Volkan Karabağ: Ekspresyonizm ve Soyut Ekspresyonizm

Share Button

Alman ekspresyonizmi 20. yüzyılın başlarında dönemin siyasal ve ekonomik sorunlarının olduğu zamanda ortaya çıkmış ve bu sorunların insanlar üzerindeki olumsuz ve aşırı yıkıcı etkileri altında şekillenmiştir. 1905-1925 yılları arasını kapsayan bu süreçte sanatçılar karamsar ve duruma tepkili davranışlar sergilemiş, eserlerini bu sıkıntılı ve aşırı baskıcı yönetim süreci altında ortaya çıkarmışlardır. Her yeni çıkan akım ne kadar bir önceki akıma karşı olarak çıkarıldığı genel geçer kural olarak söylenegeliyor olsa da göz ardı edilen ya da çok önemsenmeyen; dönemin şartlarının da sanat akımına etkilerinin büyük olduğudur. Çünkü meydana gelen her toplumsal olay, teknolojik gelişme, ekonomik ve siyasal değişiklikler iyi veya kötü yönde olsun sanatçıları da etkilemiş ve ortaya çıkan sanat eserleri bu durumlardan etkilenerek şekillenmiş ve gelişim göstermiştir. Yeni ortaya çıkan her sanat akımı bir önceki akıma/akımlara karşı olarak çıkıyor olsa da yeni akımın doğumu öncekilerden çok farklı olmuyor, aksine onların öğretileri ve getirileri üzerine inşa edilerek genetik yapısını onlardan miras almaktadır ve zamanının şartlarına göre gelişim göstererek kendi biçimini ve dilini yapılandırmaktadır.

Erich Heckel, Manzara

Bin dokuz yüz beş yılında Almanya’nın Dresden kentinde dört mimarlık öğrencisi olan Ernst Ludwig Kirchner, Erich Heckel, Karl Schmidt-Rotluff ve Fritz Bleyl tarafından kurulmuş olan Die Brücke (Köprü) grubu 20. yüzyılın ilk ‘manifestolu’ akımı olmuştur. Daha sonra gruba Emil Nolde, Max Pechstein ve Otto Müller de eklemlenmiştir. Bu grubun sanatçıları Alman Ekspresyonizminin öncülleridir. Bir manifestoları olmasına karşın biçimsel anlamda bir ilkeleri olmayan sanatçı grubunun önde gelen özelliği ‘yeni bir sanat’ arayışı içinde oldukları ve bunu kendilerine şiar edinmiş olmalarıdır (Antmen, 2016). Bu grubun haricinde “Der Blau Reiter” (Mavi Süvari) grubu da kurulmuştur. Kurucuları Vassily Kandinsky, Gabriele Münter ve Franz Marc’tır. Grubun ana kadrosu farklı görüşlere açık olmakla birlikte figür resminden çok soyut dışavurumculuğa yönelmişlerdir. Kandinsky, Klee, Marc ve Jawlensky resmin, nesneden tamamen koparırcasına ayrıştırılmasını amaçlamışlardır (Antmen, 2016).

Karl Schmidt-Rotluff

Yirminci yüzyıldan bu yana süregelen ve sadece bu yüzyıla ait olan bazı olgular, örneğin; eşzamanlılık, değişkenlik, karşıtlık özellikleri geçmişte uzun süreli var olan üslup dönemlerinin tersine art arda kısa süreli sanat akımlarının doğmasına etken olmuştur. Dünyaya bakışımızdaki farklılaşma (Rönesans ve sonrasındaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler) sanatın yaşamdan kopamayacağı gerçeği, sanatın varlık nedeni olarak bu yüzyılda meydana gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında sanatı anlamanın yolu toplumu, tarihi, ekonomiyi, siyaseti, bilimi ve düşünü kısaca yaşamın kendisini anlamak olduğunu düşündürmüştür. Yine bu yüzyılda bireylerin veya toplumun kendi tarihi, sanatı, devleti hatta kendisiyle hesaplaşma isteği (ya da tüm tabu ve törelerle) sadece geçmiş üslupları değil eşzamanlı üslupları da, birbiri içinden doğmuş sanat akımlarını da hedefine koymuştur.

