Çağla Akıncı Uysal: Canan’la Folia Sergisi Üzerine

Share Button
Canan, Şehretün’nar, Yerleştirme-Kumaş, kağıt hamuru, demir tel, payet, boncuk, ışık

 “Günlük hayatın dili kuru ve çok gerçekçi; bizim biraz daha şiirsel bir dile ihtiyacımız var.” Canan

Abdülmecid Efendi Köşkü’nde izleyiciyle buluşan Folia sergisinin en ışıltılı köşesi Canan’ın masalsı evrenine açılıyor. Folia, adını hem “yaprak”tan hem de “delilik”ten alan iki anlamlı katmandan beslenirken sanatçı Canan bu kavramları kendi masalsı dünyasında yeniden yorumluyor. Mitolojik anlatıları, coğrafyanın kadim kadın figürlerini ve doğanın büyülü ışıltısını bir araya getiren ‘Şehretün’nar’ ve ‘Kuş Kadın’ işleri, masalları yalnızca çocukluğa ait bir alan olmaktan çıkarıp yetişkinlerin unutmaya meylettiği o çocuksu sezgiyi ve şiirsel dili yeniden hatırlatan bir ifade aracına dönüştürüyor. Canan ile masalları, mitleri, ışığı ve bugünün feminist anlatılarını konuştuk.

Çağla Akıncı Uysal: “Folia” sergisine nasıl dahil oldunuz? Serginin kavramsal çerçevesiyle sizin işleriniz hangi noktalarda kesişiyor?

Canan: Folia, bir çeşit delilik ve yaprak anlamına geliyormuş. Ama beni davet ettiklerinde serginin temasının büyülü bahçe olduğunu söylemişlerdi. Yapıtım görsel olarak büyülü bir bahçeyi anımsatıyor. Bir masal diyarına girmiş gibi oluyoruz ya da hayal dünyamızdaki bir cennet bahçesiyle karşılaşabiliyoruz benim işimi izlediğimizde. Bu bizim biraz daha çocuksu dünyamızı görselleştirmek gibi. Büyülü bahçe kavramı da biraz bunu anımsatıyor bana. Folia dediğimiz zaman da işte bir çeşit delilik; o deliliği biz böyle bir çılgınlık, aklını ve insanlığını kaybetme gibi algılasak da biraz gerçeküstü davranmak gibi de algılayabiliriz. Bana onu anımsatıyor, yani negatif tarafından değil pozitif tarafından baktığımız zaman hem doğayı çağrıştıran hem de doğasına uygun olan bir bakış açısıyla bakmaya başladığımızda o büyülü bahçeyi, hayal dünyasını ya da çocuksu dünyayı, masal dünyasını aslında yetişkinlere özgü ama doğru bakmayı beceremediğimiz bir alan olarak görebiliriz. Bu yaşadığımız dünyanın bir cennet olduğuna inanıyorum. Çünkü cennet kavramına baktığımızda suların aktığı, hayvanların, ağaçların aşkın olduğu bir imge bizim için. Yani dünyevi değil uhrevi gibi bir kavram gözükse de bizim arzuladığımız hayatın, mutluluğun olacağını düşündüğümüz yerin, cennetin burası olduğunu fark ederiz. Bunu aslında uhrevi değil, dünyevi; delilik değil, akıllanma gibi de algılayabileceğimiz bir alan olarak düşünebiliriz ve doğaya özgü folianın yaprak olan anlamı yani doğal, dünyevi, büyülü bir bahçe olan alanın; hayal dünyasının, o masal dünyasının tamamıyla burası olduğunu fark ederek bağlantı kurabiliriz.

Ç. A. U.: Eserlerinizde masallar, efsaneler ve mitleri sıkça kullanıyorsunuz. Masalı bir ifade biçimi olarak seçmenizin nedeni nedir?

