
BÖLÜM V
Yunan: Biçim Kültü, Putperest İdealizm. — Sanatın Toplumu Yozlaştırması; İkonoklast Tepki[1]
Çeviren: Deniz Gökduman
Mısır, bilhassa tiplere, genellemelere bağlanmakla, sanatın olmazsa olmaz koşullarından biri olan somut gerçeklikten uzak kalmıştı; simetri, tekdüzelik, alışılmış figürler ve nihayet kurguların boş bir idealinin peşinden gitmekle bu uzaklığı daha da artırıyordu. Bu onun kabahati değildi: Uygarlığın başlangıcında insan, karşılaştırma, benzetme ve imgelerle düşündüğü için idealini daha yükseğe çıkaramazdı. Henüz kendini gözlemlemeyi aklından geçirmemişti; tanrılarını kendi suretinde yaratmamıştı; bir tür organik panteizme dalmış halde, doğayı ruhunun uyumunda hissetmiyordu. Şimdi Akdeniz’i geçip, insanlığın büyükannesi sayılan Mısır’ın elli yüzyılı aşan yaşına karşılık henüz beşikten yeni çıkmakta olan Hellas’a[2] girelim: Bu sayede bir adım daha ileri gitmiş olacağız.
Burada kesin olarak insanbiçimli bir dinle karşılaşıyoruz. Tanrılar yerleşmiş, bireyselleşmiştir: Artık sönmüş olan bütün hanedanlar onlardan türemişti. Ölümsüz olan, sefaletten ve acıdan azat edilmiş bu tanrılar kusursuz bir güzelliğe sahiptir: Onlara “Mutlular” denir. Fakat kimse onları görmemişti; yüzlerini nasıl tasavvur etmeli? Bu ilahi suretler için modelleri nerede bulmak gerekir? İşte burada sanatın idealini değiştirdiğini, bir derece yükseldiğini göreceğiz; ama yine de Mısır’da birkaç bin yıldır görülenden daha gerçekçi olmayacaktır.
Sanatın bütünü, her zaman insan figürü etrafında döner. Mısır’da —tıpkı siyahî toplumlarda gözlemlendiği gibi— tipin bireyler arasında neredeyse bütünüyle tekdüze olduğu düşünülürse, bir figür bu temel tipe ulaştığında ‘güzel’ sayılıyordu. Görünüşe göre daha karışık bir ırk olan Yunanlılar için bu fizyonomi genelliği yetersizdi. Tanrılar birbirine benzemiyordu; bununla birlikte hepsi kusursuz bir güzellikte olmalıydı. Eğer insan figürünün tipi, dolayısıyla tanrılarınki tek, mutlak ve değişmez ise bu nasıl olabilirdi? Mükemmellik içinde çeşitliliği tasavvur eden bu ırkın, fiziksel olduğu kadar ahlaki üstünlüğünün kesin işareti işte budur. Jüpiter[3] ne kardeşi Neptün’le[4] ne de çocukları Herkül[5] veya Apollon’la[6] aynı olmayacaktı. Aynı şekilde Minerva’nın[7] Venüs’le[8] hiçbir ortak yanı olmayacak, Venüs’ün de Diana[9] veya Juno’yla[10] olmayacaktı. Çoğul bir güzellik, daima kendinden farklı olan bir güzellik ve bütün bunlar model olmaksızın: Yunan sanatçısına konan sorun işte buydu.

Bu tuhaf sorunun nasıl çözüldüğü bilinmektedir. Mısırlı sanatçılar gibi Yunanlılar da bir genellemeye başvurdular. Yalnız, bütün ırkı kapsayan türsel bir tipte kalmak yerine, özneleri kategorilerine göre gözlemlediler: Önce erkek ve kadınlar; çocuklar, gençler ve yaşlılar; halk sınıfı ve soylular; köylüler, balıkçılar, avcılar, atletler, savaşçılar ve çobanlar, bulunabilecek en güzel, en iyi yapılı olanlar ve yalnızca etnik tipe değil, bireysel niteliklere, sınıf karakterlerine, fizyonomide kavranması en güç olan her şeye dair bu gözlemlerden tanrılar yapıldı. Bu tanrılar, birkaç özneden ödünç alınmış özelliklerin hayali birleşimlerinden başka bir şey değildi; Mısır tipleri kadar imkânsız yaratılar: Ne önemi var, güzellik tipleri, oran kuralı ya da sanatçılar için kanon oldular. Böylece her tanrı ve tanrıça, kendi figürüyle birlikte kendine has ve özgün bir güzelliğe sahip oldu; bir kez belirlendikten sonra artık değişmedi. Her şey tanrılar üzerine biçimlendi: mimari, müzik vb., ve Yunan sanatı yaratıldı. Mısır’da olduğu gibi, ulusal dinin, özgürlüğün ve kurumlarının etkisi altında ortak bir ideal, genel bir estetik, bir gelenek, nihayet yedi ya da sekiz asır boyunca Greko-Romen dünyasını başyapıtlarla dolduran bir topluluk gücü oluştu. Putperestliğin, yani putlara tapınmanın, başka deyişle ideal güzelliğin kökeni işte böyleydi.
