Belgin Balanoğlu Alagöz: Toplumsal Gelişim ve Sanat

Share Button

Bölüm 6

OSMANLIDAN GÜNÜMÜZE UZANAN SİYASAL VE SANATSAL GELİŞMELER

Osmanlı döneminde yaşanan siyasal, sosyal, kültürel oluşumların modernleşme hareketlerini durduran/geliştiren yapısına bir göz atalım:

Osmanlı İmparatorluğunda gözlenen en önemli belirleme, özellikle bazı dönemlerde keyfilikle ve bilimsellikten uzak bir yönetim biçimidir.

Oysaki 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüş olan, devlet kurmakta, hâkimiyette başarılı olmuş Türklerin bir boyu olan Osmanlı İmparatorluğu ‘’Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye sınırlarını Kuzey Afrika, Doğu Avrupa, Güneybatı Asya olmak üzere üç kıtaya yayılmış 16. yüzyılda dünyanın en güçlü İmparatorluğu olmuştur. Sınırları 1683 yılında 5.200.000 km.’ye ulaşmıştır. Devlet, 600 yüzyıl boyunca -hem imrenilen hem yok edilmek için çeşitli planlar yapılan- Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında köprü işlevi görmüştür.  

İstanbul’un fethinden sonra gelişen hat ve minyatür sanatı Kanuni Sultan Süleyman zamanında zirveye ulaşmış 17. yüzyılda günlük konuların betimlenmesi ve 18. yüzyılda o yılların toplumsal yapısına uygun Doğu Batı sentezi ikilemi ile sürmüştür. Mimari yapılarda cami ve külliyeler, medreseler, türbeler, saraylar, köşkler kaleler, surlar, köprüler yer almaktadır. Ayrıca çeşmeler ve sebiller, çini ve seramikler, maden cam, halı, kumaş işleri, minyatür, hat sanatı, oyma kabartma ve figürlü süslemeler gibi eserleri Anadolu’da ve fethettikleri ülkelerde hâlâ görmek mümkündür. Sonraki yüzyılda yani, 18. ve 19. yüzyılda Batı’dan gelen ressamlar artmıştır. Tanzimat sonrasında Askeri okullar açılacak, yurtdışına gönderilip eğitilen asker sanatçılar grubu ile resim dersleri önem kazanacaktır. Osmanlı İmparatorluğunun başarılı olduğu sanat eserleri arasında minyatürler, çiniler, çini duvar süslemeleri, tabaklar, vazolar renkleri ve hassasiyetle yapılan çalışmalarıyla eşsiz değerdedir.

“Derya-yı Sim’’

Sultan III. Ahmet zamanında Topkapı Sarayı ve Yeni Cami’de birer kütüphane, İstanbul’un su gereksinimini karşılamak üzere “Derya-yı Sim’’ isimli bir su bendi ile Türk sanat şaheseri olarak anılan Bâb-ı Hümayunun karşısında III. Ahmet Çeşmesi yaptırılmıştır. Bunlara ilaveten Üsküdar Yeni Valide Câmisi, Damat İbrahim Paşa Câmisi ve Külliyesi, Daarül Hadis ve Sebil, Üsküdar Şemsi Paşa’da Hüsrev Ağa Camisi ve çeşmesi, Ortaköy Camisi ve çeşmesi, hamamlar ve hanlar gibi birçok mimari eser yapılmıştır. 

Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu 1683 yılına değin çok güçlü siyasi başarılar elde etmiştir ve her anlamdaki oluşumunu sürekli geliştirmiştir. Ancak Osmanlının çöküşü Viyana, II. Ciğerdelen Bozgunu, Estergon Kalesi’nin düşmesi, Budin[1], Belgrat, Eğri’nin kaybedilmesi ile başlar. 26 Ocak 1699 yılında Osmanlı ve Kutsal İttifak Devletleri arasında imzalanan Karlofça Antlaşması Osmanlının ilk çok büyük topraklar kaybettiği ve ilk kez tanıştığı masa başı müzakeresini yapması olmuştur. Diğer bir anlamda Sokullu Mehmet Paşanın ölümü ile başlayan Duraklama Devri[2] (1579-1699) 16 yıllık bir yenilgiler dizisinden sonra Karlofça Antlaşması ile Gerileme Devrinin de başlangıcı sayılır. Avrupa artık Osmanlıya karşı savunma değil saldırı konumuna girmiştir. Hızlı bir geri çekilme başlamıştır ve bu geri çekilme 1921 Sakarya Zaferine kadar sürmüştür. Bu kayıplar çok ağır şartlara bağlanan Karlofça Anlaşmasının ağır şartlarını yüklemiştir Osmanlı İmparatorluğuna. Batı’nın lehine uyarlanmış bu antlaşma için Fransız tarihçisinin söylemi şudur: ‘’Asya’nın üstünlüğü Avrupa’ya geçmiştir.’’ 

1699’da Karlofça Antlaşması, Bilinmeyen Alman sanatçının gravürü

Osmanlının Gerileme Devri sırasında Karlofça Antlaşması’ndan (1699) sonra oldukça büyük topraklar kaybetmesi, III. Selim’in tahta çıkması ve Avrupa’da Fransız İhtilalinin başladığı 1789 yılı içinde olmak üzere (dâhil) 1792 yılında Ruslarla yapılan Yaş Antlaşmasına kadar sürdüğü kabul edilmiştir. Zaten Lale Devri’ne kadar Batı ile iletişimimiz, siyasi ve ticari anlamda gelişmişken kültürel iletişim söz konusu olmamıştır. Buna örnek olarak Bâb-ı Ali’de birçok Batı devletinin maslahatgüzarlarının olmasına karşılık Osmanlının Batı devletlerinde elçilik kurumlarının bulunmaması gösterilebilir. Bu, 18. yüzyıldan önce Türklerin kendilerinden emin olmalarından ve Batı’dan alacakları hiçbir oluşumun olmadığına ve İslamiyet Dininin kendilerini Hıristiyanlıktan üstün tuttuğuna inanmalarından kaynaklanmaktadır.

Tarihsel kaynaklar ise, Fransa ve İngiltere’nin kültürel, siyasal alanlarda ve sanayide önemli gelişmeler kaydettiğini belirtir.[3] 1683’den sonra yaşanan başarısızlıklar, Osmanlıyı Batı’yı araştırmaya yöneltmiştir. 1720 yılında 28. Mehmet Çelebi,  inceleme yapması için kalabalık bir heyetle Paris’e gönderilmiştir. Batıyı örnekleme Çelebi Mehmet’in ülkeye dönüşü ile başlamıştır. 1700 yılı öncesi düşünce (fikir) hayatına göz atmak gerekirse:

II. Mehmet’in kütüphanesinde İslam dini ile yazılanların dışında 587 kitap bulunmuştur. Bu dökümler, 11 ve 15. yüzyıllar arasına ait 75 kitaptır ve 15 tanesi matematik ve astronomi üzerinedir.[4] Bu durum şunu göstermektedir ki, 16. yüzyıla kadar oluşturulmuş bu kütüphanede hükümdarlar sefer olmadığı zamanlar bilimsel eserleri incelmekte ve araştırma yapmaktadırlar.    

Avrupa’nın bilimsel eserler oluşturabilmesine etken olan kaynaklar Arapça yazılmış, antikite bilimi çevirisi ile edinilmiş kaynaklardır. Bunun nedeni Emevilerin ve Abbasilerin Grek kültürünü Arapçaya çevirmelerine bağlanabilir. Bilime ve araştırma dokümanına önem veren Doğu, o dönemde yazın (literatür/edebiyat) zenginliği bakımından Batı’nın çok önündedir. Bu dönem padişahlarından Fatih Sultan Mehmet, bilim adamlarına olanaklar sağlayarak medreselerdeki ulemaların tabii ve fiziki bilimlerde yoğunlaşmalarına ortamlar oluşturmuştur.  