C.: Masal çocuklukta kalmış bir alan gibi görünüyor. O masallar ya güzel vaatlerde bulunuyor bize ya da bizi korkutucu bir dünyaya gönderiyor. Ama gerçekçi değil. Aslında bizim buna inanmamamız gerekiyor bir yetişkin olarak. Ben hem masalların metaforik diliyle bir şeyleri ifade etmekten keyif alıyorum hem de izleyicinin-yetişkin olsun çocuk olsun-çocuksu dünyasına seslenmek istiyorum. Çünkü o bize başka bir şeyi başka bir dille anlatabiliyor. Günlük hayatın dili kuru ve çok gerçekçi. Bizim birazcık daha şiirsel bir dile ihtiyacımız var. Masalı o katı gerçeklikten çıkıp hayallerimizin gerçek olabileceği alan olarak fark ettiğimde bunu bizim kişisel dünyamıza sokmak istedim. İzleyiciyle de daha güzel bir bağ kurabildiğimi fark ettiğim ve bunu yapmaktan büyük bir keyif aldığım için, işlerimi üretirken bir çocuk gibi oyun oynayarak ürettiğim için bu ifade aracını kullanmaktan hoşlanıyorum.

Ç. A. U.: Doğanın ışıltısı, pırıltılar, yakamozlar, ateşböcekleri… Eserlerinizde ışık kullanımı oldukça belirleyici. Işığı mekânla ve mitolojik anlatılarla ilişkilendirirken neyi vurgulamayı amaçlıyorsunuz?

C.: Doğanın ışıltısı, yakamozlar, ateş böcekleri, ışıltılar bize ait şeyler ve bunlar bize çok büyüleyici geliyor. Yani aslında o bahsettiğim büyülü bahçeyi ya da cennet görüntüsünü bu doğanın dili bize hissettiriyor. Ateş böceğine, uçan ışıltılı bir böcek olarak bakmıyoruz. Onu gördüğümüzde seviniyoruz. Aynı yakamozları gördüğümüzde olduğu gibi. Yakamozların biyolojik bir ismi var: suda ışıltı veren planktonlar gibi. Onun varlığı beni ilgilendirmiyor. Yakamozun ışığı beni ilgilendiriyor. Çünkü yakamoz dediğimde ben romantizmi anlıyorum, yakamoz ışığında yüzmeyi, bana hissettirdiği romantizmi ya da o deniz kenarında bir akşam yemeği yemeyi, aşkı çağrıştıran şeyler bunlar ya da mutluluğu, çocuksuluğu hissettiren duygular. O doğanın güzelliğinin bize gerçekten verdiği duygu: romantizm, aşk, yaşama sevinci… Bunları hissettiriyor ve ben işlerimi üretirken bunlardan esinlenirken asıl ifade etmek istediğim şey o mutluluk, o huzur, o romantizm…

Ç. A. U.: Abdülmecid Efendi Köşkü’nün tarihsel atmosferi ve ışığı, eserleriniz için neredeyse bir ritüel alanı yaratıyor. Bu mekânın dokusu ve geçmişi sizce işlerinize nasıl bir anlam kazandırdı?

C.: Köşk yapı olarak çok etkileyici. Tabii ben onu sarayın ileri gelenlerinden birisinin evi, yaşam yeri olarak değil duvarlarındaki kalem işleriyle, resimleriyle, büyülü ve huzur veren tarafıyla algılamayı tercih ettim. Yani tarihsel sürecini çok düşünmedim. Bir evin ruhunun olması ve o ruhun güzelliklerle donatılmış olması, bir anlamda burada yaşayan kişilerin günlük hayatına bu güzellikleri katmasıyla alakalı bir şey ve bu da bir sanatçı olarak beni tabii ki heyecanlandırıyor. Orada bir yapıt sergilerken o köşk ile yapıtın nasıl konuşabileceğini düşünüyorum ve o atmosferi yaratmaya çalışıyorum.