Özetle, Mısır sanatı nasıl ki düşüncenin ifadesine hizmet etmişse, Yunan sanatı da bu temelin üzerine çıkarak güzelliğin ifadesine hizmet etmiştir. Mısır sanatı daha dogmatik ve metafiziktir; Yunan sanatı ise daha idealisttir. Birinden diğerine geçişte, idealin etkisinin, düşüncenin kendi öz anlamı ve dolayısıyla ‘doğru’ kavramı aleyhine arttığı inkâr edilemez. Bu tehlikeli yönelim yüzünden Yunanistan’a ‘yalancı Yunan’ (Graecia mendax) denmiştir; üstelik bu eğilim, Yunan’ı en yüce görkeme ulaştırdıktan sonra onu tüm yozlaşmaların içine sürüklemiştir. Ne var ki güzelliğe karşı, ister felsefî ister gerçekçi olsun, hiçbir düşünsel itiraz sonuç vermez; en isabetli eleştiri bile etkisiz kalır. Diyalektik ideal üzerinde etkili olamaz; ne kalp, ne hayal gücü, ne de duyular güzelliğe karşı çıkabilir. Akıl ve ahlak bize bazı çekinceler dayatsa bile, güzellik bizi çeker, bizi ele geçirir. Erdemin sertliğiyle ona hayranlığımızı reddedebiliriz; fakat yine de onun tutkulu hayranı olarak kalırız. Görev ve onur bizi onun büyüsünden koparsa bile, bu fedakârlık her zaman acı verir. İdeal, Yunan dehası sayesinde öyle bir ifade kazanmıştır ki, bunu asla aşmak mümkün olmayacaktır. Ondan sonra gelen bütün sanatçılar Yunan’ın eserlerinden ilham almışlardır; bugün de almaya devam ediyorlar. İnsanlık her ilerleyişinde ‘mutlak güzelliğe’ yaklaşan bir düşünce kurmak istediğinde, bunu yine Yunanistan’dan istemeye devam edecektir.

Yunan sanatını belirleyen ve biçim idealinden sonra ne kadar övülse azdır olan şey, ölçü, sadelik ve araçların yalınlığıdır. Orada asla fazlalık yoktur, asla zorlama veya gösterişli bir tavır yoktur; hiçbir abartı, gereksiz süs yoktur; çizgisinin saflığı, çizgisinin zarifliği içinde kendine süs olan yalnızca biçimdir. Yunan ahlakını yöneten aynı kural: aşırıya kaçma, gösteriş yok, yapmacık yok, sanatı da yönetir; en küçük vazo bile tanrıların heykelleri ve tapınaklarıyla aynı duyguyla tasarlanmıştır. Yunan mimarisi iki unsur üzerine kurulmuştur: Üstüne bir kiriş yerleştirilmiş iki direk, işte sütun dizisi, revaklar; alınlık; işte tapınak. Romalı buna yarım daireyi ekleyecek, Cermenler sivri kemeri; her ikisi de kocaman amfitiyatrolar ve muazzam katedraller inşa edeceklerdir: Ama Yunan anıtlarının yalın güzelliğini, özsel güzelliğini silemeyeceklerdir.
Ne var ki Yunan sanatı hakkında her şey söylenmiştir; hayranlık formülleri tükenmiştir; mesele onu kendi içinde yargılamak, etkilerini değerlendirmek ve felaketini işaretlemektir.