Fritz Bleyl

Bunların üzerine yine bu yüzyılda farklı sanatçı tipi zamanın değerlendirmesini bekleyecek sabra sahip olmamıştır, artık bireysel hesaplaşma zamanını başlatmıştır. Günümüz sanat tarihinin değerlendirilmesi açısından en zor ve karmaşık bir dönemi olduğunu düşündürmektedir. Bildiriler, sanatsal eylemler, yayınlar ve sanatçı yazılarıyla eskisine oranla hem eleştiriyi hiçe sayan hem de eleştiriye daha duyarlı bir sanatçı kitlesi oluşturmuştur. Yeni sanatçı, eleştiriye ve eleştirmene duyduğu saygıyı bir ölçüde yitirdiğini, yeniye karşı onun duyarsız olduğunu, buna karşın çeşitlilik ve rekabet nedeniyle onsuz edilemeyeceğini kabullenmiştir ve zamana karşı yarıştığından kendi sanatını koruyacak silahlarını bilemiş olarak eleştirmenin duyarlılığını keskinleştirmek için rekabete hazırdır. Bu olaya sanatçının sabırsızlığı ve bireysel savaşımı kadar onun toplumla iletişimini sağlayacak çevre koşullarının değişmiş olması etken olacağı düşünülebilir. Çünkü hız önemli ve geçerlidir artık. Tüm toplumsal, ekonomik ve siyasal yapılar, onları oluşturan dinamikler hızla değişmektedir. Yaşadığımız yüzyıl hız çağı olarak adlandırılmaktadır ve bizim de bu hıza koşulsuz ayak uydurmamızın zorunlu olduğu gerçeğini düşündürmektedir.

Emil Nolde

Artık tüm doğruların, kuralların, kalıplaşmış veya kutsanmış düşünce ve davranışların tepetaklak olduğu bir dönemde yaşamaktayız. Yüzyılımızın hareketli değişkenliği kesin yargılara sığmayacak kadar canlı bir organizma gibi sürekli devinim halindedir. Günümüz sanatçısı bugüne kadar hiçbir dönemde olmadığı kadar bilim, teknoloji, düşün, toplum ve siyaset ile iç içe yaşamakta, tüm bu hareketlilikten nasibini almakta ve bu hıza ayak uydurma zorunluluğunu hissetmektedir.

Max Pechstein
  1. Ekspresyonizm Öncesi Almanya’da Siyasal Durum

19. Yüzyılın ikinci yarısında 18 Ocak 1871 tarihinde Fransa ile yaptığı savaşı kazanan Prusya, o güne kadar dağınık halde yaşayan Alman prensliklerini bir kralın buyruğu altında toplama hayalini gerçekleştirir. Alman İmparatorluğu’nun önderi Prusya kralı I. Wilhelm olur. Almanya’nın bir araya gelmesi ile İngiltere gibi dünyanın büyük emperyalist güçleri arasına girmeyi amaçlayan Almanya, Otto Fürst Von Bismarck’ın izlediği politikayla bunu başarır.

I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, sözde parlamentosu ile monarşik devlet anlayışını sürdüren Bismarck, emperyalist Almanya’yı, Avrupa’nın ikinci güçlü devleti yapmıştır. Parlamentoyu işlevsel kılmaya çalışan liberal burjuvaları devlet düşmanı ve hain ilan eden Bismarck, sanayileşme ile birlikte yükselen işçi sınıfından henüz habersizdir. Sosyal demokrat kanat altında Bismarck’ın politikasına muhalefet etmeye başlayan işçi sınıfının temsilcileri ise Ferdinand Lassalle, August Bebel ve Wilhelm Liebknecht olmuşlardır.

Ferdinand Lassalle

1888 yılında I. Wilhelm’in ölümü ile yerine III. Friedrich geçmiş, ancak tahtta üç ay kalabilmiş ve tahta II. Wilhelm oturmuştur. Bu arada 1890 yılında kurulan Sosyal Demokrat Parti parlamentoda en güçlü kanat durumunu alır. Bunun üzerine liberal hareketi destekleyen burjuva sınıfına karşı, işçi sınıfının çıkarlarını gözeten bir politika izleyen Sosyal Demokrat Parti, parti içindeki Liebknecht’in önderliğindeki sosyalist kanadı partiden ihraç ederek politikasını değiştirir. Parlamento artık II. Wilhelm’in kararlarını muhalefet göstermeden kabul eder hale gelmiştir. Bu kararlardan bir tanesi de II. Wilhelm’in baskısıyla, 4 Ağustos 1914’te bir suikast sonucu Avusturya tahtının varisi Dük Franz Ferdinand’ın öldürülmesinden dolayı (28 Haziran 1914) İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu birliğe karşı savaş açılmasıdır.