II. Beyazıt döneminde (16. yüzyıl) Lütfi Molla isimli bir bilgin düşünceleri yüzünden katledilmiştir. Yine bu dönemde Yunancadan Türkçeye çevrilen tıp kitabı ile astronomi, matematik alanlarında çalışıldığı, Öklid Geometrisi[5] ile Arşimet prensiplerinin bilindiği, tıp kitapları hakkında bir eser oluşturulduğu bilinmektedir. 16. yüzyılda pozitif/fen/hipotez ilimlerinin gelişmemesinin nedenlerinden en önemlisinin kayıtsız şartsız egemen olan padişahın eğilimlerini ulemalara nasıl yansıttığı ile ilişkilidir. Gelişimde en önemli etken olan matbaa, Osmanlıya hiç sokulmamıştır. Bunun, Kur’an-Kerim basan binlerce hattatın geçimlerini nasıl sağlayacakları yolundaki kaygılardan kaynaklandığı sanılmaktadır. Bir olasılık da bilginin halk arasında artması, padişah ve din adamlarının gidişatının sorgulanacağı varsayımıdır. Saat yapımının bile Osmanlıya geç girmesi, ezan saatlerini belirleyen kişilerin işlevlerini kaybedeceği düşüncesindendir. 1571 yılında Osmanlı sarayına müneccimbaşı olarak atanan Takiyüddin, Padişah III. Murad’a astronom Uluğ Beyin Semerkant’ta yapmış olduğu ‘’Zici-İlhani’’ adlı astronomi gözlem ve hesaplama bilgilerinin yerine yeni bilgiler geliştiğini belirten bir rapor sunmuştur. Bundan sonra “Dar-ü’r Rasad-ül Cedid’’ isimli gözlemevini (rasathaneyi) İstanbul’da Tophane sırtlarına 1575 ya da 1578 yıllarında kurmuştur. Ancak gökyüzünde gözlenen kuyruklu yıldızın kehanetini yorumlamasını isteyen Sultan III. Murad’a; ‘’Yıldızın bir mutluluk ve saadet devrinin habercisi olduğunu’’ söylemesi ve ama ardından gelen veba salgınının nedeni olarak gökyüzünün izlenmesini göstermişler ayrıca Takiyüddin’in meleklerin bacaklarını izlediğini öne sürerek felaketlerden sorumlu tutmuşlardır. Daha sonra İstanbul depremi de olunca tüm bunların gözlemevi yüzünden olduğu ileri sürülmüş,  1580 yılından sonra Şeyhülislam Kadızade’nin fetvası ile evrenin incelenmesinin felakete neden olacağı düşüncesine Padişahın da inandırılmasıyla -çağdaş bir İmparatorluk olmasına fırsat vermeden- bu bilim alanı denizden topa tutularak yıktırılmıştır.

“Dar-ü’r Rasad-ül Cedid’’

Yine bu dönemler Batı’da bastırılan kitaplar padişahın izni ile yurda getirilebilirdi. Arapça, Farsça kitaplar da padişah izniyle Türkçeye çevrilebilirdi. Aynı dönemde Abdurrahman Hoca isimli bir bilgin, evrenin sonsuz olduğunu ve dünyada doğa yasaları dışında olaylar olamayacağını söylediği için idam edilmiştir. Görüldüğü gibi Batıda Rönesans’la birlikte başlayan reform hareketleri içinde yer alan Antikite kültürünün eleştirilip, yenileştirilmesi, Hıristiyanlığın yaşama yansıyan etkilerinin yok edilmesi gibi sosyal, dinsel ve toplumsal gerililiklerin iyileştirilmesi başlamışken Osmanlı bu dönemlerini gericilerin etkisinde çöküşler içinde geçirmiştir. Ne acıdır ki, Osmanlı Batılılaşma hareketinin uygar gelişimini göz göre göre yadsımıştır. Bilgiden ve kültürden yoksun gerici, yobaz insanların kararları daha pek çok siyasal, sosyal, kültürel ve buna bağlı olarak ekonomik gelişmeyi engellemiştir. Sanayi ve teknoloji Orta Çağ düşüncesi ile dinsel etkenlere bağlanmış ve geliştirilmemiştir.

