Mehmet Yılmaz: Sanatta Biçim ve Anlam

Share Button

Bir önceki “Form, Biçim” adlı metinde Yunanca eidos, idea ve morfi sözcüklerinin hepsini birden Romalıların forma ile karşıladıklarından ve bu sözcüğün Batı dillerine aynen ya da form şeklinde geçtiğinden ve onun Türkçesine de biçim dendiğinden söz etmiştik.

Form yerine biçim deyince sorun çözülmüş olur mu? Hem evet, hem hayır. Çeviri bağlamında, evet, çünkü formun tüm anlamlarını biçime yüklediğimizi ya da zaten aynı içerikte olduklarını varsaymışızdır [Resim 1]. Hayır, çünkü anlamdaş olduklarını kabul etsek bile, o anlamın ne olduğu konusunda tam bir uzlaşı yoktur. Çünkü her özne fırlatıldığı ve biçimlendiği koşullar içinde, bilerek ya da bilmeyerek o sözcüğü kendine göre algılamakta, içini yine kendine göre doldurmaktadır.

Resim 1: İdein > İdea/Eidos + Morfi > Forma > Form < > Biçim

Avatar filmindeki gibi, USB benzeri kablolarla birbirimize bağlanma şansımız olsaydı, bilgilerimizi birebir paylaşabilir, zihinlerimizin nasıl çalıştığı ve şeyleri nasıl algılayıp yorumladığı hakkında tam bilgi sahibi olabilir; böylece, hiçbir anlaşmazlığa düşmezdik (Bu iyi mi kötü mü, ayrı konu). Ancak şimdilik bu olanaksız. Bildiğim doğal yöntemle ilerlemek, yani, kendimden başlamak zorundayım.

Biçim denen kavramı bir sanatçı olarak nasıl algılıyor ve kavrıyorum? Zihnimde nasıl bir imgesi var?

Çevreme bakıyorum: Türlü canlılar, nesneler – bazıları çok farklı, bazıları birbirine benziyor, bazıları birebir aynı… Onları tek tek algılayabiliyorum. Çünkü öyleler, çünkü öyle görünüyorlar. Onlara ilişkin daha önceden edindiğim deneyim ve bilgiler var. Şunlar insan, şunlar hayvan, şunlar ağaç, şunlar masa, araba… Tabii, her tür kendi içinde çatallaşmış durumda. Şunlar insan, tamam, ama her biri diğerlerinden farklı. Aynı şey diğer canlı ve cansız varlıklar için de söz konusu. Onları öylece görüyor ve kavrıyorum; çünkü her birinin yapısı, özü ve görünüşü, yani, biçimi kendine özgü.

Bir masanın üstünde, büyüklük ve dış görünüş açısından birbirine benzeyen üç çanak çarpıyor gözüme. Elime aldığımda ağırlık, doku ve ısılarının farklı olduğunu duyumsuyorum. Çünkü biri çelik, biri seramik, biri camdan yapılmış. Ayrıca renkleri de farklı. Derken, duvara asılmış bir tuvalde bunlara benzeyen bir çanak resmi görüyorum. Doğal olarak bu da her birinin bende uyandırdığı his ve bilginin farklılaşmasına yol açıyor.

Varlıkları görüyorum. Varlıklar bana görünüyor. İlk tümcede ben özne, varlıklar nesne; ikincisindeyse varlıklar özne, ben nesne konumundayım. Öyleyse, bu ilişki karşılıklı. Onlara dair bilginin kaynağı hem ben hem onlar.

Kasıtlı ya da kasıtsız, bilinçli ya da tesadüfen, varlıkları (zaman içinde öğrenilmiş) bir bakış açısıyla, bir deneyimle görüyorum, kavrıyorum. Hepsi mekânda yer kaplayan, üç boyutlu maddi biçimler. Her varlık bir biçim; her biçim de bir varlık olarak görünüyor. Doğanın oluşturduğu bir taşı biçiminden ayrı düşünemiyorum. Taş bir nesne, biçim de onun görünüşü, yapısı. Ama ne hikmetse, aynı şeylermiş gibi geliyor. Neyse ne, karşımda duran bir tane şey işte.