Franz Ferdinand Suikastı, Macarları Aşağılayan Arşidük

Liebknecht savaşa karşı oy verdiği için tutuklanır. Bu kararla emperyalist Almanya, tüm Avrupa’yı kana bulayacak olan kapitalist savaşa (1. Dünya Savaşı) girmiş olur. Dört yıl süren ve 1918’de imzalanan ateşkesle noktalanan bu savaşta tüm gücünü yitiren Almanya, 28 Haziran 1919’da imzalanan Versailles anlaşması ile ağır koşulları kabul ederek teslim olur. Aynı yıl Spartakist Birliği’ni kurarak Berlin’de sosyalist bir devrim girişiminde bulunan Liebknecht ve Rosa Luxemburg öldürülür. Berlin’deki ayaklanma kanlı bir şekilde, 1918’den Hitler’in iktidara geleceği 1933 yılına kadar Almanya’yı yöneten Weimer Cumhuriyeti’ne bağlı birlikler tarafından bastırılır (nedir.org, 2013).

  • Ekspresyonizmde Öz ve Biçim İlişkisi

Ekspresyonistlerin amacının hiçbir zaman estetizm olmadığı görülmektedir. Bu akım yalnızca estetik biçimleri yadsımakla kalmamış bir dünya görüşü olarak ortaya çıkmıştır. Sanatın tüm anlatım biçimlerinde etkinlik göstermiş ve toplumsal düşünceleri de kapsamıştır.

Sanatçılar; ruhsal yapısının bir kesitini, fiziksel heyecanını, zihninin rahatsızlığını, umutsuzluğunu resme yansıtan ve bu duygularını da renk düzeninde oluşturdukları keskin zıtlıklarla vermeye çalışmıştır eserlerinde. Bu akım resim sanatında dış gerçekliği sadakatle yansıtmayı yadsıyarak, sanatçının ruhsal durumlarına, amaçlarına, hatta düşünce tarzına göre istediği betileri deformasyona uğratmasına olanak vermiştir.

Vassily Kandinsky

Ekspresyonizmin temelinde somut ve nesnel gerçekliğe bağlılık eğilimini yadsıyarak öznelliği yeğleme düşüncesi vardır. Öznel bireycilik ise her türlü denetleme ve kısıtlamayı reddeder, onlara göre yapıt doğaya öykünmez, sanatçının içsel yaratma gücünden doğar ve ussaldır, doğa ile bağlantısı dolaylıdır. Doğanın temeline, nesnelerin ardındaki öze inme isteği sonucu, nesnelerin öz yapısı ile görünen biçimi birbirinden ayırır. Nesnelerin içindeki öznel gerçeğin açığa vurulması için ise gerekli olan sadece düş gücüdür sonuçta yapıt dünya gerçeğini değil kişinin kendi öz gerçeğini iletir. Özgün olan da bu kişisel gerçektir biçim bir öge bir imgeye dönüşür. Ekspresyonizm ruhsal düzeyde açıklamalara dayanır ve resimde; nesne kullanımı, ruhsal durumu yansıtmada bir araçtır. Saldırgan şiddetli bir etki oluşturmada rengin anlatım gücünden yararlanılabilir. Kalın kontörler, cesur fırça darbeleri resim üzerinde devinim oluşturabilir ancak bunu koşul olarak almak yanıltıcı sonuçlar doğurabilir. Bu da ekspresyonizm ile fovizmi birleştirmek olur (Richard, 1999) (Charles Harrison, 2011).