Her şeyden önce, Yunan sanatında idealizmine rağmen gerçek olan şu oldu: Tamamen zamanının verisine uygundur ve mükemmelliğine tanıklık ettiği ırkın bir ihtiyacına karşılık veriyordu. Felsefi çağ olan İskender[11] dönemine kadar, Yunan ulusu son derece dindardı ve belki de özgürlüğe daha da âşıktı. Tanrılara karşı gösterdiği dinî bağlılık ve huşu ne kadar büyükse, insanı onurlandırabilecek şeyleri o kadar çok arıyordu. Tanrısallığa saygı ile insanî haysiyet saygısı, bu küçük halkın tezahürlerinde sürekli olarak dengelenmektedir. Buradan, bütün ahlaki varlığını özetleyen biçim kültü doğdu. Heykelcilik bu eğilime harika bir şekilde hizmet etti. Yunanlılar kendileri, Fidias’ın[12]Jüpiter heykelinin ölümlülerin dinine bir şeyler kattığını söylüyorlardı; bütün tanrıların ve tanrıçaların heykelleri için de durum böyle oldu: Sanat, dine yeni bir ivme kazandırdı ve din kısa sürede gerçek bir putperestliğe dönüştü. Felsefi ruh uyanınca, kadim inanç zayıflamaya başladı: Ölümsüzlerin maceralarından gülmeden bahsetmek mümkün müydü? Dinî duygunun dogmadan ne kadar bağımsız olduğunu kanıtlayan şey şudur: Sofistler gelene kadar Yunanlılar, vicdanlarının samimiyetiyle desteklenen ve ideallerinin tüm yüceliğiyle asîl kılınan masallarının saçmalığından haberdar görünmüyorlardı. İnanç sarsıldı ama sanat ayakta kaldı; eski alçakgönüllülüğün yerini gösteriş aldı. Bir zamanlar kahraman olan ulus, bütünüyle bir ‘sanatçı’ya ve bir ‘dilettante’a (amatöre) dönüştü. Böylece idealist yozlaşma başladı ve çok geçmeden onarılmaz bir çöküş izledi. Yunan sanatı, harikalarını din ve adalet içinde doğurmuştu; ne zaman ki bu iki kaynağı unuttu, kendi kendini güçsüzlüğe mahkûm etti.

Son bir gözlem: Biçim güzelliğini böylesine tutkuyla arayan Yunanlılar, çirkinin kullanımını bütünüyle göz ardı etmiş değildi. Mitoloji onlara kendi canavarlarını vermişti: Kikloplar[13], Harpiler[14], Gorgonlar[15], Sirenler[16], Satirler[17] vb. Tiyatroda maskeler vardı; kırlar ise çirkin Priaposlarla[18] doluydu. Şiirde Homeros, ilkin aşağı ve gülünç karakterleri sahneye çıkarmıştı; daha sonra komedi gelişti ve Aristofanes’in[19] eşsiz dehası ortaya çıktı. İroni, özünde Grek ruhuna aittir. Yine de, Yunanlıların plastik sanatlarda bu yönü fazla geliştirdikleri söylenemez. Sanat karşısında kendilerini utandırmaktan, tanrılara saygısızlık etmekten korkmuş gibidirler. Bu, kendi açılarından bir tutarsızlıktı; fakat onların kim olduklarını anlamamız açısından açıklayıcıdır. Biz ise bugün aynı hassasiyetlere sahip olmak zorunda değiliz. Bu putperest idealizmi bir kenara bırakarak, sıradan biçimlerden ve gündelik konulardan büyük bir sanatsal verim elde etmeyi bileceğiz. Aristofanes’in çağdaşı Aristoteles[20], dramın amacının tutkuları arındırmak olduğunu söylemişti. Daha sonra başka düşünürler de aynı fikri sürdürerek, komedinin bizi gülünçlük yoluyla cezalandırdığını ifade ettiler: Castigat ridendo mores(ahlakı gülerek düzeltir).Buiki tanımı genelleştirip şöyle diyebiliriz: Sanat, bütün biçimleriyle — şiir, heykel, resim, müzik, roman, tarih, hitabet, komedi ve tragedya — bize erdemi aşılamak ve bizi kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmakla görevlidir. Bunu da kimi zaman cezalandırarak, kimi zaman özsaygımızı teşvik ederek, kendimizi sadık ve etkileyici temsillerle önümüze koyarak yapar: Castigat pingendo mores, aut erigit (ahlakı resmederek düzeltir ya da yüceltir). İdeal ölçeği gökten yeraltına kadar uzanır; hayal gücünün orada karşılaştığı her şey sanatçının alanına girer.
