Işıl Savaşer: Çağın Anlayışı İçinde Soyutun Tanımlanması

Share Button

Wilhem Worringer, sanat tarihine yeni bir inceleme mantığı getirmiş ve tüm sanat yaratımları için iki kavram geliştirmiştir. Bu iki kavram, iki psikolojik fenomeni ve iki temel iç tepiyi karşılamaktadır. Bu kavramlardan biri, tüm natüralist eğilimli sanat anlayışlarının dayanmış olduğu özdeşleyim (einfühlung) iç tepisidir. Diğeri ise bütün anti-natüralist soyut eğilimli anlayışların dayandığı soyutlama (abstraction) iç tepisidir.

Worringer, özdeşleyim kavramını Teodor Lipps’den almıştır. Doğaya yönelik ve doğa ile ilgili kurmak isteyen sanat üsluplarını açıklamaktadır. Özdeşleyim ile insan, kendi varlığının dışındaki objelere yönelmekte ve onların varlığında kendi özgürlüğünü, duygularını ve tinsel etkinliğini yaşamaktadır. İnsan, karşılaşmış olduğu bu nesnelere kendi duygu ve tinselliğini yüklemektedir. İnsanın iç tepisi bulunmaktadır: Özdeşleyim ve soyutlama… Bunların yanında karşılıkları olan natüralizm ve soyut üslup bulunmaktadır. İnsanın karmaşık, bağlantısız ve sınırsız dünyasal olaylar karşısında hissedebildiği en belirgin duygu, iç huzursuzluğu ve tinsel korkuyu dile getirmektedir.

İnsanı dış dünyanın korkularından arındıracak olan huzur noktası, tesadüfî olan her şeyi sanatta mutlak değerlere götürebilmek ile mümkün olmaktadır.

Bu mutlak değerler reel yaşamın dışında soyut biçimler dünyasında kazanılabilmektedir. Soyut sanat biçimleri mutlak değerler olarak insana huzur vermektedir. İnsanın soyut sanata nasıl ulaşabildiğini incelemek gerekmektedir.

İlkel toplumların dış dünyanın gelişimine ait belirsizlik ve değişiklikler onların evren hakkındaki bilgilerinin noksanlığı bu toplumları soyut sanata yönelmiştir. İlkel toplumlar dünya karışıklıkları konusunda güvenilecek, huzur duyacak bir arayış içerisinde olup, bunu da mutlak biçimlerden oluşan soyut sanat yolunda bulmuşlardır. Soyut sanat biçimlerinde bulmuş oldukları mutlak, değişmez düzen, bu toplulukları empririk dünyanın belirsizliklerinden kurtarıp, soyut sanat biçimlerine götürmüştür. Worringer’e göre tüm bu etkenlerden dolayı insanın ilk yarattığı sanat soyut sanat olmuştur. İlkel toplumlar ile uygar toplumlarda soyut sanatı meydana getiren nedenler birbirinden farklı olmuştur. İlkel toplumlar evren konusundaki bilgilerinin eksikliği nedeniyle soyut sanata giderken, uygar toplumlar, uygarlığın ve bilimin gelişmesi ile evren hakkında bilgi sahibi olmuşlardır. Worringer, uygar toplulukları soyut sanata yönelten kavramın felsefi bir kavram olan ‘kendiliğinden olan şey’ olduğunu ifade etmiştir.

Bu da önceleri içtepi olan şeyin artık bir bilgi ürünü olduğunu göstermektedir. Uygar insan toplulukları da mutlak varlığa ulaşmak istemekte, bu imkânını da ilkel insanlarda olduğu gibi soyut sanatta bulmaktadır. Soyut sanatta geometrik yasal biçimler etkili olmaktadır. Görüldüğü gibi Worringer, soyut sanatı bir içtepi, psikolojik bir etken olarak açıklamaktadır. Soyutlama içtepisi, ilkel toplumlarda bilinçsiz bir mekanizma ile soyut sanatta gözlemlenmiştir. Oysaki Uygar topluluklarda ise bilinçli bir duyguyla metafizik özellik taşımaktadır. Uygar insan ‘kendiliğinden şey’i, mutlak varlığı aramakta ve bunu soyut geometrik yasal biçimlerde bulmaktadır. Geometrik yasal dünya ise ‘kendiliğinden şey’i ortaya çıkaran, Platon’dan Aristoteles’ ten gelen, felsefede ‘eidos, essentia’ denilen metafizik olandır. Soyut sanat özünden dolayı metafizik bir sanattır. Modern sanatın soyuta yönelen sanatı da tinsellik arayışından kaynaklanmaktadır. Bu tinsellik, insanın kendisine odaklanmasından kaynaklanan tinselliktir.

Clement Greenberg ‘in deyimi ile modern sanat tanınabilir nesnelerin temsilinden uzaklaşmıştır. Nesnelerin bitimli olması, zaman kavramı ile bağlantılıdır. Mekân, yitimli olan evrenin içinde bulunmanın ve subjektif doğanın ilgilerinin bir neticesidir.