Ç. A. U.: Mitolojik ya da dinsel anlatılarda olumsuz anlamlarla yüklenmiş -özellikle- kadın figürlerini yeniden güç ve bilgelik sembollerine dönüştürdüğünüzü görüyoruz. Bu anlamda ‘Şehretün’nar’ figürünü seçerken sizi çeken neydi?

C.: Bulunduğum coğrafyada evet kadın sorunları var, kadına saygı yok, kadının itibarı çok verilmiyor. Bu yüzden de sanki yaşadığımız coğrafyanın mitolojik kadın kahramanları itici karakterlermiş gibi gözüküyor ama bunların içine girdiğimde ben farklı şeyler görebiliyorum. Şahmeran’ın şifa verdiğini ve güçlü bir kadın kahraman olduğunu görebiliyorum. Aynı şekilde Şehretün’nar’ın da cinlerin anası olarak, insandan bile önce yaratılan güçlü, dişil, doğurgan, bir varlık olduğunu fark edebiliyorum. Bunlar tabii bir hayal dünyası ama bulunduğumuz coğrafyada da güçlü kadın karakterlerin olduğunu, bizim günümüzde yaşadığımız eril alanın gücünün çok baskın olduğu düşüncesinden biraz uzakta olduğunu da fark edebiliyoruz. Yani yüzyıllar önce yaratılmış bu masalların kadın kahramanlara güçlü imgesini verebilmesi için dişil alana da saygı duyduğunu görüyoruz. Bu önemli bir durum bence. Şehretün’nar nurdan yaratılmış bir cin. Işıktan yaratılmış. Cin bizim için çok korkutucu bir öge olmasına rağmen bu dişil ve doğurgan. O bizi ürküten cin kavramının gerçekten uzak bir yaratık olduğunu fark ettiğimizde mitolojinin de hayal dünyasında bize bazı hikâyeler anlattığını görürüz. Ben işimi kurgularken ya güneşi mitolojik bir karakter olarak kurgulamayı düşünüyordum ya da Şehretün’nar’ı kurgulayacaktım. Şehretün’nar bir cin olarak çok etkileyiciydi, binlerce yüzü vardı ve farklı ifadelere sahipti. Farklı ifadelere sahip olması benim için günlük hayatta farklı duygulara sahip olmamızı ifade ediyordu ve imge olarak da çok çekiciydi, binlerce yüzünün bedeninde olması, güçlü bir karakter olması… Sonra bana Şehretün’nar daha ilginç geldi. Bir kocasının olması, binlerce oğlunun olması, aralarında Yunan mitolojisindeki gibi çatışmanın olması. Adamın onu aldatması ve oğullarını kocasının üzerine yürütmesi filan, öfkeli de bir karakter doğal olarak yani. Ama burada bir de Âdem’le Havva hikâyesinin bir benzeri var. Bizim bildiğimiz Âdem’le Havva hikâyesinden, yani dini bir mitolojik hikâye gibi gözüken bir hikâyeden çok önce cinler için de kurgulanmış bir hikâye var. Bu hikâye İslam mitolojisinde geçiyor. Ben bu dini mitolojiden biraz daha uzakta Şehretün’nar’ı güçlü bir kadın karakter olarak kurgulamayı düşündüm. Aslında yapıtın bir masalı var. O Abdülmecid Efendi Köşkü’nde şu anda dinlenmiyor. Masalsız da yapıtı