Gabriele Münter

Almanya’da süren ekspresyonizm akımına Avusturya’dan da bireysel katkılar olur Oskar Kokoschka ve Egon Schiele’nin yapıtlarında Almanlarda bile görülmeyen ürkütücü özellikler de bulmak mümkündür. Yapıtlarında öncelikle kişinin iç dünyasını, baskı, tutum ve bunalımlarını bütünüyle yansıtan aşırı deformasyon görülmektedir. Cinsel dünyayı yansıtma isteği biçime ait disiplinleri geri plana itip çarpıtmalarla, bükülmüş figürler yapmalarına neden olur (Boudaille, 1976).

Franz Marc

Yirminci yüzyılın başında çıkış noktası ‘insan’ olan bir anlatım biçimi, akım niteliğinde tüm sanatları kapsar. Yayın, resim, heykel, müzik, dans sinema ve tiyatro ile ekspresyonizmin etki alanı oldukça geniştir. Sanattaki sayısız akımlardan farklılığı ve ayrıcalığı, ilk kez bakışlarını var oluş karmaşasındaki dünyadan, bireyin iç dünyasına yöneltmesi, onun olaylar karşısındaki başkaldırısına ve duyguların dışavurumuna aracılık etmesi olmuştur. Sanatın binlerce yıllık gelişiminde ilk kez bu denli önem kazanan bireysellik yine toplum yapısı ve sosyal oluşumlarla ilişkili olmuştur.

Birey ve toplumda oluşan ruhsal birikimler boşalma gereksinimi ile patlamalara neden olmuştur, bu yeni kimliğini araştıran sorgulayan insanın oluşturacağı sanat artık öncekilerin izleyicisi olamazdı ve olamadı da fotoğraf makinalarının getirdiği yenilikler özellikle resim sanatında bir değişimi zorunlu kılıyordu bu nedenle modern çağdaş sanat biçimlendirilirken resimde hangi söylem biçimi olursa olsun (Fovizm, Ekspresyonizm, Kübizm, Fütürizm) doğaya öykünme kesin olarak yadsındı. Ekspresyonizm söz konusu olduğunda uzak ve yakın geçmişten bazı sanatçılar öncü kabul edilip çalışmaları, farklı bir algılayış ile yeniden değerlendirildi. Uzak geçmişin etkileri ilkel kavimlere dayanır ve sonradan primitivizm olarak adlandırılan bu eğilim çağdaş sanatçıların, sanatın temel niteliklerine dönüş gereksinimlerinden doğmuştur. Bu yeni imgeler onları yüzyılların arayışı içinde yitirilen içtenlik ve yakınlığı geri vermektedir.

Oskar Kokoschka, Kırmızı Yumurta,1940-41

Goya’nın son yıllarını geçirdiği evinin duvarlarına yaptığı resimlerdeki ürkünç düşleri, Hodler’in zaman kavramını aşan yapıtları, Gauguin’nin ilkelliğe ve katışıksız renklere duyduğu sevgi, Van Gogh’un tutku ve bunalımlarını nesnenin ve insanın ardındaki öze indirerek yansıtışı, Ensor’un düş gücü ve kuşkusuz Munch’un tüm yüzyılın geleceğini haber veren umutsuz çığlığı gibi, hatta Der-Strum’un ‘Fırtına, 1911 Ağustos’ sayısında Wilhelm Worringer bu durumu şöyle özetler; “Fransız ekspresyonistlerin bu akıma bir “hiç”ten başlamadıklarını ancak Cezanne, Van Gogh ve Mattise’den teknikler aldıklarını ve tümünün de empresyonizmin etkisinden uzaklaşmış olduklarını söyler” (Richard, 1999), (nedir.org, 2013), (Charles Harrison,2011), (Antmen, 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, 2016).

