Belgin Balanoğlu Alagöz: Toplumsal Gelişim ve Sanat (Bölüm 8)

Share Button

Mühendishane dışında II. Sultan Mahmut tarafından Mekteb-i Harbiye (1834) kurulmuştur, burada yetişen önemli ressamlardan biri Tevfik Paşa’dır. Desenleri ile tanınır ve heykeltıraş olarak çalışmıştır. Nuri Paşa harbiye mezunudur ve deniz savaşlarını, savaş gemilerini resmetmiştir. Ressam Hayri Usta bir suluboya ressamı olmuştur. Ancak tüm bu ressamların genel bir görüşü vardır ki, doğanın taklidi ile sanat yapılmaz. Tüm bu veriler asker ressam Sami Yetik tarafından ‘’Ressamlarımız’’ isimli bir kitapta toplanmıştır. Ayrıca ‘Osmanlı Ressamlar Mecmuası’’ isimli dergi, sanatsal gelişimimize kaynak oluşturan belgeler arasındadır.

Hasan Rıza

Ressam Hasan Rıza, kahramanlık temalarını ele alan çok figürlü çalışmalar yapmıştır. Asker ressamlarımızdan Şeker Ahmet Paşa, natürmort, peyzaj ve kendi portresini en iyi işlemiş ve figürü en iyi ressam bir ressamdır. Orman tablosundaki gizemli mekânda oluşturduğu perspektif arayışlar dikkat çekici bulunmuştur. Hüseyin Zekai Paşa, naif ve aynı zamanda çizgisel üslupta resimlerini görselleştirmiştir. Bu kurguda Pentür ve çizgiyi uzlaştırıcı bir tavır gözlenir (Üsküdar’dan). Süleyman Seyit natürmort çalışır ve özgür figür anlayışını sürdürür (İhtiyar Adam). Şemacı ve izlenimci çalışan ve plastik değerleri gözeten bir anlayış egemendir resimlerinde. 19. Yüzyılda asker ressamların sanat alanında verdikleri bu yoğun bu yoğun, araştırmacı çalışmalar ülkemizin sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal yapısının çağdaşlaşması, yeniliğe açılması ve her anlamda gelişme sürecini başlatması açısından önemli bir dönemi içermektedir.

Osmanlıda ilk sergi 1845 yılında Çırağan Sarayı salonunda Oreker isimli Avusturyalı bir ressam şehir manzaralarından oluşan resimlerle açtığı sergi gayet ilgi çekmiştir. 1850 yılında sanayi ve tarım fuarında ürünlerin tanıtımı vesilesi ile uluslararası sergilere katılım başlar. 1851 yılında düzenlenen Londra tarım ve sanayi fuarı Osmanlı Devletinin resmi olarak katıldığı ilk uluslararası sergidir. 1855 yılında Fransa-Paris’te düzenlenen fuarda, ilk kez tarım-endüstri ve güzel sanatlar olmak üzere ikiye ayrılmıştır.  İstanbul’da düzenlenen ilk uluslararası fuar ise Sergi Umumi Osmani olarak 1863 yılında açılmıştır. Bu fuar tarım, sanayi ve teknik resimlerle birlikte çeşitli süslemelerin yer aldığı bölüm de sergilenir. Bir diğer fuarda Şeker Ahmet Paşanın resimleri ve Padişah Abdülaziz’in büyük boy portresi sergilendiğinde yıl 1867 yer Paris olarak kayıtlara geçmiştir. Şeker Ahmet Paşa ile birlikte Osman Hamdi, Madam Walker, Pierre Montani isimli iki yabancı ressam da Osmanlı Pavyonunda yer alır. Türkler tarafından ilk açılan sergi 1873’de Şeker Ahmet Paşa tarafından açılmış ve basında büyük yankılar uyandırmıştır. Eş zamanlı olarak sanat alanında olduğu kadar ilk piyasa hareketlerinin de başlangıcıdır. Türk resim sanatı tüm bu dönemlerde batıdan aldığı güncel ya da yerleşmiş yeni sanat akımlarına yönelmiş azınlıkların kurduğu ‘Elifbağ Kulübü’ ressamları 1880-1882 yılları arasında düzenledikleri sergilerin ilki Tarabya Rum Kız Okulu ikincisi ise Tepebaşı Belediye Bahçesi Köşkünde yapılmıştır. Sergilerin düzenli olarak yapılmasında etken olan Sanayi Nefise Mektebinin kurulması ve resim eğitiminin bir disiplin olarak öğretilmesi dönemini başlatır.