sergileyebiliyorum. Ama masal şöyleydi: Yeryüzü çok karanlık, fırtınalar esiyor, dağlar, taşlar yerinden oynuyor ve şikâyet etmeye başlıyorlar. Şikâyetleri arşa ulaşıyor, bunun üzerine yeryüzüne gökyüzünden Şehretün’nar yollanıyor. Yani nurların anası yollanıyor, nurların şahı. Şehretün’nar yeryüzüne indiğinde her yer aydınlanmaya başlıyor; çiçekler açıyor; kuşlar, kelebekler uçmaya başlıyor; fırtınalar melteme dönüşmeye başlıyor. Aslında bir huzur ve mutluluk geliyor yeryüzüne. Daha sonra Şehretün’nar mutlu mesut yeryüzünde yaşarken etrafına bakıyor, kuşları çok beğeniyor ve şunu fark ediyor: Herkesin,kuşların, ağaçların bir benzeri var, kendi benzeri yok. Bu eksikliği fark ettiği zaman kendi kendine konuşurken işin içine ağaç da giriyor.  Ağaç senin o aradığın ‘aşk’tır, diyor. O da hayıflanıyor keşke benim de bir benzerim olsaydı diye. Onun dileği gökyüzü tarafından duyuluyor ve yeryüzüne Şehretün’nar’ın eşi yollanıyor. Bunun haberini alan Şehretün’nar çok heyecanlanıyor, kelebeklerle karşılamaya gidiyor. Masal böyle bitiyordu ve masalı bitirdiğim zaman şunu fark ettim aslında: Şehretün’nar yani nurların şahı, ışıkların şahı olarak algıladığımız karakteri ben bu masalda aslında güneş olarak yapmışım. Yani yeryüzünün ışıklanması, aydınlanması, baharın gelmesi ya da yeryüzünün oluşması üzerine bir hikâye yazdığımı fark ettim. Yani mitolojileri de eğer böyle algılarsak ya da bu şekilde algılarsak aslında bize ürkütücü gibi gelebilecek bir cinlerin anasının, ışıktan oluşmuş bir yaratığın var olmadığını onun yerine yeryüzünü aydınlatan bir ışığın, insan formunda ya da cin formunda bize yeryüzünün yaratılışı hakkında fikir verdiğini düşünebiliriz. Bu benim yarattığım bir mitoloji tabii. Ama diğer mitolojileri de benim gibi insanlar yaratıyorlar. Bu öykülere baktığımızda aslında insanların o çocuksu ruhla hem eğlendiğini hem de bir şeyler söylediğini fark edebiliriz. Ben bu tür eğlenceli bir oyun oynamayı tercih ettim. Yani ürkütücü bir cin öğesiyle bizim yaşam kurallarımızı belirleyen inanç dünyasının dışında bunun bize ait dünyevi bir ışığı yansıttığını düşünebiliriz. Bu bizim cinlere olan korkumuzu alır hem de bunun metaforik bir anlatımı olduğunu, bütün masallar gibi yani dini mitolojilerin de bizim gibi insanlar tarafından uydurulduğunu ama bunun güzel ve eğlenceli olduğunu, bunu yazarken bilerek ya da bilmeyerek bize dair bir hikaye anlattığını ya da o hikayeyi bizim uydurduğumuzu fark ettiğimizde en azından korkulacak bir şey olmadığını, bize ürkütücü gelen karakterlerin de güzelliklere dönüşebileceğini fark edebiliriz.