O halde, görme, görüş, görünüş, madde ve biçim arasında iç içe geçmiş kopmaz bir bağ, bir ilişki var.

Tabii, biçimler yalnızca çevremde değil. Gözlerimi yumduğumda, az önce karşımda görüp dokunduğum varlıklar beliriyor zihnimde. Bunlar gerçek varlıkların zihnimdeki izleri. Bazısı bir hayli belirgin, bazısı muğlak. Zihnimde yüzüyorlar. Onları hareket ettirebiliyor, her açıdan görünebilecek şekilde döndürebiliyorum. Hatta, fiziksel dünyada olmayan yeni biçimler (imgesel varlıklar) yaratabiliyorum. Zihnimdekilerin hepsi gerçeği çağrıştıran ya da çağrıştırmayan birer biçim. ‘Düşünce olarak biçim’ de denebilir, ‘biçim olarak düşünce’ de.

Yetmedi, görüp dokunduklarımın yanı sıra ses ve sözcüklerden oluşan, işittiğim ya da okuduğum biçimler var çevremde, zihnimde. Hem biçimlerle çevriliyim, hem o biçimlerden biriyim, hem biçimler içermekteyim.

Peki, sanat bağlamında nedir biçim? Sanat çok geniş bir kavram, altından kalkamam şimdi. En iyisi, konuyu resim, heykel ve türevleriyle sınırlamak. Yabancısı değil, içeriden biriyim çünkü. “Bir şeyin içinde olan onu tam algılayamaz” diyebilirsiniz. Haklısınız. Ama madalyonun bir de diğer yüzü var. Yalnızca dışardan bakan da tam kavrayamaz onu. Konuya hem içeriden hem dışarıdan hem diğer şeylerle ilişkileriyle bakmak gerek.  

Gerek elimin altındaki kitaplarda, gerek internetteki ilgili sitelerde, felsefe ve tanrıbilim alanlarındaki tartışmalara girmeksizin, biçim kavramı yolun başındaki sanat öğrencilerine hap bilgi niyetine, ‘biçim ve şekil (form and shape)’ ve ‘biçim ve içerik (form and content)’ diye iki konu halinde ele alınmış durumda.

“Biçim ve Şekil” başlığında, biçime “üç boyutlu varlıkların kütlesel ve hacimsel yapısı; varlıkların yükseklik, genişlik ve derinlik özellikleri içeren yapısal görünüşü” deniyor. Bu da kendi içinde ‘gerçek’ ve ‘ima edilen’ diye ikiye ayrılıyor. Gerçek biçim heykel, seramik ve mimarlık gibi üç boyutlu sanatlarda söz konusuyken; ima edilen biçimin kâğıt ve tuval gibi yassı bir yüzeyde, açık koyu ve perspektif gibi resimsel yanılsama teknikleriyle oluşturulduğu söyleniyor. Şekil için ise “yalnızca yükseklik ve genişliği olan yüzeysel görüntü; iki boyutlu imge; bir nesnenin dış görünüşü; hacimsiz (derinliksiz) biçim” gibi bilgiler var. İlk bakışta sanki makul bir açıklamaymış gibi; ama sorunlu görünüyor… Biçim ve şekil tanımları doğru kabul edilirse, örneğin, derinlik yanılsamasını kasten yok eden, dünyalarını yassı bir düzlemde kuran Maleviç ve Mondrian gibi sanatçıların resimlerinde biçimden söz edilemez. “Onların asıl biçimleri zihinlerindedir; tuval yüzeyindekiler asılların görünen taktilleridir” diyebilirsiniz belki. Diyelim ki, öyle. Bu durumda, yine, onların resimlerinde biçim yoktur denebilir mi? O sanatçıları ikna edebilir misiniz buna?