Sanatsal gelişim de bu düşünce ile aynı paralellikte gelişememiştir. Tabii bunun altında yatan etken halkın gücünden korkan, dinin etkisinde siyasi bir otorite yatmaktadır. Hatta kaderci ve ileri görüşten yoksun insanların siyasal durumlar için oluşturdukları düşünceler içler acısıdır. 1716 yılında Petrovaradin Muharebesi’nde (Avusturya) şehit düşen Damat Ali Paşa’nın dört cilt tutan tarih, felsefe, astronomi ile ilgili kitapları kütüphane vakfında kabul görmemiş, yok olmasına neden olunmuştur. Bilime düşmanlık kaderciliğin etkisiyle de güç kazanmış artarak devam etmiştir Osmanlı tarihinde. Bir yeniçeri subayı 1688 yılında Lipova’da Avusturyalılara esir düşmüş ve bu süreç içinde saptamaları şöyle olmuştur: ‘’Hakiki Müslümanlar için dünya bir cehennem, kâfirler için cennettir.’’ Yine devlet adamlarından Osman Ağa, Karlofça Sulh Antlaşması’nın, ‘”Allah’ın iradesiyle ve muhtelif (çeşitli) devletlerin tavassutu (aracılık etme) ile Türk ve Avusturyalılar arasında…” başlamış olmasından memnuniyetini dile getirir gibidir.

Bu sıralarda Avrupa’daki farklı gelişimler Osmanlının dikkatini çekmekte ve Reform hareketleri üst düzey devlet yönetiminde onay görmektedir.

Jean-Baptiste Vanmour, “Hanımların Hünkâr İskelesi’nde Boğaz Gezintisi”

1718/1730 yılları arasındaki on iki yıllık döneme Lale Devri denmiştir. Çünkü çok büyük gül bahçeleri açılmış, rengârenk laleler ektirilmiştir. Bu yıllar Padişahın saraydan çıkmadan sefahate daldığı yıllardır.  Sultan III. Ahmet dışa açılmanın başlangıcı yapmış, 1720 yılında Batı’yı resmi olarak incelemesi için Osmanlı sefiri Yirmisekiz Mehmet Çelebiyi Fransa’ya elçi olarak göndermiştir. Yirmisekiz Mehmet Çelebi, rasathaneleri, mercekleri, saatleri, goblen halı fabrikasını, ayna fabrikasını, hayvanat bahçelerini, hayvan/insan iskeletlerinin resimlerini, nehirler üzerinden ulaşımı, kanal sistemlerini, tabiphane, büyük devahanelerde bulunan binlerce eczanın depolanmış olduğunu sefaretnamesinde yazmıştır. Ayrıca çok katlı binalar, büyük saraylar, geniş sokaklar, kaldırım taşları, kalelerin ve civarının topografik çizimlerinin detaylarını, askeriyede kullanımının önemini inceleme yazısında vurgulamıştır.

Jean-Baptiste Vanmour, “Boğaz’da Düğün”

Bu çok dar bakış açısıyla gözlenen durumları davet edildiği sarayın bahçesinde gezerken edindiği bilgi ve saptamalardır belki de! Çünkü kadınlar ve erkeklerin birlikte gezmeleri, saraydaki davetlerde edilen danslar gibi sosyal yaşamdaki farklılıklara notlarında rastlansa da daha sonraki sefahat yıllarında uygulandığı görülür. İnsanların bu oluşumlardan kazandıkları bireysel haklar ya görmezden gelinmiş ya da gözlemlenememiştir ki bunlardan hiç söz edilmemiştir. Yine de bu seyahatname III. Ahmet dönemini etkilemiş 1718 yılında “Lale Devri” diye anılan dönemde sanatla ve eğlence dönemleri üzerine belli yapılandırmalar oluşturulmuştur. Barok üslubu düzenlenen kasır, bahçe ve köşklerde mimari yapıda Fransız etkileri görülür ve üstelik eğlence biçimleri bile aynı etkidedir. Büyük bir eğlence ve tembellik döneminin başladığı bu zaman diliminde şiirler, sohbetler ve müzikli sefahatler çok gözdedir. 1718 yılında imzalanan Pasarofça Antlaşması (Belgrat’ın terki), yöneticilerin kendi içinde yaşadıkları (bozguna uğramaktan ötürü) ruh hâllerindeki karmaşa ve gerçeklerden kaçma psikolojisi olarak tanımlanabilir belki de! Ancak aydın kişilikli Evliya Çelebi’nin saptamaları ise daha geniş perspektifli bir gözlemi yansıtmaktadır. Muazzam bir ordu, iyi tanzim (düzenlenmiş) edilmiş tahkimat (savunma sistemi) sistemi, verimli araziler (kanal sistemleri), mutlu ve neşeli halk kitlesi, korumalı bir şehir, zengin sanatsal verilere ulaşmış mimari eserler ve yapılanma, insanların yaşamlarına sunulan teknik gelişimlerden söz etmektedir. 