Egon Schiele

3. Soyut Ekspresyonizm

Yirminci yüzyılın başında Almanya’nın sanat yaşamında bu dinamikler, 1914 yılında başlayan 1. Dünya Savaşı ile kesintiye uğrar. Ticari rekabetin, yani yeni pazar paylaşım kavgasının da olduğu uluslar ve ülkeler arası düşmanlıklar içte ekonomik kriz, işsizlik, sınıflar arası çekişme ve mücadelelerin yarattığı savaş ve kaos bir çok sanatçının ölmesine ülkesini terk etmesine veya kendi yaşamına son vermesine neden olmuştur. 1933 yılına gelindiğinde faşist baskıcı yönetim Almanya’da iktidarı ele geçirmiş ve öncelikle bütün yenilikçi sanatçıları öğretim görevlerinden alınarak hemen ardından ödenekli galerilerin başındaki sanatçıların işlerine son verilmiş, devlet galeri ve müzelerindeki eserler kaldırılmış ve 1937’de birçok ekspresyonist sanatçının resimlerinin bulunduğu bir sergide çalışmaları sokak ortasında yakılmıştır. Almanya’da bu olaylar yaşanırken üzerine bir de 1939’da 2. Dünya Savaşı başlamıştır. Bu durum sonrası sanatçılar arasında ülkeyi terk edip başka ülkelere yoğunlukla ABD’ye sığınmalar başlamıştır.

Savaşların sanatçılar üzerindeki olumsuz etkileri bir başkaldırıya, öfkeye ve karşı çıkışa dönüşmüş; çağdaş dünya ile insanın birbirine yabancılaşmasını simgeleyen, her türlü estetik kuralı yadsıyan soyut sanat oluşmaya başlamıştır. Modern sanat Avrupa’da yasaklanırken sanatçılar için ABD alternatif olmuştur ve buraya sığınan sanatçılar modern sanatın temelini oluşturmaya hatta Amerikan sanatı olan Soyut Ekspresyonizminin temellerini atarak bu sanat akımını inşa etmeye başlamışlardır. Tabi bu akım Amerika’da yapılmış olsa da oluşum ve gelişim süreci Avrupa’da başlamıştır. Kübizmin son aşamasında Mondrian ile geometrik soyuta ulaşması düşünülebilir.

Hans Hoffmann

Almanya’dan ABD’ye göç eden ve 1934’te New York’ta kendi adını taşıyan özel bir sanat akademisi açan Hoffmann, ilk kuşak Amerikalı Soyut Dışavurumcular üzerinde sanatçı ve eğitmen olarak büyük bir etkiye sahiptir. Sanat merkezinin Paris’ten New York’a kayma nedenlerinin bir nedeni de 1920-1930 yılları arasında yaşanan büyük Amerikan Buhranı sonrasında Amerikan ekonomisinin hızla iyileşmeye başlamasıyla meydana gelen gelişmelerdir. Yeni okullar, basım-yayım organları ve yeni galeriler açılmıştır; yeni sanat ortamı şekillendirilmeye başlanmıştır (Antmen, 2016).

İkinci Dünya Savaşı öncesi Amerikan sanatı çok daha yerel temalara odaklanmış ve figüratifken, Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında gelişme gösteren Amerikan sanatının temel özelliği, soyut ve dışavurumcu olmasıdır. Amerika sanatındaki bu keskin dönüşümü salt sanatsal nedenlerle açıklayanların yanında, bu dönemde sanat, ideoloji, politika üçgeninde yaşanan dönüşümleri göz önünde bulunduran yazarlar da vardır. Örneğin Fransız sanat tarihçisi Serge Giulbaut, “New York Modern Sanat Düşüncesini Nasıl Çaldı” adlı kitabında Amerikan Soyut Dışavurumculuk akımının önde gelen temsilcilerinin savaş öncesi ve sonrasında sergiledikleri ideolojik ve sanatsal dönüşümü, soğuk savaş döneminde Amerikan Hükümeti’nin yürüttüğü bilinçli bir politikaya bağlamıştır (Antmen, 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, 2016)

Bin dokuz yüz otuz üç ve 1934 yıllarında uygulanan Kamusal Sanat Yapıtları Projesi başarı kazanınca Franklin D. Roosvelt hükümeti müzeci Holger Cahill başkanlığında Federal Sanat Projesi kapsamında birçok sanatçıya devlet tarafından maaş ödenmiş ve kamu alanları (bankalar, hastaneler, cezaevleri gibi) için çalışmalar yaptırmışlardır (Antmen, 2016). İkinci Dünya Savaşı’nı kendi çıkarlarına göre çok iyi kullanan ABD savaşın getirdiği zenginlikle topraklarında lüks konutlar inşa ederek çok miktarda ev satışı yapmış ve bu sayede Soyut Ekspresyonist Sanat büyük rağbet görmüş hatta alış-veriş merkezlerinde de sergilenmiştir (Artun, 2015). “T. J. Clark, bu akım vülger ve kitsch’tir. Çünkü Soyut Ekspresyonizm, aristokrasiye özenen belli bir küçük burjuva kesimin stilidir” demiştir(Artun, 2015).