“Biçim ve İçerik” başlığındaysa biçim için, “ilk bakışta görülen şey; malzeme, teknik, çizgi, benek, imge, renk, konu ve biçem gibi maddî ve görsel unsurlardan oluşan bir kompozisyon; yapısal kurgu” gibi açıklamalar yapılmış. Bu biçim tanımı yukarıdakiyle kısmen uygunluk içinde görünüyor. İçerik ise genelde “yapıtın taşıdığı anlam, öz; yapıtta anlatılan şey” olarak tanımlanmış. Konumuz biçim olduğundan, içerik hakkındaki farklı düşünceleri görmezden geliyor; yalnızca, bunların birbirini belirlediğini, içeriğin biçimin her tarafına nüfuz ettiğini, bunlardan biri değişirse diğerinin de değiştiğini, kısaca, bir sanat yapıtında her şeyin içerik ve her şeyin biçim olduğunu söyleyerek geçiyorum.


Bir sanat yapıtının biçimi nasıl oluşur? Daha doğrusu, bir biçim ve içerik birlikteliği olarak bir sanat yapıtı hangi süreçlerden geçerek somutlaşır ve hakkında düşünülür hale gelir?

Picasso, Kirchner, Miro ve Pollock gibi sanatçılar araç ve malzemeyle işe girişmeden önce zihinlerinde bir imge (düşünce) olsa bile, bir yapıtın eylem sürecinde meydana geldiğini, başlangıçtaki imgeden kısmen ya da tamamen saptıklarını düşünürler ve öyle davranırlar. Çalışma anında çekilmiş filmler yöntemleri konusunda bilgi veriyor. Maleviç, Mondrian, Kosuth ve Sol LeWitt gibi sanatçılarsa, tam tersine, asıl imgenin zihinde tasarlanması gerektiğine, maddî uygulama sırasında o ilk tasarıma mümkün olduğunca sadık kalınması gerektiğine (ayrıca, uygulamanın bizzat sanatçı tarafından yapılmasının şart olmadığına) inanırlar. Hangi yöntem doğru? Her ikisi de kuşkusuz. Ben genelde bu yöntemleri karıştırarak ilerliyorum. Duruma göre değişiyor.

Başka sanatçıların işleri karşısında ister istemez olayın dışındayım. Bir işin araç ve malzemeyle yapılmaya başlandığı ilk saniyelerinden itibaren tüm aşamalarına bizzat şahit olsam bile sanatçının zihninde olup bitenleri bilmem imkânsız. Ancak kendi zihnimdeki biçimin ne olduğunu ve onu herkesin gördüğü gerçek dünyaya nasıl aktarabildiğimi bilebilirim. Bu süreçte bilme yapabilme haline gelir, gizli olan açığa çıkar, düşünce maddileşir.

Şimdi bu süreci Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci) üzerinden özetleyerek somutlaştırmaya çalışacağım. O işe hem biçim verdim, hem anlam yükledim. Ama bu süreçte tek fail ben değildim. Ben şöyle mi yoksa böyle mi olsun diye düşünüp ilerlerken, o da eşzamanlı olarak bir yandan adım adım ete kemiğe büründü, bir yandan aklıma yeni şeyler getirdi; kendi biçim ve içeriğinin oluşumuna müdahil oldu.

Resim 2: Mehmet Yılmaz, Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci), 2016, yapım aşamasından görüntüler

Bu işe 2016’da başladım [Resim 2]. Tabii, düşünce 2014’te kimlik ve resmin neliği sorunlarıyla ilgili Arkadaşlar dizisi üzerinde çalışırken doğmuştu. Nereden estiyse, 1990’lar boyunca çalıştığım kabartma ve resim şeklindeki camdan bakanlara benzer imgeler belirmeye başlamıştı zihnimde. Normal insan boyutlarında gerçekçi heykellerle o temayı güncellesem etkisi nasıl olurdu acaba? 8-10 insanın aynı hizada sık aralıklarla yan yana durduklarını, yüz ve ellerini bir cama yaslayarak size baktıklarını canlandırın gözünüzde. Düşündüğüm ilk biçim buydu. Asıl amacım gerçekçi heykellerden çok cama değen kısımları yassılaşmış gibi görünen el ve yüzler aracılığıyla düzlemsi bir yüzey etkisi elde etmekti.