Jean-Baptiste Vanmour, Grootvizier, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Rijksmuseum

Batılı uzmanlarca Batı tarzında geliştirilen (1716) Yeniçeri itfaiye teşkilatı ve Osmanlı Donanması’nda Fransız tipi kalyon (savaş gemisi) yaptırılmış olup bu kişilerin orduda hizmet vermesi kabul edilmiştir. Ama bu kabul, devletin ileri gelenleri tarafından onaylanır. Ulema sınıfı bu onay gurubuna dâhil değildir. Batılılaşma hareketini ilk başlatan devlet adamı Lale Devrini yaratan Damat İbrahim Paşa’dır. Fransa’da ilk Türkçe kitapların basılması Yirmisekiz Mehmet Çelebi dönemindedir. Sait Çelebi’nin çabaları ile din dışı on yedi kitap basılmıştır. İbrahim Müteferrika Risale-i İslamiyye adlı eseri gerçekçi bir düşünce ile yazılmıştır. Osmanlıyı ve Batıyı karşılaştırmalı biçimde araştıran bu yazında Osmanlının çöküş saptamalarını, yönetimdeki bozuklukların nedenlerini, yenileşme hareketlerinin zamanında ve yeterli yapılmadığını ve yenileşme önerilerini belirttiği gayet net görülmektedir.

İbrahim Müteferrika’nın Bastığı Haritalar…

Devlet yönetimlerinin açıklamalarını da içeren bu eserde Monarşik, Aristokratik ve Demokratik devlet düzenleri yer almıştır. Uygarlık düzeyine erişmiş yönetimlerin, dinden ve geleneklerden etkilenmeden bir yönetim sistemi kurduklarını belirtmiştir. Askeri ve sivil kurumların birbirinden bağımsız yapılandırılmasının gerekliliği ve devletin yeni keşiflere açık olması gerekliliği de bu tanımlar içindedir. Türklerin tüm yeniliklerden habersiz gidişatı onların Batılılar tarafından kuşatılıp, bilgisizliklerinden kaynaklanan bir yenilgi içinde olduklarını vurgular. Bu gayet cesur yazılmış kitapta, gerilemenin nedenleri tek tek açıklanmıştır. Bu nedenler şöyle sıralanmıştır:  Devlet yönetiminin ehliyetsiz kişilere verilmesi, adaletsiz yöntemler kullanılması, yasaların uygulanmaması, bilim düşmanlığı, yeni teknolojik oluşumların askeri yönetimine sokulmaması, ordu disiplinsizliği, devlet mekanizmasında rüşvet ve kişisel istemlerin rol oynaması, hazinenin kendi amaçlarına yönelik çok kötü ve israf kullanımı dış dünyadan habersiz tutumlar silsilesi olarak sayılmıştır. İbrahim Müteferrika’nın çizdiği haritalar da vardır. Ona göre bir devlet adamı aynı zamanda iyi bir coğrafyacı da olmalıdır. Bu nesnel (objektif) görüşleri yansıtan İbrahim Müteferrika, yeni aydın tipini de belirlemiştir böylece. Bununla birlikte Batı ile bilimsel gelişmeler içine girilir. 1730/1754 yılları arası sanayi gelişimine önem verilir. Yalova’da 1746 yılında kâğıt fabrikası kurulur. 1747 yılında Baron de Bonneval6[6] (Ahmet Bonneval Paşa) Humbaracı/Kumbaracı ocağına getirilir. Humbara; demir ve tunçtan dökülmüş el bombasıdır. Osmanlı askeri teşkilatında kurulan dünyanın ilk havan topu sınıfıdır.  Ahmet Bonneval Paşa aynı zamanda geometri okulunu (Hendesehane’yi) kurar. Baron de Tott Hasköy’de Hendesehane kurar. Artık kurumların Batılı anlayışla kurulmasının gerekliliği ve önemi anlaşılmıştır.