Canan, Şehretün’nar, Yerleştirme-Kumaş, kağıt hamuru, demir tel, payet, boncuk, ışık

Ç. A. U.: Mitolojik figürlerle çalışmak geçmişle diyalog kurmak anlamına gelir. Siz bu figürlerin içinden konuşarak bugünün patriarkal anlatılarını nasıl dönüştürmeyi hedefliyorsunuz? “Şehretün’nar” ve “Kuş Kadın” aracılığıyla kadınların tarihsel hafızasında nasıl bir alan açmayı amaçlıyorsunuz?

C.: Şehretün’nar dişi ve sevecen bir karakter benim yapıtımda. Dışarıdan bakıp mitolojik karakter olarak algıladığınızda öfkeli bir karakter. Kocasının gözlerini oymaya çalışıyor, aldattığı için. Farklı kaynaklarda farklı şekilde anlatılıyor ama aldatılmış bir kadın ve kocasını uyandırmaya çalışıyor. Yani aşkına sadık tutmaya çalışıyor. Burada da oğullarını kullanıyor. Yani oğullarına gidip “gözünü oyun, babanızın gözü açılsın, hakikati görsün” gibi bir şey oluyor. Gerçek mitolojik hikâyede bu geçiyor. Ama benim hikâyemde aşk dolu bir kadın. Önce aşkı arıyor çünkü yeryüzüne bahar gelmiş ve bahar geldiğinde herkesin istediği şey bu olur. Aşk ister, sevginin paylaşılacağı bir alan ister ve bunun için heyecanlanır. Şehretün’nar da yalnız kalmak istemiyor. Kuşun bile bir eşi varsa, ağacın bile bir benzeri varsa kendi benzerini istiyor. Bu bir ihtiyaç aslında. Yani aşk dolu, sevgi dolu bir kadın ve o cennet dediğimiz alanda yani yeryüzünde mutlu mesut yaşamak istiyor. Şehretün’nar burada dönüşüyor aslında. Biraz şöyle bakabiliriz. Çatışmanın olduğu, erkek ve kadının sürekli birbiriyle çatıştığı, birisinin diğeri üzerinde zorbalık, baskı ya da kontrol alanı kurduğu alanın dışında aşk ve uyum halinde yaşamanın özlemini yaşayan bir karakter ve ilahi alandan ona bahşediliyor bu, lütuf olarak geliyor. Bu lütfun da doğal olarak bize düzgün gelmesi lazım. Yani sorun çıkartan bir karakter değil, tam da arzuladığımız, hayalini kurduğumuz bir aşkın karşılığının olması gerekiyor. Şehretün’nar hikâyesi böyle. Yani aşkına kavuşma arzusuyla yaşayan bir karakter. Yeryüzüne güzellik, bahar, mutluluk, meltemler, kelebeklerin uçuşmasını getiren bir karakter.

Kuş kadın biraz daha farklı. Kuş kadının hikâyesini ben Simurg hikâyesinden yola çıkarak yaptım. Simurg hikâyesi şöyle: Yüzlerce kuş bir gün uçarken yeryüzünde Simurg’un bir tüyünü görüyorlar ve diyorlar ki hep birlikte Kaf Dağı’nın ardına uçalım; Simurg’u bulalım ve bizi kurtarsın. Hep birlikte yüzlerce kuş bir yolculuğa çıkıyorlar. Bu yolculukta bazı kuşlar ayrılık vadilerinde kayboluyor, bazıları gözyaşı kuyularına düşüyor, bazıları yollarından vazgeçiyor, bazıları yolda telef oluyor ama en sonunda 30 kuş Kaf Dağı’na varmayı başarıyor. Kaf Dağı’nın ardına vardıklarında şunu fark ediyorlar, aslında Simurg kendileriymiş. Aradıkları bir kahramandı. Yani güçlü masalsı gerçeküstü bir yaratığın kendilerini kurtaracağını düşünüyorlardı. Bu genelde hepimiz için geçerli bir durum. Kendimizi kurtaracak bir kahraman arıyoruz. Simurg Farsça bir kelime: ‘Si’ otuz demek ‘Murg’ da kuş demek yani 30 kuştan oluşuyor. Bu aslında her birimizin birer Simurg olduğunu ve kendi kendimizin kurtarıcısı olduğumuzu fark ettiriyor. Kuş kadını üretirken düşündüğüm şey buydu. O Simurg’un kendimiz olduğunu fark ettiğimizde bir kahraman aramak yerine kendi kendimizin kurtarıcısı olduğumuzu fark etmeyi anlatıyor bu yapıt.

Ç. A. U.: Sizce kadın bedeni, sanat tarihinde bir bakış nesnesi olmaktan çıkıp kendi hikâyesini tekrar nasıl kurabilir?