İlk figürü yapmak yaklaşık üç ayımı aldı. Tam bir maceraydı. Aşina olduğum ağaç, demir ve alçıya ek olarak ilk kez denediğim silikon, kirpik, saç ve gerçek giysiler girdi devreye [Resim 3, 4].  Aklımdaki kompozisyonun ortaya çıkması için 6 – 7 figür daha gerekiyordu. Bu da yaklaşık iki yıllık bir süreç demekti. Hadi, sabredip bir şekilde hallettim diyelim; onları nerede ve nasıl saklayacaktım? Bu tip hassas işlerin taşınması, saklanması pek kolay değildi; her birini koruyacak sağlam kasalar şarttı.

Resim 3: Mehmet Yılmaz, Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci), 2016, yapım aşamasından görüntüler
Resim 4: Mehmet Yılmaz, Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci), 2016, ayrıntı.

Hımm, kasa… Kasa!.. Yalnızca bir taşıyıcı ve koruyucu olarak kalmamalı, işe dâhil olmalıydı. Gece uyumaya geçtiğimde (belki de rüyamda?) geldi aklıma bu fikir. Kasa devreye girince başlangıçtaki niyet (dolayısıyla, biçim ve anlam da) değişecekti kuşkusuz.

Kasa, mekân demekti. Peki, nasıl olmalıydı bu kasa-mekân? Büyüklüğü, biçimi? Resim derslerinde öğrencilere figür ve mekânı birlikte düşünmelerini tavsiye eden biriydim. Tuvale önce bir figür kondurup sonra ona bir mekân uydurmaya çalışmaktansa, daha en baştan ikisini birlikte düşünmekte fayda vardı. Varlığın tutunup geliştiği rahimdi mekân. Ama bu kez söz konusu figür tuvalde yassı bir imge değil, gerçek mekânda üç boyutlu bir nesneydi. O daha doğmadan önce, bizimle paylaştığı mekân (uzay) mevcuttu. Tıpkı bizim gibi, şimdi bir de özel mekâna ihtiyacı vardı.

Resim 5: Mehmet Yılmaz, Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci), 2016, kasa-mekânın önden görünüşü

Mekân basit bir ev değil, bir çeşit işlik-ev-galeri bileşimi olarak tasarlanmalıydı [Resim 5]. Çünkü figür bir sanatçıyı (beni) temsil ediyordu. Mekân sanatçının kütüphanesini, yapıt dizilerini, sanat görüşünü, özgeçmişini ve aldığı notları simgesel olarak içermeliydi. Başlarken aklımda olmayan şeylerdi bunlar. Ergenlik yıllarımda babamın yanında öğrendiğim marangozluk bu süreçte çok işime yaradı. Malzemeyle çalışırken, o an şekilleniyordu düşüncelerim. Öznenin nesneyi değiştirdiği süreçte, karşılıklı olarak nesne de öznenin aklına yeni şeyler getiriyordu. Bu, olayın her aşamasında nesne ve öznenin yer değiştirmesi demekti.

Doğal olarak, bu mekânın bir de kapısı olmalıydı. Kapı açıldığında biçim ve rengi nasıl görünmeliydi? Kuşkusuz işin doğal bir parçası olacaktı. Derinliği 47 cm olan mekânın, kapısız vaziyette önden bakıldığındaki ölçüsü 200 x 96,5 cm idi. Buna kapı eklenip, tam bir düzlem oluşturacak şekilde 180 derece açıldığında, genişlik ikiye katlandı. Bütünlük açısından, kapının rengi mekânınkiyle aynı olmalıydı.

Açık haldeki kapının izleyiciye bakan yüzeyi ve figürün cama değen yassı kısımları, aynı düzlemsel hizada olacak şekilde ayarlanmalıydı. Böylece, figürün yüz, şapka ve parmaklarındaki düzlem etkisi tüm cepheye yayılmış olurdu. Yandan, sıfır noktasından bakıldığında, menteşe yüksekliği hariç, sanki tuval yüzeyindeki gibi, hiçbir çıkıntı göze çarpmamalıydı. Hassas bir işçilikle bunları hallettim.

Derken, gidişatta bir değişiklik daha meydana geldi. Sol tarafta, içeride ayakta duran sanatçı çok yalnız, sağ taraftaki kapı yüzeyi ise bomboş göründü gözüme. Ona bir arkadaş lazımdı. Peki, bu arkadaş boyayla mı yoksa başka bir teknikle mi vücuda getirilmeliydi? Ayrıca, kim olmalıydı?

