahip olup, ellerini birbirine bağlayarak izleyiciye dönmüştür. Vücut kısmında ışık üst gövdede hakim olup bacaklar, çizgisel soyutlamacı bir üslupla gölgede kalmıştır. Sanatçı, soldaki adamın elleriyle ilgili çeşitli çizimler oluşturmuştur. Bu çizgiler huzursuzluğu yansıtır. Kısaltılmış olan sağ kolun duruşu, önceki çizgilerden alıntılar yapılmış gibi görünmektedir. Sanatçı sağdaki figüre de sert ifadeyi uygulamıştır. Figürün gövde bölümünde anatomik ayrıntılar göze çarpmaktadır. Bacaklarında belirsizlik gözlenmektedir, pantolon kıvrımlarında sert çizgiler uygulanmıştır. Çıplak göğüslü adam belli belirsiz çizilmiş saçı ve beyaz renkte vücudu saran bale giysisi ile, diğer yandan da bir kadını çağrıştırmaktadır. Ayaklar boşlukta bırakılıp mekan ile bütünlük sağlanmıştır. Resmin sol arka tarafında gözü yanıltıcı bir ışık oyunu oluşturulmuş ve sanatçı düz bir biçimde boyalı dikdörtgen formları açık ve koyu olarak yan yana yerleştirmiş, alt kısma kat kat elbise parçası koymuştur. Hem geometriyi hem de drapeyi delen çizgiler şeklindeki ışık demetlerinin oluşturduğu çalışma, eşine az rastlanır, başarılı eserlerinden biri olmuştur. Sanatçının bu eserinde Gorki’nin etkileri görülmektedir.

Antik çağlardan başlayarak günümüze kadar toplum hayatında, sanatta önemli olan kadın figürüne tarihsel süreç boyunca birtakım geleneksel yükümlülükler eklenmiştir.

20.yy sanatının en önemli sanatçılarından biri olan De Kooning, antik çağlardan beri sanatta güzelleştirilen, yüceleştirilen kadın figürlerini alışılanın aksine kaba ve estetikten uzak bir tarzda ele almıştır. Batı sanatında gördüğümüz yüksek estetik ve güzellik anlayışına sahip kadınlar, De Kooning’in patlak gözlü, yamuk dişli ve kocaman ağızlı ideal vücut tiplerinin dışında olan kadınlarıyla büyük bir çelişki oluşturmaktadır.

De Kooning’in özgür fırça darbeleriyle ürettiği kadın resimlerinde, öncelikle estetik ve güzellik algısını hedeflediği dikkat çekmektedir. İlkel ve anti-estetik biçimde çalıştığı kadınlar, psikolojik, sosyolojik ve felsefi olarak kendi aralarında bir dil oluşturmaktadır.

“Sanatında figürden tam olarak uzaklaşmayı hiç düşünmemiş olan Willem De Kooning, Soyut Dışavurumcu sanatçılarla hareket ettiği zamanlarda da kendi soyut resimlerindeki anatomik çağrışımlar, bu grubun üyeleri tarafından genel olarak desteklenen, objektif olmayan stilden ayrılmaktadır” (Yard, 1997:8).

1940-1946 yılları arasındaki kadın resimlerinde, daha sonraki çalışmalarına kıyasla perspektif, figürün yerleştirilişinde ve mekanda gözlenmektedir. Bu dönem çalışmalarında figürün kim olduğu ya da kompozisyonda ne yaptığından ziyade nasıl resmedildiği konusu ön planda olmuştur.

1940’ların sonlarına doğru, Picasso’nun eserlerini hatırlatan birden fazla kadın figürü içeren çalışmalar yapan sanatçı, diğer taraftan da tek bir kadın figürünü kullandığı çalışmalarına da yeniden başlamıştır.

De Kooning’in bazı çalışmaları ilk bakışta figürleri oluşturma biçimleri ve soyutlama yöntemi ile kübizmin ve bilhassa da Picasso’nun yöntemlerine benzemektedir. Sanatçının resmi figürde espas zorlama olmadan temellendirilmektedir, yüzey gerilim ise tuvalin yüzeyinde bütün olarak sağlanmaktadır ve çeşitli imler belli imgeleri çağrıştırmaktadır. Tüm bu özellikler kübizm ile ilişkiye girmesine engel olmamıştır.