Tüm bu çağdaş anlayışa ulaşma çabaları sürerken (kent toplumunun üst katmanı), diğer taraftan tılsım, inanç, efsane, masal kahramanları, tarikat ile malların resimleri levhalar üzerine şema olarak yapılmıştır. Anonim bir özellik taşıyan bu temalar tekkelerde, dükkânlarda asıldığı gibi 20. Yüzyılın içinde de köy sanatı olarak yaşamını sürdürmüştür. Hacı Bektaş Veli Tasviri gibi… Camilere uygulanan duvar resimlerinde insan tasvirlerinin görülmemesinin başlıca nedeni inanç sistemi ile bağlantılıdır ve tekkelerdeki hiçbir tasvir tapınma amaçlı yapılmamıştır. Bütün temaların göndermeleri; güzellik, iyilik, doğruluk, yiğitlik ideallerinin kavranması ile örtüşmektedir. Din büyükleri ikonlar gibi algılanmaz. Ancak bu yontu ustalarının lonca dükkânlarında yaptıkları çalışmalar artık halk arasında ve saray çevresinde eski önemini kaybetmiştir ve değer görmez. Çünkü bu çevreler batı sanatının resim, heykel anlayışının eğitimine dönmüşlerdir. Halk sanatı içinde yer alan yazı-resimler, Arap harfleri ile insan-hayvan ve çeşitli objelerin motif anlayışı ile kompoze edilmesi ile oluşmuştur. Bu durum, İslam dünyası içindeki Türklerin her alanda kendi anlayışlarını yaratması ve çeşitliliğini, zenginliğini gözler önüne sermektedir. Soyut boyuttaki (nitelikte) Arap harflerini resme uyarlama kökeni araştırılmamış bir konu olmakla birlikte, Türklerin Çin yazısı ile tanıştıkları dönemlerden kalma piktogramik[1] bir anlayışın uygulanması sayılabilir. Halk resim sanatı: taş baskı; bir tür yağlıboya kullanılarak yapılan levha resimleri ve yaldızlı kâğıdın yapıştırılıp bazı yerlerin düz boya tabakası ile kaplanan cam altı resimleri[2], Karagöz Gölge oyununun uygulandığı mafsallı insan figürleri[3]tiplemesinin tüm karakteristik özelliklerini de yansıtır. Ancak bu sanatsal yaratmalardaki hiciv, zaman içinde yoğun pornografik mizaha dönüştürülmüştür. Bunun nedeni belli bir kesimin sosyokültürel yaşamdaki zevk ve yaşayış biçimini halk katmanının tepki biçimi olarak hicvetmesi sayılabilir.

Yine 19. Yüzyıl sanatçıları arasında fotoğraflardan yararlanarak resim çalışan asker ve sivil okul mezunu ressamlarda vardır. Bu ressamlar kendi dönemleri içinde ‘Primitif Ressamlar’ olarak anılırlar. Ancak geleneksel Türk resmi ve batıya yönelik çalışmaların başlangıcını oluşturdukları düşünülemez. Primitifler kendi içlerinde özgün bir grup olarak kabul edilirler. Primiflerin üsluplarının ayrı olduğu gözlenir. Modern Hiperrealistler ile eşdeğerde duru, sakin, ıssız ve yaşayan bir yorumlama teknikleri vardır. Hüseyin Giritli, Süleyman Sami, Şefik Şevki, Osman Nuri gibi ressamların her birinin iki, üç resmi vardır. Ancak bu sanatçılar ve resimleri hakkında tam bir tanımlama yapmak da mümkün değildir. Foto-yorum tekniği ile çalışılan bu resimlerde, ressamların kişiliklerini zorladıkları ve yorum kattıkları söylenemez. Anonim bir üslup yönelimi gözlenir.