Muhtemel figürün mekânı yassı olduğundan, kendisi de ancak yassı bir varlık olabilirdi. İlk figürün başı ve elleri, ön düzlemin sıfır noktasındaydı. Bu yüzden, ikinci figür alçak kabartma şeklinde bile olamazdı. Zira kapı örtüldüğünde ikinci figür ilkine dokunur, bu da kapının kapanmasını olanaksız kılardı. Kısaca, ikinci figürün kütle, hacim ve derinlik gibi özellikleri yanılsama olmak zorundaydı. Alın size bir resim! Bu, hâlihazırdaki heykel ve mimarî birlikteliğine bir ek gelmesi, dolayısıyla, işin başkalaşmayı sürdürmesi demekti. Çalışmakta olduğum nesne, hem biçim hem anlam olarak durmadan değişmekteydi.

Kapı kısmını beyaza şöyle bir boyayarak bıraktım. Çünkü öncelikle soldaki mekânı biraz daha somutlaştırmak istiyordum. Bu hücre sanatçının mahrem alanını temsil etmeliydi. Hem okuyup etkilendiği hem kendi yazdığı kitaplar, hem de sanatı hakkında bilgi vermeliydi. Bu niyetle önce figürün arkasındaki duvarın üst tarafına gerçek kütüphanemdeki raflardan birinin fotoğrafını çekip yapıştırdım [Resim 5]. Öyle gerçekçi durdu ki, görenler kolayca aldandı. Ben bile arada bir boş bulunup rafta gerçekten kitaplar var sandım!

Sanatta böylesi bir gerçekçilik bir bakıma yalan söylemek demek. ‘Yalan’ kulağa hoş gelmediğinden yanılsama sözcüğünü kullanıyoruz. Gerçek olmayan şeyleri gerçekmiş gibi gösterip insanların aklını çeldikleri gerekçesiyle, ressam ve heykeltıraşların ideal devlete sokulmaması gerektiğini söylemişti Platon. O ne demiş olursa olsun; zihnimiz yalana inanmaya dünden istekli sanki. Hem yanıltılmak hem bunun farkına varmak bizi mutlu ediyor. Sanatta bunun bir sakıncası yok. Bir çeşit beyin jimnastiğidir bu. “Hepimiz biliyoruz ki, sanat doğru (hakiki) bir şey değildir. Doğruyu (en azından, anlamamız için bize dayatılan doğruyu) fark etmemizi sağlayan bir yalandır sanat” derken, Picasso bunu kastetmişti.

Kitap rafından sonra 1992 tarihli ilk Camdan Bakanlar’dan itibaren dizilerimi temsil eden fotoğraflar, bazı notlar, açıklamalar yapıştırdım mekâna. Oda böylece daha sıkışık bir hal aldı. Burası sanatçının hem evi hem işliğiydi. Yanı sıra bir hapishane ve otokontrol odası gibiydi de. Kapının açık olmasına rağmen bir hapsolmuşluk duygusu uyandırıyordu. Gerçekte olmayan, ancak ima edilen cam engelin arkasındaydı sanatçı. Düşüncelerini haykırmak, yazmak, resmetmek istiyor, ancak susuyordu. Gerçi, herkes her şeyin farkındaydı. Ama alışkanlık işte, yine de başkalarıyla paylaşmak istiyordu düşüncelerini. Herkes gibi o da korkuyordu baskı ortamından. Toplumun sahip çıkacağını bilse belki cesaretini toplayabilirdi. Ama ne çare, sanki ölü toprağı serpilmişti halkın üstüne. Arada bazı sesler çıkıyordu ama büyük kitle inanılmaz bir atalet içindeydi. Hatta sanatçıyı savunmalarını geçtik, kimileri kendi aile bireylerinin maruz kaldığı tecavüzleri, kasıtlı ya da kasıtsız ölümleri bile sineye çekiyordu. Böyle bir halk için kendini ateşe atmaya değer miydi? Ama “Sen yanmasan / ben yanmasam / biz yanmazsak / nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…” dememiş miydi Nazım? Öff, iki ucu b.klu değnek!

