Işıl Savaşer: Amerika’da Postmodernizm

Share Button
Roy Lichtenstein

Amerikan soyut dışavurumcu sanatçıların yapıtlarının savaş sonrasında Batı Avrupa’da sanat ortamında kabul edilmesi, ABD’nin sanatsal potansiyelinin gelişmesinde ve dünyada yankı uyandırmasında etkili olmuştur.

Amerika’nın yarattığı görsel sanatlar alanındaki eserleri, Avrupa ve tüm dünyada sanat fuarları, festivalleri ve bienaller ile tanıtılmaya çalışılmıştır.

ABD, II. Dünya Savaşı’nın galibi olmuştur ve savaş sonrasında Almanya ve diğer mağlup Avrupa ülkelerinin kentlerini, toplumlarını yeniden yapılandırmanın ve kalkındırmanın yanında ABD’nin sanatsal değerlerini de Avrupa’ya taşımıştır. ABD’nin sanatsal ortamını oluşturan düşüncelerin neredeyse tamamı Avrupa kökenli olmuştur. Avrupa’daki sanat akımları birbirlerine tepki nedeniyle meydana gelmişlerdir. Örnek olarak 1916-1918 yılları arasında Dada hareketi ortaya çıkmıştır ve Dada’nın başarısız olan siyasi sonuçlara ve savaşın sebep olduğu felaketlere karşı bir isyan, başkaldırı hareketi olduğu görülmüştür. Dada, gerçekte sanatsal değil, siyasal kökenli bir eylemi hedeflemiş bir hareket olmuştur. ABD’deki sanat akımlarının da birbirine tepki olarak meydana gelmesi esasen Avrupa’daki tepki sanatının ABD’ye de sıçramış olmasıydı. ABD, topraklarında Avrupa kökenli sanatı geliştirip, farklı görüşlere dayanan yöntem ve uygulamalar ile yeni oluşturduğu sanatı yeniden Avrupa’ya ihraç etmiştir. Ancak, ABD’nin Avrupa’ya ihraç ettiği sanat önemli bir özellik taşımıştır, Avrupa’dan ithal ettiği sanat anlayışı yerine, kişisel üslup, kişisel biçimleme söz konusu olmuştur.

Modern sanat görüşünün belirlenmesinde birtakım olaylar dönüm noktası olarak önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla eserlerin oluşmasında etkili olan görüşler de bu olaylara bağlı süreçler sonucunda meyana gelmişlerdir. Bunların en önemli olanlarından birisi endüstri çağıdır, bu çağın dünya politikasını, toplumsal hayatını etkileyen önemli değişimlere neden olduğu bilinmektedir.

19.yüzyılın sonlarında Almanya’da ortaya çıkmış olan Dışavurumculuk akımı, Soyut Dışavurumculuğun altyapısını oluşturmakta ve tarihsel açıdan Avrupa ve Amerika’dan beslenen ilk sanat akımı özelliğini taşımaktadır.

Hans Hofmann (1880-1966) Amerikan Soyut Dışavurumculuk akımının öncüsü olmuştur, Alman asıllı sanatçı resmin biçimsel öğelerinin psikolojik özellikleri konusuna eğilmiş ve geliştirmiş olduğu teoriler ile 20.yüzyıl resim sanatında etkili olmuştur.

“İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, halkı savaş ortamından uzaklaştırmak ve soyutlamak için her alanda çaba harcamış, bu politik yaklaşımın sanat alanında uygulanması sonucunda ise Soyut Dışavurumculuk Akımı’nın temelleri atılmıştır. Savaş, Amerikan ekonomisinin canlanmasına sebep olmuş, böylece bankalarda para birikmiş, yeni iş imkanları ortaya çıkmış ve orta sınıf rahatlamıştır. Kasalarda biriken fazla sermaye, lüks tüketim ortamını yaratmış ve bu tür olumlu ekonomik koşullar sanat ortamına da yansımıştır” (Yılmaz, 2006:157).