Soyutlama, mekân, zaman ve tümünü ifade etmekte olan evrenin geride bırakılıp, düşüncenin insanın kendine dönmesi ile alakalıdır. Bu sebepten soyutlama kelimesi, zorunlu şeylerin geride bırakılmasını temsil etmektedir. İnsanın varoluşunun kökenindeki güçsüzlük duygusu ile beraber güçlülük bilinci, doğadan korku duyma duygusu ile beraber yine de doğaya üstün gelme isteği, her çeşit sanatın esas özünü oluşturmaktadır. İnsan topluluklarının umutları, endişeleri, korkuları tarihsel süreçler boyunca birbirleriyle paralellikler sergilemiştir. Sanat tarihçisi Worringer, ilkel kültürlerin bile doğal objeleri deforme şekilde gösterildiğini ve bunları soyut formlara götürmüş olduğundan, soyutlamanın taklit sanatından çok önce var olduğunu ifade etmiştir. İnsanın varlığı bilmesi, düşünmesi soyut tür. Dolayısı ile yaratmış olduğu sanat eserleri de soyut olmaktadır. Soyutluk, insanın sadece düşünce dünyasını değil aynı zamanda da yaratma üretme ve sanat dünyasında belirlemektedir. 20. Yüzyıl Avrupa açısından yeni sanatsal formların meydana gelmesi ve toplumsal hareketlilik lerin yükselişine şahit olunduğu, yeniliğe açık bir dönem olarak soyutlama ve soyut sanat formlarının ilgisini çekmiştir. Soyut sanat faaliyetlerinin daima tarihsel, toplumsal ve kültürel temelli olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Soyut sanat, hem naturalist gelenekten hem de akademik gelenekten kopuşu sergilemektedir. Soyutlamanın ortaya çıkışında kübist çalışmalarıyla Braque ve Picasso büyük katkılar sağlamışlardır. Bu nedenle 1900’lü yılların başlangıçları soyut sanatın başladığı tarihi olarak ifade edilmektedir. 1900- 9911 yıllarında Braque ile Picasso’nun çalışmalarında biçimleme ye (figürasyon) karşı olarak soyutlama elde edilmiştir. Bu üslup, analitik, çözümsel üsluptur. Bir yarı soyutlama yöntemi olarak Kübizm, soyut sanatın başlamasında etkili olmuştur. Bazı sanat tarihçileri ise soyut sanatın başlangıcını Kandinsky ‘nin objesiz resmetme çalışmalarına bağlanmaktadır. Soyut sanat yüzeysellikten arınmış olarak, Malevich, Kandinsky, Mondrian ve Klee gibi sanatçılar, tanınan formların ötesine uzanan maddesellikten daha çok iç duygu ile izlenmesi gereken bir yaklaşım içinde olmuşlardır.

Kandinsky’nin ifade ettiği gibi, soyut sanatta maddi bir formun olmayışı içsel dürtülerle yaratılanların değerini bulmuş olması, aynı zamanda soyut dışavurumcu bir yaklaşımın da var olduğunu göstermektedir. Süregelen yineleyici ve taklitçi gelenekler ortadan kaldırılmış, sanatsal ‘saflık’ arayışı soyutlamada yeni artistik nosyonların gelişmesine olanak sağlamıştır. Soyut sanat gelenekte daha önceden var olan her şeyi ortadan kaldırarak yepyeni bir başlangıç yapmayı hedeflemiştir.

Avrupa’da soyutlamanın erken örneklerinden bahsederken Malevich’in katkıları fazla olmuştur. Tüm bu sanatçılar tinsel anlamların sezgi süreçleriyle ve içsel yaratımlar ile anlaşılabilir olabileceğine inanmışlardır. Tüm ruhsal terimler kendiliğinden saf nitelikler olarak değerlendirilmiş, soyutlamayı tanımlayan nitelikler olarak gelenekten ve her çeşit normdan kopmanın da özgür belirtileri olmuştur.

Kandinsky, materyal dünyanın donuk betimlemelerinden uzaklaşmak için atomların çözünmesi gibi bilimsel kanıtların sağlamış olduğu hayal gücü ile hareket etmiştir. Fizik bilimi yeni bir perspektif anlayışına neden olan renk ve ışık tartışmalarının odağına yerleşmiş, bu durum sanatçıların eserlerini yeni gelişmeler ile birlikte üretmelerine katkı sağlamıştır. Soyut sanat özü gereği tinselliğe yönelmekte ve bunun doğal sonucu olarak kendisini bilinen nesne görünümlerinden, taklitten sakınan bir ontolojik görünüm sunmaktadır. Soyut sanatta metafizik biçim elde edilebilmekte ve biçimsellik kazanmaktadır. Aslında Kandinsky’nin eserlerinde onun anlatmak istediği şey, saf bir soyutlamanın dışında, soyutun göz ardı edilen doğasında insansal gerçekleri yakalamak ve göz önüne sermek olmuştur. Ancak maddenin de tamamen göz ardı edilmesine karşı çıkmaktadır. Dolayısıyla varılacak olan nokta ise tinsel bir gerçekliktir. Kandinsky’e göre, sanatçının kendi bilinçliliğini kazanması için ruha dokunmak, bir iç gereklilik olmuştur.