İşe geri dönersek: Madem hapishane dedik, o halde kapı açıldığında bir duvar gibi görünse iyi olurdu. Derken, sanatçının arkadaşını duvarın arkasında, bir pencereden bize bakar vaziyette hayal ettim. Meslektaşım Lütfi Özden’in pencereye yaslanmış halde bir fotoğrafını çektim ve imgeyi kapı yüzeyine yapıştırdım. Boyasal ışık-gölge oyunlarıyla, yüzeydeki fotoğrafın duvarın arkasındaymış gibi durmasını sağladım [Resim 6]. Ardından, kapı yüzeyini normal ve rulo fırçalarla badanacı gibi rahatça boyadım; bir anlamda soyut resim yapma keyfini yaşadım; son olarak da birkaç çizikle sıvası yıpranmış bir duvar etkisi verdim. Bu duvar taklidi, hapsolmuşluk duygusunu biraz daha somutlaştırdı.

Peki, sanatçının arkadaşı kim olmalıydı; kimi temsil etmeliydi? İktidarın hoşuna gitmeyen şeyleri yazdıkları için içeri atılan basın emekçileri geldi gözlerimin önüne. Derken, katledilen gazetecilerimiz Uğur Mumcu, Metin Göktepe ve Engin Çeber’i anımsadım. Öldürme, hapsetme ve aç bırakma gibi en eski ceza yöntemleri halen yürürlükte maalesef. Bunların bildiğimiz sanatla ilgisi olmayabilir ama siyaset sanatıyla ilgisi var işte. Siyaset sanatını yönetenler muhalif sanatçılardan ve gazetecilerden hoşlanmıyorlar.

Velhasıl, işin adı böylece çıkmış oldu: Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci. Türüne gelince: Heykel, mimarî ve resmin bileşimi olduğundan ona da heymimres dedim. Bu, heymimres dizisinin ilkiydi [Resim 6, 7]. Sonra diğerleri geldi.

Resim 6: Mehmet Yılmaz, Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci), 2016, mdf, ağaç, silikon, alçı, boya, fotoğraf, kumaş, saç, peruk; önden görünüş, 200 x 193 x 47,5 cm

Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci) farklı ortamlarda birkaç kez sergilendi. Halen benimle. İşliğime her gittiğimde onu görüyorum. Ben yapmış olsam da, artık kendi bağımsızlığını kazanmış durumda. Bir zamanlar olayın içindeyken şimdi dışındayım. Kuşkusuz iliklerime kadar ona sizden daha yakın olduğumu hissediyorum; ama bedenen sizinle aynı konumdayım. Birlikte, ona dışarıdan bakıyoruz. İzleyiciyiz. Çevresinde dolaşıyor, uzaklaşıp yakınlaşıyor, ayrıntıları inceliyoruz (tabii bu arada, çaktırmadan, ben aynı zamanda sizin onunla kurduğunuz ilişkiyi de süzüyorum).

Jean-Paul Sartre aramızda olsaydı, “ne yapmak istediğini sen bilirsin, biz bilmeyiz; ama ne yaptığını sen bilmezsin, biz biliriz” derdi. Roland Barthes ve Michel Foucault da ona katılır, işin ortaya çıkmasına benim aracılık ettiğimi; ancak, işin varlık kazanmasının ve anlamının çoğalmasının izleyicinin görmesi ve yorumlamasıyla mümkün olduğunu söylerlerdi.

Resim 7: Mehmet Yılmaz, Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci), 2016, arkadan görünüş, 200 x 193 x 47,5 cm

Neyse, işte yapıt karşımızda [Resim 6, 7]. Alımlayıcı konumundayız. Bu, parçalardan oluşan bir bütün. Ben hariç, doğum macerası diğerlerine kapalı olduğundan, zihinlerinde kendiliğinden sorular belirir: Bu nedir? Sanatçı bunu hangi malzemeden, neden ve nasıl yapmış? Konusu ve anlamı acaba ne?… Bu merak ister istemez alımlayıcıyı çözümlemeye ve yorumlamaya iter. Estetikte bu sorun genelde biçim ve içerik ilişkisi bağlamında incelenir. Aslında, bir sanat yapıtında her şey biçimdir ve her şey içeriktir; çünkü anlam, biçimsel örgütlenmenin dışında değil, tam da onun içinden doğar. Böyle olmakla birlikte, meseleyi anlayabilmek için sanki katmanlar varmış gibi düşünmek ve davranmak zorunda kalırız.