Yunan sanatı çoktanrıcılıkla, putperestlikle sona erdi. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü uygarlık, bu sanat sayesinde daha önce görülmemiş bir düzeye ulaşmış; fakat ahlâk duygusu zayıflayınca, aynı sanat kendi çöküşünün başlıca aracı hâline gelmişti. İncil’e yönelik zulümlerin sona ermesi, bu sanatın gerilemesinin işareti oldu; felaket ise dört yüzyıl sonra gerçekleşti. 726 yılında, Konstantin[21] Kopronimos[22] döneminde, üç yüzü aşkın piskoposun katıldığı bir konsil İstanbul’da toplandı ve burada resimlere yönelik kült bütünüyle yasaklandı.[23] Böylece eski putlar kırılmakla kalmıyor, İsa’nın, meleklerin, Meryem’in ve azizlerin tasvirlerinin yapılması dahi yasaklanarak sanatın kendisi de kırılıyordu. Putperestliğe duyulan nefret, resim ve heykeli bile hedef aldı; güzelliğin en ateşli hayranı olan halk, Hıristiyanlığın getirdiği yenilenme etkisiyle, aynı zamanda tasvirlerin en amansız yok edicisi hâline geldi. İkonoklazmın kökeni çok eskidir; Yahudiler aracılığıyla Kambises[24], Kiros[25] ve Zerdüşt’e[26] kadar uzanır. Fakat bu akımı büyük bir hararetle benimseyenler Yunanlılar oldu. Çünkü onlar, Mesih’i hiçbir zaman ‘zafer kazanmış ve yücelmiş Söz’ olarak değil, ‘dünyanın günahlarını yüklenmiş acılar içindeki adam’ olarak gördüler. Latin Kilisesi ise, daha az hassas olduğundan, bu katı tutumu reddetti. Ama yine de Petrobrusyenler[27], Albijuvalılar[28], Valdolar[29], Viklifçiler[30], Husitler[31], Zvingliciler[32] ve Kalvinistler[33] gibi sayısız mezhep bu görüşe sonradan katıldılar. Putlara taş atmak için çok geç kalmışlardı; fakat genç Hıristiyanlığın ‘dünyanın prensine’, onun ihtişamına ve eylemlerine duyduğu nefret böylesine güçlüydü. Ne ahlâkçı ne de devlet adamı — ve hiçbir sanatçı — bunu unutmamalıdır. Victor Hugo[34], L’Événement gazetesinde bir gün şöyle yazıyordu: “Bilirsiniz, sosyalistler iktidarı ele geçirseydi ne yaparlardı? Notre-Dame’ı yıkarlardı ve Vendôme Sütunu’nu bozuk para hâline getirirlerdi.” Bundan daha kötüsünü yaparlardı: Bütün romantik edebiyatı ateşe atarlardı! Partiler ve tutkular hep aynı olacaktır: İdealizmin taşkınlıklarından acı çekenler, onu ulaşabilecekleri her yerde ve bütün biçimleri altında vuracaklardır: Savaşın ve devrimlerin yasası budur. Üçüncü yüzyılın Hıristiyanları için Praksiteles’in[35] Venüsleri, Fidias’ın Jüpiterleri ve Pallasları[36], Apollonlar ve Merkürler[37] neydi? Sömürü ve sefaletin nişanlarıydı. Bir zamanlar özgürlüğün ve ahlakın yardımcısı olan, şimdi zorbalığın ve sefahatin aleti haline gelen Yunan sanatı mahkûmiyetini hak etmişti: Eserleri onunla birlikte yok olmalıydı. 1848’de sosyalistler için Notre-Dame, Vendome Sütunu, Chateaubriand[38] ve Lamartine[39] neydi? Karşı-devrimin anıtları ve şairleriydiler. Öyleyse siyasette olduğu gibi sanatta da gerçeği ve adaleti arayalım; idealin ve sermayenin yasasını kabul edelim, ama onu emeğin hakkına bağımlı kılarak; o zaman ne ikonoklastlar ne de vandallar göreceğiz.