Sanayii Nefise Mektebi 1883’de Osman Hamdi tarafından kurulmuştur. Osman Hamdi aynı zamanda Türk Müzeciliğini başlatan bir sanatçıdır. 15 yıl Paris’te kalmış, Hukuk ve Güzel Sanatlar eğitimi almıştır. Arkeolojik çalışmalar yapmış,[4]yabancı ülkelerdeki müzelerden 42 resim kopyasını da (reprodüksiyon)  gerçekleştirmiştir. Sanayii Nefise Mektebinde çeşitli alanlarda çalışmalar yürütmüştür. Heykeltıraş Oskan Yervat müdür yardımcılığı ve heykel atölyesi hocalığı, Salvatore Valari ve Warnia Zercecki resim atölye hocalığı[5]görevlerini yürütürken Alexander Vallauriy ve Philippe Bello Mimarlık hocalığını yürütmektedir. Bunun yanı sıra Türk sanatında rol oynayan, gelişiminde katkıları olan ve ama isimleri pek bilinmeyen ressam gurupları da olmuştur. Bu ressamlar 1901-1903 yılları arasında İstanbul’da açılan galerilerde sergiler açmıştır. Birkaç isim vermek gerekirse; Şevket Dağ, Mesrur İzzet, Kamil Bey, Ahmet Ziya Akbulut, Ahmet Rıfat Bey sayılabilir. Daha sonraki yıl İstanbul Sergi Salonunda düzenlenen sergide Türk, yabancı, gayrimüslim, Levantenleri yer aldığı sanatçı grubunun üç yüzün üstünde eser sergilediği 1903 sergisinde ise desen, yağlıboya, suluboya, gravür, mimari projeler ve mimari resimler yerini almıştır. Ancak döneme damgasını vuran bu önemli etkinlikler uzun sürmez ressam grupları dağılır, galeriler kapanır. Daha sonra serbest ressamların yerine Sanayii Nefise öğrencilerinin sergilerinden oluşan 11 yıllık bir sergi dönemi başlamıştır.

Osman Hamdi’nin toplumsal yaşamı irdeleyen resimleri, birçok kişinin optik tiplemesi ile resmedilmiştir. Ancak bizim sanatsal kurgulamalarımız henüz batıdaki gibi toplumsal vurgulara değinilmeden, köklü tepki göndermeleri içermeden oluşturulmaktadır o dönemlerde. 1910 yılında batıya gönderilen İbrahim Çallı, Feyaman Duran, Nazmi Ziya izlenimci akımın etkisinde kalmışlardır. Ancak batıda 1910-1914 yılları arasında izlenimcilik akımı tükenmiştir. Bu hızlı geçişlere uyum sağlayamayan sanatçılarımızın gerçek sorunları yetenek ya da sanatta aldıkları eğitim değil kültürel birikimlerinin batı sanatçıları ile eş değerde olmamasından kaynaklanmaktadır ve belki de özgürleştiremedikleri ruhlarından… Yaşadıkları sosyo-kültürel yapı, batının kültürel ve sosyal yaşantısından çok farklıdır. Kaldı ki, izlenimci akım dili ile oluşturdukları sanatsal çalışmalar, bizde büyük bir yenilik ve gelişmişlik olarak sayılmış ve izlenimcilik içinde olan renk bilimselliği palet olarak da aynılık göstermemiştir… Oysa batı için izlenimcilik bir geçiş sürecidir ve yeni arayışlar yaratılar birbirini takip etmekte ve adeta akımlar birbiri içine girmektedir.