Biçim, hem görünen hem görünmeyen; hem somut hem soyut boyutları olan katmanlı bir yapıdır. Dış biçim, konu ve iç biçim olmak üzere, birbiriyle iç içe geçmiş üç düzeyli bir örgütlenme alanı olarak düşünülebilir.

Dış biçim yapıtın duyularla doğrudan algılanan maddi yapısını, görsel düzenini ifade eder.  Boyut, malzeme, teknik, biçem, kütle, yüzey, mekân, imge, renk ve doku gibi fiziksel özellik ve ilişkileri kapsar. Buradaki örnekte, ağaç ve suntadan yapılarak beyaz tonlarda boyanmış kasa; onun içinde hapsolmuş vaziyette ayakta duran (alçı, silikon, gerçek saç ve giysilerden meydana getirilmiş) gerçekçi figür; pencereden bakan sakallı birini gösteren fotoğraf ve diğer görsel ayrıntılar dış biçimi oluşturan unsurlardır. Onunla ilk kez karşılaşan biri henüz konu,  sanatçı niyeti, kavramsal kurgu ve içerik gibi şeylerden habersizdir.

Konu, alımlayıcıyı dış biçimden iç biçime ve oradan da içeriğe yönlendiren, gözle görülebilen tetikleyici ve aracıdır. Heymimres-1 (Bir Sanatçı ve Bir Gazeteci)’de olduğu gibi, genelde, yapıtın adı aynı zamanda konusudur (ya da ad konuya işaret eder). İzleyici işin künyesine baktığında, parantez içindeki sözcüklerin hapsolmuş gibi görünen heykel ve fotoğraf biçimindeki imgelere işaret ettiğini derhal anlar; ancak, heymimres sözcüğünün anlamını öğrenmek için bir açıklamaya ihtiyaç duyar.

İç biçim, işin yapısal örgütlenmesini, içsel ritmini ve gerilimlerini, organizasyon ilkesini, kısaca, yapının somutlaşmasını sağlayan düşünsel sistemi ifade eder. Bu, doğrudan görünmeyen, ancak imgesel olarak kavranan biçimdir. Buradaki örnekte, iç biçimi oluşturan dinamikler heykel (kütle sanatı), mimarî (hacim sanatı) ve resim (yüzey sanatı) denen kavramların nelikleri ve aralarındaki ilişkileridir.

İçerik ise, bir yandan sanatçının niyetiyle tetiklenen, bir yandan bu üç biçim katmanının karşılıklı etkileşiminden doğan, bir yandan da izleyicinin yorumlarıyla genişleyen anlamdır; yapıtın düşünsel ve duyusal düzlemde açılan bütüncül etkisidir. Bu nedenle içerik, biçimin karşısında duran bağımsız bir töz değil, biçimin içkin sonucudur. Sanat yapıtının anlamı, onun biçimsel örgütlenmesinden türeyen bir deneyim alanı olarak, izleyicinin yapıt çevresinde dolaşması, ona yaklaşması, uzaklaşması ve ayrıntılar içinde gezinmesiyle sürekli yeniden kurulur. Biçim görece sabit kalsa bile, algı ve yorumlara bağlı olarak anlam zamanla genişler. Gerçi anlamın değişmesi, bir bakıma, algısal düzeyde de olsa, biçimin değişmesi demektir. Ne de olsa biçim içeriktir, içerik biçimdir.