1950 sonrasını “estetik sürecin terkedilmesi” oluşturmuştur. Nesnel gerçeklikten uzaklaşma süreci, Cezanne ile başlamış, II. Dünya Savaşı’nın sonrasında soyutlama ile zirveye ulaşmış ve Pollock, dışavurumcu resim anlayışından figürü de çıkararak soyut dışavurumculuğu ortaya çıkarmıştır. Modern dönemde doğa görünümleri sanatçının duygusal, kişisel stili ile öznel bir durumu yansıtmaktadır. Daha sonra dışavurumcu ve duygusallığın ötesinde kavramlara yönelen deneysel ve çoğu zaman protest hareketlerin çoğalmış olduğu gözlemlenmektedir. Pollock’un Soyut Dışavurumculuğa olan önemli katkılarına rağmen 20.yüzyıl sanatında en büyük etkiyi Andy Warhol yapmıştır.

Warhol, sanatın kişisel bir ruhsal, maneviyat dünyasının (zirvesine Soyut Dışavurumculukla ulaşmıştır) ulvi aktarımı olduğu yönündeki eski önyargılara karşı çıkan bir sanatçıdır. Andy Warhol geliştirdiği Pop Art mantığı ile 20.yüzyıldaki sanat algısını kalıcı olarak etkilemiştir. Pop Art mantığı ile Soyut Dışavurumculuk tamamen ters bir mantık sergilemektedir. Pop Art’ta konu olarak seçilen resmin üzerine kişisel bir mana yüklenmemektedir, bu nesneye dışavurumculuktakinin tersine, sadece sergilenen bir nesne olarak bakılmaktadır ki bu durum çağdaş Amerikan tüketim kültürüne gönderme olarak düşünülmektedir.

Bu durumda nesne (ki nesneler günlük hayatın sıradanlığı yansıtan alışılmış tüketim materyalleridir), daha önceki anlam yüklü özelliğinden uzak, günümüzün sosyal değerleri ile uyumlu ve sığ bir şekilde tüketime hazır halde sunulmaktadır.

20.yüzyılın ortalarından sonra nesnelerin sanat eseri olarak görüldüğü gözlenmektedir.

1950 sonrası sanat sadece Warhol ve Pop Art ile izah edilememişti. Ancak bu tarihten sonra sanatta da aynen politika ve siyasette olduğu gibi ABD’nin sözü egemen olmuştur. 1964 yılında yapılan bienal, modern Amerika resminin zirveye oturmuş olduğunu göstermiştir. 1952 yılında Willem De Kooning ile Venedik Bienali’ne katılan Amerika, 1964 yılında seferberlik ilan ederek Robert Rauschenberg’in ödül ile dönmesini gerçekleştirmiştir.

Bienal ödülü, sadece Rauschenberg’in başarısı değil, büyük ölçüde ABD’nin Avrupa’ya karşı kazandığı zaferdir. New York ekolü Avrupa’da ilgi görmektedir ve 1964’ten sonra da tarihte ilk kez Avrupalılar Amerikan resmine özen duymuşlardır.

Clement Greenberg’e göre 1960 sonrası, ABD’deki sanatsal üretimlerin neredeyse tamamı sanat tarihinin modernist değerlerini, başarılarını düşürme yönünde olmuştur. 1960 sonrasından bugüne kadar olan kültürel ve sanatsal çabalar, eleştirilere rağmen Postmodern adı altında dile getirilmektedir ve ABD’de şekillenmiş görüşlere ve uygulamalara dayanmaktadır. 1950’li yılların sonlarında Avrupalı sanatçılar çok çeşitli olanaklarla ABD’ye çağrılmışlar ve öğrendikleri görsel sanat akımlarını antimodernist anlayışla ülkelerine dönüp tanıtmışlardır.

New York çıkışlı kültür ve sanatın Avrupa’ya ihraç edilmesinde büyük payı olan Avrupalı sanatçıların tanıtılması, ABD müzelerinde çalışmaların sergilenmesi önceden planlanmış Amerikan kültür politikasının sonuçları olarak bilinmektedir. 1960’lardan itibaren başlayan ABD kültür ve sanat ihracatı modernist sanatın Avrupa’nın önemli kentlerinde gözden düşmesine neden olmuştur.