[1] Proudham, P. J., (1865), Du Principe De L’Art Et De Sa Destination Sociale, Garnier Frères, S. 54 – 63
[2] Hellas, Yunanistan’ın antik dönemdeki ve modern Yunancadaki adıdır.
[3] Roma mitolojisinde Jüpiter, tanrıların en güçlülerinden birisi olan Zeus ile denktir.
[4] Neptün, Roma mitolojisinde su ve deniz tanrısı. Yunan mitolojisindeki karşılığı Poseidon‘dur.
[5] Herkül, Yunan mitolojisinde Zeus ve Miken kralının kızı Alkmene’nin oğlu ve Amphitrion’un üvey oğlu olan ilahî kahraman.
[6] Apollon, mitolojide müziğin, sanatların, Güneş’in, ateşin ve şiirin tanrısı, kehanet yapan, bilici tanrıdır.
[7] Minerva, Roma mitolojisindeki hikmet, akıl, savaş, sanat, okul ve ticaret tanrıçasıdır.
[8] Venüs, Roma mitolojisinde aşkın ve güzelliğin koruyucusu olan tanrıça.
[9] Diana, Roma mitolojisinde ayın ve avcılığın bakire tanrıçasıydı.
[10] Juno veya Iuno Roma mitolojisinde baş tanrı Jüpiter’in kız kardeşi ve eşi, aile ve doğum başta olmak üzere birçok alanda tezahürü ve ilgisi bulunan, eski ve güçlü bir tanrıçaydı.
[11] İskender (MÖ 20 Temmuz 356 – MÖ 10 Haziran 323), asıl adıyla III. Aleksandros veya yaygın adıyla Büyük İskender, Yunan Antik Makedonya Krallığı’nın MÖ 336–323 yılları arasındaki kralıdır.
[12] Fidias: (MÖ 490 – MÖ 430) Antik Yunanistan´da dünyaca ünlü bir heykeltıraştır.
[13] Kiklop, Yunan mitolojisinde alınlarının ortasında tek gözleri bulunan devler.
[14] Harpiler, eski Yunan mitolojisinde Thaumas ile Elektra’nın üç kızını topluca belirten isimdir. Siren’lere benzeyen bu kanatlı ifritler, fırtınaların ve ölümün sembolü sayılırlardı.
[15] Gorgonlar, Yunan mitolojisinde keskin dişli, saç yerine başlarında canlı yılanlar olan, dişi canavarlardır.
[16] Sirenler, Yunan mitolojisinde Sirenum scopuli denen bir adada yaşadıklarına inanılan deniz yaratıklarıdır.
[17] Satir, Antik Yunan mitolojisinde yer alan yarı keçi yarı insan kır ve orman iyesi.
[18] Priapos, Yunan mitolojisinde bahçeler ve bağlar tanrısı
[19] Aristofanes, MÖ 446 – MÖ 386 yılları arasında yaşamış bir komedya yazarıdır. Antik Yunan komedyasının en büyük yazarı olarak nitelendirilen bir yazardır.
[20] Aristoteles: (yak. MÖ 384 – yak. MÖ 322), kısaca Aristo, Antik Yunanistan’da klasik dönem aralığında yaşamını sürdürmüş olan Yunan filozof, polimat ve bilgedir.
[21] V. Konstantin: (Temmuz 718 – 14 Eylül 775) 741’den 775’e kadar Bizans imparatoruydu.
[22] “Kopronimos” lakabı, V. Konstantin’e bu lakap dini politikaları ve ikonoklazma verdiği destek nedeniyle, onu manevi olarak aşağılamak amacıyla verilmiş sembolik bir isimdir.
[23] 726 yılında İmparator III. Leo, imparatorluk sarayının girişindeki İsa tasvirinin kaldırılmasını emretti ve ikonlara tapınmayı yasakladı. Ancak bu bir konsil değil, imparatorun tek taraflı bir kararıydı.
[24] Proudhon’un metinde bahsettiği gibi, II. Kambises tarih boyunca tapınakları yok etmekle suçlanmıştır. Ancak modern araştırmalar bu konuda farklı bir tablo çizmektedir. II. Kambises (MÖ 530-522 yılları arasında hüküm sürmüş Ahameniş İmparatorluğu’nun ikinci kralıdır.