De Kooning’in kadınlarının güzellik ve estetik analizlerini yorumlarken, Erinç’e göre estetik kavramı şu şekilde ifade edilmektedir. “Estetik aslında güzelle eş anlamlı olarak tanımlanır ve güzellik bilimi olarak açıklanır. Fakat güzelle estetik arasında çok önemli hatta hayati bir fark vardır denilebilir. Eğer bir obje, bir tutum ya da davranış güzel değilse çirkindir. Yani güzelin karşıtı çirkindir. Oysa estetik güzeldir, ama estetik olmayan çirkin demek değildir” (Erinç, 2013:115).

De Kooning, 1940’larda soyutlamaya doğru figürasyonda önemli yol katetmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın şiddetini “Pembe Melekler” resminde göstermiştir.

“Pembe Melekler” de çizimler, üst üste getirilen çok sayıda saydam parçalar ile sürekli bir deneme-yanılma sürecini oluşturmaktadır. Resimdeki biçimler figüratif bir referansa ipucu olmuştur.

“Pembe Melekler” resminde sanatçı, şeffaf kopya kağıdı kullanmış, bu çizimleri üst üste ekleyerek üstteki karmaşık çizgiler üzerinde çalışarak, bir kısmını yırtarak ters çevirmiş ve bir tür kolaj tekniği ile bu resmi oluşturmuştur. 1940’lı yıllardaki soyutlama resimleri yanında kadın çalışmalarına da devam eden Kooning’in bazı eskizleri Picasso’nun figür çalışmalarını hatırlatan özellikler taşımaktadır. Bu tamamlanmamış eskizlerde Picasso’nun “Avignonlu Kızlar” resmindeki gibi ürkütücü kadın hayaletleri ile Guernica’da olduğu gibi ağıt yakan kadın figürleri olduğu gözlenmektedir. Fakat bu çalışma yöntemi, resmin rastlantısal bir şekilde oluştuğu izlenimini vermemektedir. De Kooning’in çalışmalarında rastlantısallık, sanatçının kontrolünde kullanılmıştır.

De Kooning’in grotesk etkiler taşıyan kadın resimleri, kadınları metalaştıran algıyı kırmış ve bir anlamda onlara çirkin olabilme hakkını vermiştir. Yard’a göre kadın imgelerinin kullanılması “duygularını göstermeyen erkekler canlı, neşeli, çağdaşlarının yanında sönük kaldığı için De Kooning’in eserlerinde açığa vurulan duyguların ifadesi dişi formuna bağlıdır” (Yard,1997:8).

De Kooning, sanat tarihçisi Meyer Schapiro’nun destek olmasıyla bitirdiği 1950’li yıllardaki kadın çalışmalarıyla 1953’te Sydney Janis Gallery’de “Kadın Teması Üzerine” adlı bir sergi açmıştır. Sergide “Kadın IV” e kadar olan Kadın serisini ve diğer varyasyonları sergilemiştir. Ancak, resimlerdeki kadın figürlerinin görünümleri soyutlamayı savunanların tepkisini çekmiştir.

“Kadın 1948” ve “Kadın 1949” resimleri, 1950’lerin Kooning’in en önemli ve bilinen çalışmaları olan “Kadın” serisinin yaklaştığını göstermektedir. “Kadın 1948” resminde figür, sağ üst tarafta çizgi filmlerde görülen patlamalara benzeyen bir şekilde oluşturulmuştur.

Sağ alt tarafta, ayak tabanında siyah bir boya tabakası, solda ise yüzün üzerinde keskin bir kesik görülmektedir.

“Kadın 1949” adlı resimde de siyah çizgilerin varlığı belirginlik kazanmıştır. Siyah çizgiler, yüzde sert ifadeler oluşturmuşlardır. Sanatçı, resimlerde bedenleri yoğun bir biçimde çarpıtmış, gerçeklikten daha da uzaklaşmıştır. Dergilerdeki çeşitli ağız resimlerini keserek kullanan sanatçı, bu parçaları tuvaline yapıştırmış ve resmin gerçekliği ile oynamıştır.  “Kooning gibi ‘aksiyon’ ressamları, sürrealizm doğaçlamalarından ve psişik otomatizminden ilham alıyorlar, sanatçının bilinç dışındaki temel gerçekleri ortaya çıkarmanın yollarını arıyorlardı. Bu bilinç dışı gerçeklerin bilinçli karar verme süreçleriyle açığa çıkarılamayacağına ancak kapsayıcı ve hareketli fırça darbeleri ile dışa vurabileceklerine inanıyorlardı” (Farthing, 2014:452-453).

De Kooning, pek çok soyut eser yaratmasına rağmen en önemli eserleri özgür, agresif fırça darbeleriyle ürettiği, imge olarak kadını kullandığı “Kadın” serisidir.