Modernist sanat anlayışı yeni bir buluşla büyük etkiler yaratmış, ancak postmodernist anlayışta ise buluş olmadan bayağı, basit bir şeyin sanat olarak kabul edilmesi söz konusu olmuştur. Estetik kalite, sadece kişisel deneyimler aracılığıyla oluşturulmuştur, dolayısıyla postmodern görüşte sanat eserinin değeri değil, kabul görmesi ön planda olup, sıradan yani basit, bayağı olana itibar edilme görüşü benimsenmiştir.

1950’li yıllarda New York’ta yeni kent kültürüne odaklanmış Pop Art hareketinin başlamış olduğu ve tepkilere rağmen yayıldığı gözlemlenmektedir. Yeni kent kültürüne dayalı sanat anlayışı, endüstriyel kentin sokaklarında yaşayan bireyi ilgilendiren bir sanat olmuştur. Pop kültürün, endüstriyel gücün yarattığı kitle iletişim araçları sayesinde yeni kent ortamında şekillendiği kabul edilmektedir. Amerikan Pop Art’ı sadece New York ve Los Angeles’ta ilerleme ortamı bulmuştur, orada yaşanılan bu anlayışın Avrupa gelenekleriyle ilgisi olmamaktadır. Pop Art sanatçıları yapıtlarında özellikle markalaşmış üretim nesnelerini kullanarak bu nesneleri kesin çizgili biçimlerle çalışmalarına yerleştirmişlerdir.

Pop Art sanatçısı olarak da kabul edilen Rauschenberg, ‘sanatla yaşam arasında’ olan bir çizgide çalışmak istediğini belirtmiş, New York Okulu estetiğini ön plana çıkarmıştır.

Robert Rauschenberg, İsimsiz 1987, 711 x 908 mm

1962’de Andy Warhol, ipek baskı tekniği ile ticari resim çoğaltma yöntemlerini kullanarak, tuvallerinde değişik nesnelerin elyaf fotoğraflarını çoğaltarak boyalı tuvaller üzerinde çalışmalar yapmıştır. Warhol’un resimleri düzlem etkisi yaratmış, soyut anlamlı bir kurguya dönüşmüştür.

1960’ta Roy Lichtenstein (1923-1997) ve Andy Warhol (1928-1987) çizgi filmler, reklma resimlerinde çizgi ve boyamaya dayalı çalışmalar yapmışlardır. Bu sanatçıları James Rosenquist ile diğer sanatçılar izlemiş ve Pop Art’ın doğuşuna katkıda bulunmuşlardır. Pop Art’ın yaşam türü ve üslup olarak Amerika’dan başlayarak yaygınlaştığı ve yine Avrupa’da tartışılıp, yaşanmaya başladığı gözlemlenmektedir.

           

Andy Warhol
Roy Lichtenstein
Roy Lichtenstein, 1977         
Andy Warhol, 1968

1980’lerdeki ekonomik büyüme sonucunda sanat pazarı aniden patlama göstermiş, 1960 ile 1970 yılları arasında, sanatçıların yenilikler peşinde koştuğu ve her türlü teknik olanakları sanat ortamının içerisine sokmaya çalıştıkları gözlemlenmektedir. 1960’lı yıllarda ve sonrasında Avrupa’daki sanatsal faaliyetlerin bazıları hariç, çoğunluğu ABD kökenli sanatsal eylem türleri olup; Avrupa’daki temsilcileri ABD’li sanat kurumları ve sanatçılar tarafından desteklenmiştir. New York’un dünyanın sanat merkezi olmasına karşı tepkiler de gözlenmiştir.

ABD kökenli sanata karşı olan eylemlerin en önemli temsilcilerinden biri Alman Joseph Beuys (1921-1986) Almanya’da geleneksel plastik sanata karşı radikal bir tutum sergilemiş, eylemleriyle anti-form, Arte Povera, Çevreci Sanat, Kavramsal Sanat, non-kompozisyon gibi ABD çıkışlı sanat anlayışlarını kendi siyasi görüşlerini açıklamak için kullanmıştır. Beuys, politik tartışma ve eleştirilerini eventlar, asamblajlar ve happeninglerle birleştirmiş ve herhangi bir sanat türüne bağlı olmanın gericilik olduğunu savunmuştur.