Batıdan eğitim alarak dönen Avni Lifij, Ruhi Arel, Hikmet Onat, Namık İsmail, Nazmi Ziya Duran 1914 Kuşağı Sanatçıları ekolünü oluşturarak Sami Yetik, Şevket Dağ, İsmail Hakkı Mihri Müşvik ve Vecih Bereketoğlu gibi sanatçıların da dâhil olduğu, Türk Kulübü haline getirmiş İtalyan Lokalinde sergiler açmışlardır. 1916-1952 yılları arasında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Sergileri, Galatasaray Sergileri olarak Galatasaray Lisesi resim atölyelerinde 36 yıl boyunca devam etmiştir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Ankara Güzel Sanatlar Birliği her baharda sergi etkinlikleri düzenlemişlerdir. Galatasaray Sergileri Türkiye’de ilk ve tek düzenli ve sürekli yapılan sergiler olarak büyük önem taşımaktadır.

Hüseyin Avni Lifij (1889-1927) resimlerinde izlenimciliği aşan ekspresyonist bir anlayış gözlenir. Renkçi değildir, geniş ve rahat planlı peyzajları, özgün ve kişisel tavırları ile kendini göstermiştir. 

Çallı, empresyonist bir anlayışla resim yapmasına karşılık kendine özgülüğü geliştirmiş, şair ressam ruhunu yansıtmıştır. Yerli motifler, natürmortlar, açık hava resimlerini doğadan uyarlaması ile ülkemize önemli sanat eserleri kazandırmış bir sanatçıdır.

Feyhaman Duran, aynı anlayışla sanatsal dilini belirlemiştir ancak Çallı serbest fırça ile renkleri tuval üzerine dağıtırken, Duran çalışmalarında titiz bir işçilik sergilemiştir.

Hikmet Onat, izlenimci peyzaj ressamlığından kendine özgü renkleri benimsemiş mor, turuncu, kahverengi, sarı renkleri ustaca fırça darbelerinin biçimlendirme gücünü bir sistem olarak geliştirmiştir.

Nazmi Ziya Güran, güneşin ve ışığın ressamı olmuş, içli ve duygusal karakter yapısını resimlerine güçlü bir biçimde resimlerine aktarmıştır. Osman Hamdi Bey ve atölye hocası Valery tarafından klasik eğitim almış, izlenimci sanata yakınlık duymuştur ama bundan ötürü eleştirilmiştir. Sonradan Hoca Ali Rıza’dan ders almıştır, klasik eğitimden uzaklaşmaya serbest palet ve fırça çalışmalarından ötürü de eleştiriye uğramıştır. Bir süre sonra Paris’e giderek Julian akademisine devam etmiştir.  Sevdiği her şeyin resmini yapmıştır. Optik gözlemi kuvvetli bir sanatçıdır. Maniyerizme düşmeyen sağlam yapılar (konstrüksiyonlar) kurmuştur.

Türk sanatçılarımızın batıdaki hem eğitim hem kültürel gelişmelerine karşılık, ülkelerinde kendi dünya görüşlerini oluşturup tuvallerine aktarmaları ancak parlamenter ve endüstriyel gelişimin ve siyasi iradenin gelişi ile başlamıştır.

Bu dönem ise Cumhuriyetin kuruluşu ile başlar.


[1] Piktogramatik: Hiyeroglif ve benzeri yazı sistemleri bir kavramın karşılığı olarak kullanılan resimsel öge, simge.

[2] Osmanlı Armaları,

[3] Bunlar stilize edilmiş olup fantastik imgelem gücünü yansıtan Fallik Hümor ‘cinsel içerikli mizah’.

[4] Osmanlı topraklarındaki Antik uygarlıklara ait kalıntı ve bulguların yurtdışına kaçırılmasını önlemek amacı ile ‘Asarı Atika Nizamnamesi’ni yürürlüğe koymuştur. 

[5] Zerceki desen, Valeri yağlıboya derslerine girer.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.