De Kooning, 1950-1955 yılları arasında çalıştığı “Kadın” serisinde, alışılmış olan kalıpsal güzellik anlayışını yıkmış, kadınları kaba, komik, alaycı bir şekilde çalışarak kendi algı dünyasındaki kadınları yaratmıştır. Sanatın güzellik, estetik kaygılarını geri plana atmış, kendisi için hayatın kendisinin ve gerçeğin önemli olduğunu ifade etmiştir.

Sanatçı, “Kadın” serisiyle o zamana kadar betimlenen, bilinen kadın figürü anlayışını değiştirmiştir. De Kooning’in New York Modern Sanatlar Müzesi’nde yer alan “Kadın I” eserinde figürün beden parçalarının abartılı bir biçimde betimlendiği gözlenmektedir. Bu kadınlar bize neolitik çağlara ait bereket heykelciklerini anımsatmaktadır. De Kooning’in resimlerinde kadın bedeni doğurganlığın simgesi olarak göğüs ve kalçaların abartılı bir şekilde betimlenmiş olduğu düşünülmektedir. De Kooning, “Kadın” serisinde üretmiş olduğu kadınları, Willendorf Venüsü ya da bereket heykelcikleri gibi mitolojik heykellerde görülen, kadınlardaki toplumsal sorumlulukların dışa vurumu olarak, özellikle cinsiyet faktörünü ön plana çıkarmıştır. Ayrıntılarda dikkati çeken büyük ağız ve dişler patlak görünen gözlerin betimlemeleri günümüz estetik anlayışından uzak bir görünüm sergilemektedir.


“Kadın” serisinin ilk resmi olan “Kadın I” in bitirilmesi iki yıl sürmüştür ve büyük kısmı fotoğraflanmış olan bu süreç boyunca yapıt, dramatik dönüşümlere uğramıştır. Sözü edilen fotoğraflar eserin zaman süresince yaşadığı dönüşümleri ve değişimini değil, çalışılan imgenin kendi bütünselliği içerisinde yapılandırılmasını ortaya koymuştur.

De Kooning, “aciliyet” hissini tuvale yansıtmayı başarmaya çalışmıştır. Kadın I’i tamamlama süresinin uzunluğu konusundaki sorular karşısında; resmin bir defada tamamlanıp ve “yeni yapılmış” gibi göründüğü sürece geçmiş olan zamanın önemli olmadığını vurgulamıştır. Sanatçı o dönemlerde reklamcılık imgelerinden, klasik mitolojik imgelere kadar geniş bir kültürel referansa sahip olmuştur. Kadın I’i çalışırken, kendisine ilham kaynağı olan Kibele imgesi yanında, tanrıça büyücü ve yaşlı bir kadın- bir taraftan canavarsı öte yandan komik ve aynı zamanda bereketli Toprak Ana imgeleri aklında olmuştur.

De Kooning’in “Kadın” serisindeki kadın figürlerinde zarafetten uzak bir dürüstlük algılanmıştır. Kadın imgeleri bir taraftan erkeklerin en derin cinsel korkularını istismar eden kadın görüntüleri sergilemekte diğer yandan kadınları her şeyi gören ilkel hayli değişken dişi arketiplere indirgenmiş olarak algılamıştır.

“Güzellik bana zarar veriyor. Groteski severim. Daha neşeli” (https://www.moma.org/learn/moma-learning/willem-de-kooning-woman-i-1950-52-2/). deyişiyle ile sanatçının “Kadın I” resminde iddialı olduğu görülmektedir. Sanatçının “Kadın I” çalışmasına başladığı dönemler Amerika’da soyutlamanın etkin olduğu dönemlerdi. Eleştirmenler ve sanatçılar insan figürünü modası geçmiş bir gelenek olarak geri gidiş şeklinde görmüşlerdir.

“Kadın I” resmi tek kadın figüründen oluşan, altı resimden ilk yapılan çalışma olup en önemlisi olmuştur. “Kadın I” resmi De Kooning’in grotesk sevmesi ve groteski neşeli bulması ve güzellik anlayışına karşı tutumunu sergilediği ilk çalışması olduğu söylenebilir. Sanatçı 1950 yılında “Hafriyat” ı bitirdikten bir süre sonra Kadın (I-VI) serisini üretmeye başlamıştır. Bu çalışmaları Sidney Janis Gallery’de sergilendiğinde New York’ta sanat eleştirmenlerinin hedefi haline gelmiştir.

Klasik sanatın ideal güzellik anlayışına ulaşma isteği modernizmle beraber yıkılmış, kökte değişimlere uğramıştır. De Kooning’in “Kadın I” resmi ideal güzellik anlayışının daha çok sarsıldığı ve bilinç altında açığa çıkmış olduğu an resmidir.