C.: Bunu kadınlar yapacak tabii ki. Yani bakış nesnesi olmadığını fark ettiğinde, kendi bedeniyle barışık olduğunda ya da kendi bedeninin başkalarına hizmet etmek yerine, nesne olmaktan çıkıp başka bir şeye dönüştüğünde… Mesela memenin bedenin bir parçası olduğunu, arzuladığı zaman memenin erotik bir organa dönüştüğünü, bir nesne değil kadının arzusunun bir parçası olduğunu ya da işte o memenin anne olduğunda süt veren ve üremesinin bir parçası olduğunu fark ettiğinde artık o rollerden biraz daha uzakta – yani anne rolü yerine üremesinin kendi hayatının bedenin bir parçası olduğunu fark ettiğinde bakış nesnesi olmaktan çıkıyorsun. Vücudun doğal bir beden olduğunu, erkek bedeninden farklı olmadığını, farklı dönemlerde farklı işlevleri olan bir beden olduğunu, doğası gereği öyle olduğunu fark ettiğinde zaten dönüşmüş oluyor. Sizin bakış açınız değiştiğinde o beden de başkalarının bakışı üzerinden kendisine bakmaktan vazgeçiyor.

Ç. A. U.: Feminist bir sanatçı olarak Türkiye’de feminist sanat üretiminin bugün geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

C.: 2000’li yıllardı sanırım, o yıllarda kadın sanatçılar kendilerine feminist demekten rahatsız oluyorlardı. Çünkü feminizm taraftarı olunduğunda erkekler tarafından yönetilen iktidar alanlarının kendi üzerinde baskı yaratacağını ve fark edileceğini düşünüyorlardı. Yani dışlanacaklarını düşünüyorlardı, bu yüzden de kendilerine feminist demekten imtina ediyorlardı. Ama yeni kuşak sanatçılar feminist olmanın doğal bir şey olduğunu düşünüyorlar. Aynı hayvan hakları savunucusu ya da insan hakları savunucusu olmak gibi bu doğal ve her demokratik bireyin düşünmesi gereken insani bir davranış biçimi olduğunu düşünüyorlar. Bu çok güzel yani doğası gereği bir insanın feminist olması gerektiğini düşünmeleri. Bu bir hak, kadınla erkeğe eşitlikçi bakmanın dünyanın en doğal şeyi olması gerektiğini düşünüyorlar. Bunun toplum tarafından kabul görmüş olması mutluluk verici. Aksi takdirde birilerine kabul ettirmeye kalkışırsınız. Yani evet kadınlar biyolojik olarak erkeklerden farklılardır ama hak olarak farklı değillerdir. Bir erkek neden hakkını savunsun? Çünkü o hak toplum tarafından ona zaten verilmiştir. Böyle bir hakkın peşinde koşması gerekmez. Bunu ifade de etmesi gerekmez, o hakkı yaşadığı için. Ama feminizm hâlâ bu hakkı ifade ediyor. Eşitlik tam anlamıyla sağlanmadığı için tabii ki yapılıyor. Ama bunun doğal kabul edilmesi belki iki kuşak, üç kuşak sonra kadınların da artık feminizm konusunda kendilerini ifade etme ihtiyacı duymamaları anlamına geliyor. Bu da o eşitliğin yeryüzünde oturduğunu gösterir bize. Ben bu gelişmeyi gördüm. Bu beni mutlu ediyor. Yani 2000’li yıllarda bu çatışmalı hakkına sahip çıkma hatta kendine feminist demekten imtina etme korkma yerine doğal bir durum düşüncesine dönüştüğü zaman bu sonraki kuşakta belki konuşulmayacak bile. Bu çok güzel bir şey. Bu oturur çünkü. Yani bazı haklar insanlık tarafından nasıl kabul edildiyse bu da kabul görecek ve devamlılığı sağlanacak. Bu da bizim için mutluluk verici. İnşallah bir gün feminizm kelimesini bile kullanmak zorunda kalmayız.

NOT: Sergi 1 Mart 2026’ya kadar izlenebilir.

Fotoğraflar: Çağla Akıncı Uysal

Share Button

Yorumlar kapatıldı.