Jean-Étienne Liotard, Ahmet Bonneval Paşa (Humbaracı Ahmet Paşa)

[1] 1526 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından alınmış olan Macaristan’ın Budapeşte şehrinin bir eyaleti olan ve aynı zamanda Osmanlının da hâkimiyeti altındaki bir eyaleti olan Budin, 1541 yılında eyaletin merkezi olmuştur. 1686 yılında yapılan savaşta Avustralyalıların eline geçmiştir. 160 yıl Osmanlı egemenliğindeki Budin’i kaybetmek Türk Halkı üzerinde de derin etki yaratmış, ‘’Aldı kâfir bizim nazlı Budin’i’’ türküsünü bu sızı ile derlemişlerdir.

[2] Sokullu Mehmet Ali Paşa 1505 yılında Osmanlı iadesi altındaki Sokol’da (Rudo) dünyaya gelmiş vaftiz edilirken Bayo adı verilmiş. Boşnak ya da Sırp olduğu hakkında iki ayrı görüş vardır. Babasının adı Dimitriye’dir. 1519 yılında Edirne Sarayına getirilir ve Mehmet ismi verilir. Türk ve Müslüman kültürü ile devşirme olarak eğitilir. Ardından Topkapı Sarayında Endurun bölümünde çeşitli görevlerden sonra Sadrazamlığa yükselir.  Atmış yıllık devlet adamlığı süresinin on dört yılını Sadrazam olarak sürdürmüş, hiçbir görevden alınmadığı gibi her zaman bir üst göreve ulaşmıştır.

[3] Sanayi ya da Endüstri Devrimi ilk kez Birleşik Krallıkta başlama nedenleri arasında Anayasal Monarşi ile yönetilmenin getirdiği Mülkiyet Hakkı ve Bireysel Hak ve Özgürlüklerin korunması ile sayılabilir. Dünyanın Finansal merkezi olması, Parlamento, İç Piyasa rekabeti gibi etkenler de etkenler arasında olsa da en büyük etken dünyanın en büyük sömürgecisidir ve elinde çok büyük hammadde birikmiştir. Donanmasının güçlülüğü, Rönesans’tan beri dokumacılıkta güçlenmiş olması… vs.  

[4] İslam Astroloji tarihi Abbasilerde 800’lü yılların başında Sanskritçe’den çevrilen Siddhanta, Yunancadan çevrilen Ptolemaios’un El-Mecastî’sı ile başlamıştır. Abdullah Memun (Yedinci Abbasî Halifesi, 786 Bağdat, 833 Tarsus yakınları)  zamanında kurulan rasathanede gözlemler yapılıp değerli eserlerle birlikte Cebir ilminin kurucusu el-Hazermi, Habeş El Hasip ve o dönemlerin bilginleri geniş bir bilgi dağarcığını bilime sunmuşlardır. Selçuklular, Endülüs Emevileri, İlhanlar, Timurlar astronomi, fizik, matematik, tıp alanlarında gözlemler yapmışlarsa da yeni teoriler ortaya atamamışlar çalışmalarında pratik deneylerle katkı sağlamışlardır.

[5] MÖ 300 yılında yaşayan Öklit, geometride edindiği bu yeri en iyi matematikçi olduğundan değil geometrinin başından kendi dönemine kadar yazılan ve kendi yazdığı ‘Öğeler’ adını verdiği kitaplarında toplaması sayesinde kazanmıştır.  Yunan Matematikçisinin derlediği kitaplardaki derlemeleri, 19. yüzyıla kadar kullanılmış bir geometri teoremleridir.

[6] Baron de Bonneval 1729 yılında Osmanlıya iltica etmiş Müslüman olduktan sonra Ahmet ismini almıştır.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.