Kadını ve onu çağrıştıran her şeyi alt üst edip, yıkma arzusunun sanatçının çocukluğundan gelen travmatik geçmişinde saklı olduğu gözlenmektedir. Dolayısıyla “Kadın I” resminde sanatçının betimlediği kadın her defasında yeniden inşa etmiş olduğu endişe ve korkunun yarattığı melodramatik vücut, onun düzeltemediği geçmişi olarak izah edilebilir. Diğer taraftan resimlerinde temsil ettiği beden, estetik olarak değerlendirildiğinde ideal olan güzelliğin ilkel, kaba ve ürkütücü bir versiyonu olduğu düşünülebilir. Sanatçı bir çeşit Kibele yaratmış, ancak diğer taraftan da figüre ölüm kavramını da eklemlemiştir. Doğurgan, üretken fakat ölümlü olan bir Toprak Ana yaratmıştır.

“Kadın I” resmine ilk bakıldığı zaman resmin merkezinde oturan bir kadın figürü görülmektedir. Figürün baş ve gövde kısımları izleyiciye dönük bacak ve ayaklar ise hafifçe sola doğru yerleşmiş olduğu gözlenmektedir. Portrede saçlar bir bantla toplanmış hissi yaratılmıştır. Gözle, yüzün oranına göre oldukça büyüktür. Dişlerdeki abartılı görüntü ve burun delikleri bakışları portreye odaklamıştır. Geniş omuzlar ve kollarla birlikte bacaklara inen bedende, eller fırça darbelerinin hareketleri ve sıklığıyla erimiş olup tam olarak gözlenememektedir. Göğüsler öne doğru çıkarak dikkati çekmektedir. Figürün üzerindeki kıyafetin göğüs kısmını açığa çıkaran askılı bir elbise veya bir büstiyer ve etek olduğu düşünülebilir. Aşağılara alt bacağın orta kısımlarına kadar inen kıyafeti ayaklarında yeşil renkli bir terlik tamamlamaktadır.

Kadın figürünün tanımlanamayan bir nesne üzerinde oturmuş olduğu düşünülmektedir, ancak figürün hareketi onun oturmuş olduğunu tanımlamamıza yardımcı olmaktadır. Arka plandaki soyut lekeler figürün yüzeyde yerleşmiş olduğu hissini vermektedir.

Kadın figürü üst üste sürülen boya yoğunlukları ile farklı kısımlarda beliren konturlarla oluşturulmuştur ve arka plandaki derinliksiz mekan içinde yer almıştır. Sanatçının tuval yüzeyine uyguladığı serbest fırça vuruşları, kadın figürlerinin konturlarını aşmış, bu yüzden figür derinliği olmayan bir mekanda yer alıyormuş gibi hissedilmektedir. Gri tonlarının genellikle figürün etek kısmı ile mekanda yoğun olarak uygulandığı dikkat çekmektedir. Portre ile göğüs bölgesinde ise beyaz, siyah ve gri renkler kullanılmıştır. Başın arkasında yer yer portrede, etek ucunda, figürün ayaklarında ve sol kolundan itibaren karın kısmına doğru ise pembe renk kullanılmıştır. Pembe rengin sarı renk ile dengelendiği gözlenmektedir. Resmin tamamında etkin olarak yeşil rengin tonları uygulanmıştır. Resimde fırça vuruşları yoğun olarak hissedilmektedir, çok çeşitli yönlerde oluşan hareket ve enerji kadın figürünün oturmuş halini dengeye getirmiştir. Resim enerjisini kendiliğinden ve kaba olarak iletmektedir. Enerjinin duraksadığı bölgeler olan beyaz ve grilerin fazla kullanılmış olduğu omuzlar ve göğüsler dikkati çeken genişliktedir, figürün büyük, iri siyah göz bebekleri izleyicinin diğer bir duraksadığı bölgedir. “Kadın I” resminde genel olarak karmaşık çizgisel bir düzen, bir ağ içerisinde tüm yüzeye yayılmaktadır. Resimdeki hareketi ve enerjiyi çizgi yoğunluğu ile beraber renkli lekeler de vurgulamakta ve arttırmaktadır. Bazı bölgelerde boya akıtmaları da uygulanmıştır, ancak boya eyleminin kendiliğinden oluşmadığı gözlenmektedir. De Kooning’in çalışmalarındaki soyutlamaların sıralı duran imge düzenleri yerine, birbirlerine zıt akışkan ilişki içinde oldukları düşünülmüştür.