Kandinsky’nin sanatı ruh ve biçim arasındaki köprüyü göstermiştir. Onun manifestosu ise maddesel olandan hareket ederek maddesel olmayana gidiştir. Soyut sanatçılar, çalışmalarında ruhsal bir içgüdü içinde hareket etmişler, saflaştırmaya ulaşma çabası göstermişlerdir. Özellikle 19. Yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın ilk başlarında bu tarz okültizm hareketinin fenomeni Avrupa’yı etkilemiştir. Gizemci geleneklerin hemen her toplumun ve kültürün zihinsel ve duygusal yapısında örtük olarak bulunduğu bilinmektedir. Modern okültizmin başlıca iki temel hareketi, Antroposofik ve Teosofik topluluklardır. Teozofik topluluğunun kurucuları Doğu öğretilerinde görülen insani bilgeliğe kavuşma isteğinin en önemli merkezi olan Hindistan ile ilgilenmiş, tinsel gerçekliğin doğası ile ilgili çalışmalar üretmişlerdir. Bunlara rağmen bu hareket Batı dünyasında gizemci bir etki yaratmış olsa da Kandinsky, Mondrian gibi soyut sanatçıları etkileyen gizemci öğreti antropoloji ve teknolojiyi birleştiren Avusturyalı filozof Rudolf Steiner tarafından kurulmuştur.

Mondrian, Yeni Platoncu anlayışın matematiksel gizeminden etkilenmiştir. Malevich süprematizm anlayışını ortaya koyarken dördüncü boyut ile de ilgilenmiştir. Mondrian ve Malevich’in temsil ettiği soyut sanat, temel biçimlere dayanmış olduğu için kişisellikten arınmış modern bir sanat olarak görülmektedir. İnsanın içinden gelen ontik çığlık ve varoluşsal korku, felsefede varlığın esaslarının sorgulandığı ‘hiçlik’ duygusunun varoluşçu felsefede nasıl bir tutum izleyeceğinin belirlenmesini sağlamıştır. Sanattaki soyutlama, insanın varoluşsal derinliğe erişme çabalarının yanında her türlü temsilden de uzaklaşmıştır.

“Soyut sanatın en büyük arzusu, yarattığı eserleri izlemek isteyen kişilerde varoluş duygusunu uyandırmak olmuştur. Bu açıdan tasviri reddeden soyutlama pratiğinin kitlelere bir bakış egzersizi, kökensel varoluşu keşfetmeye yönelik bir dikkat çağrısı olarak sunulduğunu söyleyebiliriz” (Farago, 2006:12).

Savaş sonrasında ruhsal zihinsel ve toplumsal sıkıntılar yaşayan halkın da varoluşçu felsefede kendisine ait teselli bulması doğal bir durum olarak görülmüştür. Bu dönemde savaş sonrası ortamlardaki durumlarla ilgilenen dinamik sanatçı grubu, dışavurumcu ve soyut çalışmalar ile insan ruhunun yaralarını keşfetmeye çalışmıştır. Daha sonra bu durum, Amerika merkezli soyut dışavurumcu akımın ortaya çıkmasına yol açacaktır. Soyut ekspresyonizm sanatçıları II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı ve ağır etkilerini deneyimlediklerinden varoluşçu temaları ön plana çıkarmak istemişlerdir. Bir anlatım dili olarak belirginlik kazanan soyut ekspresyonizm sanatçıları insanların kişisel eğilimlerini, yaşam arayışlarına ve seçimlerine önem göstermişler ve varoluşçu felsefe ile ilgilerini sürdürmüşlerdir.

Kaynakça

  • Tunalı, İ., Felsefenin Işığında Modern Resim, Remzi Kitabevi,İstanbul, 2008
  • Çelikkan, Ş., G., Modern ve Postmodern Dönemlerde Soyut Sanat Felsefesi, Cem Yayınevi, İstanbul, 2018
  • Worringer, W., Soyutlama ve Özdeşleyim, Çev. İsmail Tunalı, Hayalperest Yayınevi, İstanbul 2017
  • Kandinsky, W., Sanatta Ruhsallık Üzerine, Çev. Gülin Ekinci, Altıkırkbeş Yayınevi, İstanbul 2013
  • Farago, F., Sanat, Çev. Özcan Doğan, Doğu batı Yayınevi, Ankara 2006
Share Button

Yorumlar kapatıldı.