Bu iş için ilk adımı attığımda, aklımda bir şey vardı. Sonuçta ortaya bir şey çıktı. Ama gerçekşu ki, zihnimdeki imge neredeyse tamamen değişti. Bu şey, o şey değil. Ama yine de bir şey işte. Çokluğun birliği diyelim. Çokluk derken, hem resim, heykel, mimarî türleri, hem alçı, ağaç, metal ve silikon gibi malzemeleri, hem de onlarla ilgili sözcükleri (kavramları) kastediyorum. Biçim (dış biçim, konu, iç biçim) ve içerik gibi kavramlarsa, o işle bağlantı kurabilmek, onu anlayabilmek ve yorumlayabilmek için bizim uydurduğumuz soyutlamalar; doyuruculuğu ve doğruluğu mutlak olmayan dayanaklar.

Aslında, bir görsel yapıtla karşı karşıyayken sözcükler aradan çıkmalı. Yapıt yalnızca deneyimlenmeli. Karşımızdaki şey neyse odur. Ama geçmiş olsun, sözcükler çıkmamak üzere yerleşmiş durumda zihinlerimize. İki arada bir derede idare ediyoruz.

KAYNAKÇA

Anonim, “Form and Content”, Grokipedia, https://grokipedia.com/page/Form_and_content (erişim 01.02.2026)

Kagan, Moissej. Güzellik Bilimi Olarak Estetik. çev. Aziz Çalışlar, Altın Kitaplar, 1982.

Kinglove, “Components of an art work: Subject Matter, Form and Content”, Servants University, https://www.servantsuniversity.com/components-of-an-art-work-subject-matter-form-and-content/ (erişim 01.02.2026)

Mittman, Asa Simon, “Shape and Form”, Smart History, https://smarthistory.org/shape-and-form/ (erişim 01.02.2026)

Sartre, Jean-Paul, “Mutlağın Peşinde”, Sanat Tarih Estetik – Kesişen Denemeler, Ed. Ayşe Nahide Yılmaz, Ütopya Yayınevi, 2020.

Sayre, Henry M. A Worl of Art, Pearson-Printice Hall, 2004.

Yılmaz, Ayşe Nahide – Mehmet Yılmaz, Sanat ve Kavramlar, Ütopya Yayınevi, 2023.

Yılmaz, Mehmet, “Form, Biçim”, Kolaj Art, https://kolajart.com/wp/2026/01/06/mehmet-yilmaz-form-bicim/; https://mehmetyilmazmehmet.com/metinler-texts/form-ve-bicim/ (erişim 30.01.2026)

Yılmaz, Mehmet, Heymimres’in Doğuşu / The Birth of Heymimres, YouTube, video, 2016-2018, https://www.youtube.com/watch?v=EQHTrGRA6xs (erişim 30.01.2026)

Yılmaz, Mehmet, Heymimres – Nelik ve Kimliğin Diyalektiği / Dialectics of Whatness and Idendity, Ütopya Yayınevi, 2018.

Yılmaz, Mehmet, Postmodern Ben, Piramid Yayıncılık, 2024.

Zelanski, Paul & Mary Pat Fisher, The Art of Seeing, Pearson-Printice Hall, 2005.

Share Button

Hakkında monet

KolajART, çağdaş sanatın güncel üretimlerini, eleştirel düşünceyi ve sanat yazarlığını bir araya getiren bağımsız bir çevrim içi sanat platformudur. Dergi, 2013 yılının Kasım ayında Dekolajart adıyla kurulmuş, ancak bir takım yaşanan sorunlar nedeniyle 2014 yılının Ocak ayından itibaren KolajART adıyla yayın hayatını sürdürmeye başlamıştır. Türkiye’nin ilk plastik sanatlar odaklı çevrim içi dergilerinden biri olan KolajART, dijital ortamda sanat yazarlığı ve eleştirisinin gelişimine katkı sunan öncü yayınlardan biridir. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir web yayını olarak KolajART; sergi değerlendirmeleri, sanatçı söyleşileri, kuramsal incelemeler ve sanat tarihi perspektifinden yorumlarla Türkiye’de çağdaş sanat ortamına eleştirel ve düşünsel bir katkı sunmayı amaçlar. Farklı kuşaklardan sanatçıları, araştırmacıları ve sanat yazarlarını ortak bir tartışma zeminde buluşturan dergi, güncel sanatın eleştirel hafızasını oluşturmaya yönelik süreklilik taşıyan önemli bir dijital arşiv ve paylaşım alanı niteliği taşır.

Yorumlar kapatıldı.