1960’tan sonraki postmodernizm olarak adlandırılan süreç, modernist çağın ve kazanımlarının tasfiyesi, çözülmesi şeklinde değerlendirilmektedir. Sanatçının kişisel yaratıcılığının ön plana çıkarılan bir faaliyet olan sanat, postmodernizmle birlikte hiçbir topluma yönelik olarak yaratılmamaktadır.

“Paul Klee’nin “Halk bize tahammül edemiyor.” diye ifade ettiği bu durum kapitalizmin “Tüketim üretimi belirler.” ilkesiyle de çelişiyordu. Sermaye sınıfının, sanat eserini bir metaya, bir yatırım amacına dönüştürmesi gerekiyordu; bu da sanatçıyı “herkes için sanat” boyunduruğuna sokmakla mümkündü” (Eşen, 2015:231).

Postmodernizm, modernist anlayışın seçkin ve yüksek sanatıyla, gündelik yaşama ilişkin kitle kültürünü birbirine yaklaştırma hedefinde olan Amerika çıkışlı yeni bir sanat anlayışı olmuştur. Postmodernizmin en önemli özelliği ise popüler kültür ile yüksek kültür arasında ayırımı ortadan kaldırması, sanatsal ürünleri tüketim malzemesi durumuna getirmiş olmasıdır. Modernizm, çağdaş dünyanın sorunlarına kaygı ile yaklaşırken, postmodern sanat görüşü, çağdaş dünyayı belli oranda kabullenip bir anlamda alaycı bir yaklaşımla önemsemek durumunda olmuştur. Postmodernizm ve küreselleşme kavramları, yaşadığımız yüzyılda yaşantımızın her alanında etkili olmaktadır. Tüketim kültürü, küresel ekonomik bağlantıların ortaya çıkardığı ucuz, hızlı, ihtiyaçların üzerinde üretilmiş nesnelerin tüketimi hedeflenerek oluşturulan bir yapay kültür olmuştur. Bu yapay kültür, küreselleşme ve postmodernizmle beraber Yeni Dünya Düzeni’nin önemli sac ayaklarından birini oluşturmuştur. 

Reklam sektörü bu döngünün oluşmasında, beslenmesinde etkili bir rol oynamaktadır. Postmodernizmin yapısında barındırdığı karışık kültürel öğelerin reklamlarla desteklenmiş olması bireylerin tüketim kültürünü sorgulamadan ve kolay bir şekilde kabullenmesini sağlamıştır. Reklam sektörü postmodern yaşam alanlarına ve tüketim alışkanlıklarına etkili olmaktadır.

Op Art, bir başka deyişle optik art, 1960-1965 yılları arasında II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da gelişmiş ve daha sonra ABD’de dekorasyon alanında uygulanan çalışmalarla devam etmiş, duygusal sanat anlayışına action painting ile lekeciliğe, rastlantıya dayalı içgüdüsel otomatik bir tür yazı resmine tepki olarak ortaya çıkmış sanat hareketlerinden biridir. Sanat tarihine de geçmiş olan Op Art terimi, optik illüzyonların ön planda tutulmasıyla üretilen ve genellikle geometrik şekillerden oluşturulan çalışmalar için kullanılmaktadır. Optik illüzyonlar, sadece geometrik şekilleriyle sınırlı kalmayıp, renklerin sistematik kullanımıyla da oluşan renksel gerilim veya perspektifin çeşitli şekillerde kullanılması ile de oluşmaktadır. Göz yanılması olarak isimlendirilen Op Art, sanatçıların form ve renk kullanımına özel çalışma gerektiren efektler yaratmak amacıyla kullanılmaktadır. Sanatçılar algının fiziksel özelliklerine ve renk kuramlarını kullanmışlardır.

Joseph Albers (1888-1919) 1950’den sonra Yale Üniversite’sinde görev almış ve ABD’li genç sanatçıların yetişmesine katkıda bulunmuştur.

Joseph Albers, 1972
Joseph Albers, 1941

Kinetik Sanat, devingen sanat tür olarak algılanmaktadır, kendine özgü gelişim süreci bulunduğu gözlenmektedir. Burada söz konusu olan devingenlik, fütürizmdeki “devingenlik” özelliğinden farklılık göstermektedir. Kinetik Art, 20.yüzyılda Amerika’da doğmuş, durağan ya da hareket halindeki objelerin retina ile algılanması olayını konu edinen bir sanat çeşidi olmuştur.