[25] Proudhon’un metinde Kiros’u ikonoklast sapkınlığın kökenine yerleştirmesi tarihsel gerçekle çelişiyor. II. Kiros (y. MÖ 600–530), yaygın olarak Büyük Kiros olarak bilinir ve Ahameniş İmparatorluğu’nun kurucusudur. Persis kökenli olan Kiros, Med İmparatorluğu’nu yenerek ve Antik Yakın Doğu’nun önceki tüm uygarlıklarını bir araya getirerek Ahameniş Hanedanı’nı iktidara taşımıştır.
[26] Zerdüşt, Zerdüştlük olarak bilinen dinin kurucusu kabul edilen Antik İranlı düşünürdür. Reformist Zerdüştlük’ün ikonoklastizmi, tapınmada putların kullanımını yasaklamıştır ancak modern araştırmalar sonucunda Zerdüştlüğün sanatta tanrısal imgelerin geniş kullanımına izin verdiği bilinmektedir.
[27] Petrobrusyenler, 12. yüzyılda Güney Fransa’da ortaya çıkan, kurucuları Peter de Bruys (Pierre de Bruys) olan ve Katolik Kilisesi tarafından sapkın ilan edilen bir Hıristiyan hareketin takipçileridir.
[28] Albijuvalılar, 12. ve 13. yüzyıllarda güney Fransa’da gelişen ve Katolik Kilisesi tarafından sapkın ilan edilen bir Hıristiyan hareketin üyeleridir. Aynı zamanda Katharlar (Cathars) olarak da bilinirler.
[29] Valdolar, 12. yüzyılda başlayan ve Protestan Reformasyonun öncülerinden biri kabul edilen bir Hıristiyan hareketin takipçileridir.
[30] Viklifçiler, 14. yüzyılın sonlarından 16. yüzyıla kadar İngiltere’de aktif olan ve kurucuları John Wycliffe (1320’ler-1384) olan bir proto-Protestan Hıristiyan hareketin takipçileridir. Aynı zamanda Lollardlar (Lollards) olarak da bilinirler.
[31] Husitler, 15. yüzyılda Bohemya’da (bugünkü Çek Cumhuriyeti) ortaya çıkan ve kurucuları Jan Hus (yaklaşık 1369-1415) olan proto-Protestan bir Hristiyan reform hareketinin takipçileridir. Protestan Reformasyonun en önemli öncülerinden biri kabul edilirler.
[32] Zvingliciler, 16. yüzyılda İsviçre’de başlayan Protestan Reformasyonun önemli kollarından birinin takipçileridir. Kurucuları Huldrych Zwingli (Ulrich Zwingli, 1484-1531)’dir.
[33] Kalvinistler, 16. yüzyılda Cenevre’de yaşayan Fransız teolog John Calvin (Jean Calvin, 1509-1564)’in öğretilerini takip eden Protestan Hristiyan hareketin mensuplarıdır. Kalvinizm, Protestan Reformasyonun en etkili kollarından biri olarak kabul edilir.
[34] Victor Marie Hugo: (26 Şubat 1802, Besançon – 22 Mayıs 1885, Paris), Romantizm akımına bağlı Fransız şair, romancı ve oyun yazarıdır.
[35] Atinalı Praksiteles, Büyük Kephisodotos’un oğlu olup MÖ 4. yüzyılın en tanınmış heykeltıraşlarından biriydi.
[36] Yunan mitolojisi’nde, Pallas, Triton’un kızıdır. Zeus’un kızı Athena’nın koruyucu anne babası gibi davranan Triton onu Pallas ile birlikte büyütmüştür.
[37] Merkür, önemli bir Roma tanrısıdır. O maddi kazanç, ticaret, belagat (ve dolayısıyla şiir), mesajlar / iletişim (kehanet dâhil), gezginler, sınırlar, şans, hile ve hırsızların tanrısıydı.
[38] François-René de Chateaubriand: (04 Eylül 1768 – 04 Temmuz 1848), Fransız yazar, politikacı ve diplomat. Fransız edebiyatında Romantizm’in kurucusu kabul edilir.
[39] Alphonse Marie Louise Prat de Lamartine: (21 Ekim 1790, Mâcon – 28 Şubat 1869, Paris), Fransız yazar, şair ve siyasetçidir.