Holger Cahill

Sonuç

Ekspresyonistlerin biçimsel kaygılarının, iletmeye çalıştıkları mesajdan soyutlanamayacağı açıktır, burada onları birleştiren ana öge insandır. Ekspresyonist sanatın, yazının, düşünün beş felsefi direği vardır; İsa, Darwin, Nietzsche, Marx ve Freud, onlara göre İsa’nın öğütlediği, “yeni insanlığın doğuşu idi” veya olmalıydı. O insanlara barış içinde yaşamayı alçakgönüllülüğü ve sevgiyi öğretmekte idi. Her kötülüğün başlıca sebebi olarak görülen kent soyluluk, burjuvalar ve anamal topluluğu yani kapitalizm ekspresyonistlerin başlıca hedefi oldu. Komünizmin toplumsal tarihini ve kuramını ortaya atan Marx tüm dünyaya yeni bir toplum yeni bir hayat ve yeni insanı önerirken, bu ses tüm dünyada etkisini buluyordu. Kilisenin, paranın egemenliğine girmesini sert bir dille eleştiriyor, Hıristiyanlığın kesinlikle kabul edilmemesini savunarak ekspresyonistlere yeni bir yol açıyordu. Ekspresyonistlerin çoğu sol eğilimli idiler. Sadece birkaçı Nazi Partisine katıldılar Hitler’i yeni insanın somut bir örneği olarak görmüşlerdi.

Darwin, Marks, Freud

Ekspresyonistlerin asıl inandıkları, insanın içindeki değişimdir işte bu yönleri ile Darwin’e yaklaştılar, ancak insan değişip savaşma içgüdüsünden vazgeçerse bu soyun var olmaya devam edebileceğine inanıyorlardı, onun içindir ki eserlerinde kentsoyluların ve hükmedenlerin kıyımına giriştiler. Onlara karşı yeni insanı çıkardılar yeni insanı yücelttiler; ne yazık ki bu ütopya 1914–1918 Birinci Dünya Savaşı kıyametinde son buldu.

Bununla birlikte Freud’un kişiliğinde hala bir ümit vardı, o insanın bozulmasının kaynağını açlık, sefalet ve savaşın varlığını kin ve aç gözlülüğü, cinsel içgüdüleri baskı altına alan ve erkekleri tek kadınla yetinmeye zorlayan “toplum” diye açıkladı. Öğrencisi ekspresyonistlerin eş ve sevgililerini baştan çıkaran Otto Gross’a göre özgün ve özgür aşk, dengeli bir ruhsal yapımı, yaşamın başlıca koşulu idi. Buna karşılık düşüncelere rağmen diyebiliriz ki; bütün ekspresyonistleri düşündüren dertlendiren ortak bir temel öge vardır, insanlığın geleceği. Tek kaygıları insanların nasıl kurtulabileceği sorusuna olumlu bir cevap bulmak olmuştur (nedir.org, 2013).

Otto Gross

Kaynakça

Artun, A. (2015). Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi. İstanbul: İletişim Yayınları.

Antmen, A. (2016). 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar. İstanbul: Sel Yayıncılık.

Antmen, A. (2016). 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar. In A. Antmen, 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar (p. 146). İstanbul: Sel Yayıncılık.

Boudaille, G. (1976). Expressionists. (I. M. Paris, Trans.) New Jersey: Chartwell Books, Inc.

Charles Harrison, P. W. (2011). Sanat ve Kuram. (S. Gürses, Trans.) İstanbul: Küre Yayınları.

nedir.org. (2013, Mayıs 1). Ekspresyonizm Nedir. Retrieved Mayıs 12, 2019, from Nedir.Org*:

www.nedir.org

Richard, L. (1999). Ekspresyonizm Sanat Ansiklopedisi (3 ed.). (S. G. Beral Madra,Trans.) İstanbul.

Share Button

Yorumlar kapatıldı.