Naum Gabo (1890-1977) Konstrüktivizm stilinin önemli uygulayıcılarından ve kinetik sanatın kurucularındandır.

             

Naum Gabo, 1949

Naum Gabo, Kinetik Konstrüksiyon,1920

Günlük yaşam ve sanat arasındaki ilişkiyle ilgili yeni bir görüş olan minimalist biçimleme görüşü, Pop ve minimalizm gibi farklı anlayışları birbirine yaklaştırmıştır. Clement Greenberg, 1960’ların tüm yapıtlarının modernist sanata karşı tepki olarak ortaya çıkmış olduğu görüşünü savunmuştur.

Amerikan soyut ekspresyonizmine ve Pop Art’a bir tepki olarak gelişmiş olan Minimal sanat akımının temsilcileri plastik objeler ve öğeleri en aza indirgenmiş olan resimler üretmeyi hedeflemişlerdir. Bu objelerin rastlantısal öğelerden uzak olması ve yaratılmış objelerin, düzenlendikleri mekanla olan ilişkileri önem taşımaktadır. Minimal sanat objelerinin seri olarak, basit ve temelde makine ile üretilmiş şekilde kompoze edilmesi dikkat çekmektedir. Minimal anlayışta eser üreten sanatçılar, parlak yüzeyleri olan, ayna camı, çelik, pleksi glass gibi kişilikten yoksun endüstri ürünleri olan objeleri tercih etmişlerdir. Minimal objelerde, arındırılmış detaysızlık önemlidir ve görkemliliğe ait biçim görülmemektedir, bu objeler yabancı olmayan nesnelerden seçilmiştir.

1960’ların sonlarına doğru minimalist sözcüğü resim, heykel ve diğer sanatların dışında da etkili olmuştur. Minimal eser, az ya da çok renkli, geometrik ve soyut yapıda olan eserdir. 1960’lı yıllarda biçimlenmeye başlayan ‘kavramsal sanat’ın modernizmden gelmiş olan ready-made, geometrik abstraksyonun etkisi altında biçimlendiği ve kavramsal estetiğin şekillenmesinde minimalist soyutlamanın olduğu gözlemlenmektedir. Minimalist görüşün giderek kavramsal oluşumlara sebep olduğu ve minimalistlerin de kavramsal görüşün temsilcileri oldukları gözlenmektedir.

Minimal resim ise, derinliği olmayan, düz bir yüzey gerçeği yansıtan resimdir.

Bazı sanatsal üretimler 1966 yılından günümüze kadar “conceptual art” (kavramsal sanat) ismi altında sınıflandırılmıştır. Kavramsal sanat anlayışları, Land Art, Arte Povera, Elektronik Sanat başlığı altında; Lazer, Holografik Sanat, Video, Işık Sanatı (Light Art) sayılabilmektedir. Event, Happening, Body Art gibi sanatsal anlayışlar kavramsal sanatın kapsamı içerisinde yer alan şov nitelikli gösteriler olmuştur.

1960’tan 2000’lere uzanan dönemde yapılanlar modernite kavramının tasfiyesi ile ilgilidir. Yazarlar ve eleştirmenler, modernist çağın dağılması ve çözülmesi olarak görmüş oldukları postmodern sürecin de bir ara dönem olduğuna işaret etmektedir.

KAYNAKÇA

  • Eşen, C.A., Resim Sanatı Tarihinde Devrimler ve Karşı Devrimler, Kaynak Yayınları, 2015, İstanbul
  • Kuspit, D., Çev.Yasemin T., Sanatın Sonu, Metis Yayınları, 2010, İstanbul
  • Tunalı, İ., Felsefenin Işığında Modern Resim, Remzi Kitabevi, 2008, İstanbul
  • Turani, A., Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitabevi, 2013, İstanbul
  • Tünay, M., Siyasal Tarih, İmge Yayınevi, 1995, Ankara
  • Yılmaz, M., Modernizmden Postmodernizme Sanat, Ütopya Yayınevi, 2006, Ankara
Share Button

Yorumlar kapatıldı.