De Kooning’in temsili açık, anlaşılır imgeler kullanarak şematik bir yapı içinde ifade etmekte olup, nesneyi olağanüstü görüntüsüyle değil, temel belirleyici unsurlarına göre tasvirlediği gözlenmektedir. Resmin merkezinde yer alan ürkütücü kadın figürü ile De Kooning, o dönemdeki soyut geleneğe karşı bir duruş göstermektedir. Resimdeki kadın figürü alışılmadık görüntüsü ve bakışları ile rahatsız edici bir durum sergilemektedir. Figürün gözleri abartılı çizimiyle izleyiciye bakar gibi görünmüş olsa da boşluğa bakıyor izlenimi vermektedir. Sanatçı figürün dişlerini izleyiciye gösterirken, yüzüne zoraki bir ifade kazandırmaya çalışarak abartılı bir sırıtma duygusu oluşturmuştur. “Sırıtan ağızın dergilerdeki fotoğraflarda bulunan ağızları kesme ve kendi çalışmasına yapıştırma alışkanlığından geldiği düşünülür” (Hodge, 2013:194).

De Kooning “Kadın I” resmini oluştururken, yaklaşık iki yıl boyunca üzerinde çalıştığı tuval, kimi zaman delininceye kadar sert fırça darbelerine maruz kalmıştır. Resim durdurulmuş anın resmidir, bununla beraber figür ve mekan yaşamaya devam etmekteymiş gibi görünmektedir. Resmin yaratmış olduğu etki, bitmemiş bir kadın resmi görüntüsünü vermektedir. De Kooning’in çocukluk dönemlerindeki zor ve travmalı yaşamı düşünülecek olduğunda; bitmesini istemediği ya da çözmeye uğraştığı temel figürün anne imgesi olabileceği düşünülmektedir. De Kooning’in annesi Cornelia’nın çocukluğunda sanatçıya baskı yapan, azarlayan, döven ve çok sert bir kadın olduğu belirtilmektedir. Sanatçı sonraki yıllarda annesinin ölümünden bir süre önce annesinin dünyada en çok korktuğu kişi olduğunu ifade etmiştir, Kadın figürlerini boyarken dikkati çeken sanatçının kadın figürleri travmatik yaşamının göstergesi olarak düşünülmüştür. “Genç ve güzel kızları resmedebileceğimi düşünüyorum ama resim bittiğinde tabloda kızları değil annelerini görüyorum” (Thompson,2014:234).

Resimdeki kadın gerçek olan anne figürü olarak düşünüldüğü takdirde, resimdeki fırça darbeleri ve tuvale zarar verme durumu da anlam kazanmaktadır.

“Kadın I” resminde figürün güçlü bir görünümde konumlandırılışı, onun anne figürü olarak baskın bir karakter sergilemiş olduğunu göstermektedir. Figürün baş kısmında bulunan bant, sargı bezi olarak düşünüldüğünde figürün hastalıklı bir zihniyete sahip olduğu da düşünülmektedir. Figürün ağız kısmının abartılı çalışılması, sanatçıya uygulanan şiddetin bir yansıması olarak tanımlanabilmektedir. De Kooning’in resimlerinde kullandığı pembe renk sanatçı için büyük önem taşımaktadır. Resimdeki şiddet, saldırganlık durumlarını anımsatan diğer öğelerin dışında, pembe rengin sevgiyi, tutkuyu, aşkı temsil ettiği ifade edilmektedir.

Sanatçının pembe rengi kullanmasındaki amacı, Matisse’nin mavisi gibi kendisinin de güçlü bir renginin olması düşüncesi taşımış olmasıdır. De Kooning, Matisse’den sonra en iyi renkçi sanatçı olarak kabul edilmiştir. De Kooning’in resimlerinde pembe renk, bir tür kod olarak düşünülmektedir.

De Kooning’in kadın serisi sanatçının utancını, nefretini, sevgisini, geçmişini doğal olarak tümünü içinde barındıran çalışmalardır. Sanatçının resimlerinde izleyiciye sunmuş olduğu imgeler, biyografisi gibi okunmasını sağlamakta ve onları aynı zamanda gizemli kılmaktadır. Resimlerindeki tezatlıklar, renkler, biçimler daha önce karşılaşılmayan imgelerle birlikte soyut-somut ve gerçeklik düzlemleri yoluyla izleyiciye aktarılmıştır. De Kooning, geleneksel kadın tasvirlerinin geçmiş tarihini tersine çevirerek yeni bir kadın profili, idolü yaratmış ve sanat tarihinde önemli bir yer edinmiştir.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.