Atılım Şahan: Avatarın Düşündürdükleri

Share Button

Avatar, landscape

Sanırım 80’li yıllarda çocuk olmuş herkes küçük mavi adamların doğayla ve birbirleriyle uyum içindeki yaşamlarının nefasetine aşinadır. Bu küçük mavi adamlar herkesin yeteneği elverdiğince ve gücü yettiğince çalışıp, ihtiyacı oranında toplam üretimden pay aldığı, paranın ne mübadele ne de tasarruf aracı olarak geçer akçe olmadığı bir toplulukta yaşamaktadırlar. Topluluğun (toplum da diyebilirsiniz) ihtiyaçlarına karşılık verdiği oranda kendini gerçekleştiren şirinler (smurfs) ismiyle maruf bu garip oğlanlar aslında ilkel komünal hayatın biraz basitleştirilmiş bir betimlemesidir. Ki yıllar sonra komünizm propagandası yaptıkları gerekçesiyle şirinler etrafında koparılan fırtınada şirinlerin toplumsal ilişkilerinin payı da oldukça yer tutar. Şirinler mülkiyet ve sınıf kastı gibi toplumları resen kötücül vasfiyeler içine iten merhaleler ile tanışmamış her egemenler iktidarı öncesi toplum gibi birbirine yardım eden ve paylaşan toplum üyelerinden müteşekkildir. Küçük mavi adamlar özünde emperyalist dinamiklerin oralara ulaşmasından önce Amazon yağmur ormanlarında, Pasifik adalarında ya da Kongo’nun balta girmemiş ormanlarında yaşayan halkların basitçe bir istiaresidir. Gargamel ise her daim gözünü kör eden altın sevdasıyla bu halkları esaret altına almaya çalışan kolonyal güçlerin bir karikatürüdür. Demek ki minyatür hempaları gibi büyük mavi adamlar da (Naviler) aynı dertten muzdarip benzer bir orman halkıdır. İşte bizde geçtiğimiz yıllarda çok konuşulan Avatar filmini bu perspektiften kritik etmeye gönül indirelim. Görmeyi bilenler için sıradan bir Hollywood yapımlarında bile derin manalar vardır derler. Tarihin çeşitli üretim aşamalarında farklı tezahürler gösteren toplumlar arasındaki çatışmaların geniş ve çok katmanlı hinterlandında kaybolmamak için en iyisi belli bir düzende ilerlemek. Bizde öyle yapalım.

 

Mitoloji

 

Avatar sözcüğünün kökenini araştırıken, Brahmanizm, Hinduizm, Jainizm (Caynacılık) ve Budizmin de kendisinden türetildiği, Hindistanın en eski dini, çoktanrıcı Vedizme kadar uzanmamız gerekir ilkin. Hint dinlerinin, felsefesinin ve mitolojisinin kaynağı olan Vedizmin tanrıları sayılamayacak kadar çoktur ve aralarında hiyerarşi söz konusu değildir. Tıpkı Hıristiyanlığın köklerinin Musevilikte olması gibi, Hindistanın sosyo-ekonomik ve politik yapısını şekillendiren Brahmanizm dini de Vedizmin bir reformu olarak ortaya çıkmış, ondan türemiştir. Brahmanizmde üç tanrı büyük kabul edilmiştir: Brahma- Siva- Vişnu. Daha sonra Brahmanizmin gelişmiş bir versiyonu olan Hinduizmde de görülecek olan bu üç tanrı aslında tek bir gücün üç ayrı görünüşüdür. Hıristiyanlıktaki teslis inancının bir benzeri olan ve “trimurti” diye isimlendirilen bir teogoni söz konusudur. Ayrıca bu üç tanrının da farklı birçok görünüşleri vardır ve kolaylıkla birbirlerine de dönüşebilirler. Örneğin güneş-akıl tanrısı Vişnu yeryüzüne inerken bazen tanrı Krişna bazen de tanrı Rama görüntüsünü kullanır. Bazen balık, kaplumbağa, yaban domuzu olarak dünyaya indiği anlatılır. Avatar sözcüğüyle tam bu noktada tanışırız. Sanskritçe “iniş” anlamındadır. Hindu dininde Vişnunun ruh halinden cisim haline geçmesi anlamında kullanılmıştır. Vişnu düzensizlik dönemlerinde insanları ve tanrıları kurtarmak amacı ile dokuz kez dünyaya inmiştir. (Vişnunun dünyaya inme sayısı da hindu rahiplerince üzerinde fikir birliği olan bir konu değildir. Yirmi beş kez indiğini yazan da sayısız kez geldiğini yazan da kutsal metin mevcuttur.) Vişnu dünyaya her gelişinde daha az kusurlu olmaktadır. Tanrının dünyaya son bir kez daha ve tam yetkinlikle ineceğine inanılır. Bu geliş evrensel oluşumun sonlarına doğru olacaktır. (Hıristiyanlık ve İslam inancındaki kıyamet öncesi geleceğine inanılan Mesih ve Mehdi kavramlarıyla benzerliğe dikkat) İşte tanrı Vişnunun yeryüzüne indiğinde aldığı görünümlere Brahmanizm ve Hinduizmin dinsel metinlerinde avatar denilir. Ama kimi başka anlatımlara göre Vişnu onuncu ve sonuncu kez aramıza indiğinde asıl cisimleşme (yetkinleşme) olacağından avatar sadece bu gelişinde alacağı addır. Hint mitolojisinin karmaşık ve girift yapısı nedeniyle terimin genel geçer tek bir karşılığına ulaşamasak da geniş kullanımı ile avatar sözcüğü, ruhsal-tanrısal olanın maddi dünyaya inerken aldığı görünüm olarak tercüme edilebilir.

 

Filmin isim kökenleri üzerinde bu kadar durmamızın sebepleri sanırım artık açıklığa kavuşturulabiliriz. Avatar sözcüğü bir yandan, farklı bir sistemin (burada yabancı gezegen) içinde rahat hareket olanağı sağlayan bir tebdil-i kıyafet durumunu anlatırken bir yandan da bize sistem için kurtuluşun (salvation) dışarıdan gelen bir yabancı unsurca sağlanacağı ipucunu verir. İzlemeye alışık olduğumuz üzere fonda bilim kurgu öğeler, merkezde ise Mesih öyküsü vardır. (İleride daha geniş değineceğimiz “The Matrix” ve “Dune” serileri de benzer bir tarifle hazırlanmış kurgulardan iki tanesidir.) Daha filmi seyretmezden önce filmin adının (Avatar) gönderme yaptığı efsane bize Jack Sullynin taraf değiştireceğini tüyolar. Üstelik sıradan bir ihanet hikâyesi de olmayacaktır. İzledikçe görürüz ki Jack karşı tarafın güçlerine duhul etmekle kalmaz onlara liderlik/rehberlik de eder. Hemen her inanışta, dinin eskatalogyasına uygun bir formülle kendine yer bulan “kurtarıcı” mitosunun kurtarıcısıdır Jack Sully. Gılgamış Destanının Tufan bölümündeki öyküye göre tanrılar insanları yok etmeye karar verdiklerinde yalnızca bilgelik tanrısı Enki bu duruma karşı çıkmış, tanrılar meclisinde sözüne itibar edilmeyince Kral Ziusudra aracılığı ile insanlara yardım etmiştir. Sümer yazıtlarında (Babil versiyonunda Ziusudra’nın adı Utnapiştim olmuştur) bahsi geçen tufan öyküsünün yunanda, eski ahitte ayrıca Afrikadan Pasifik adalarına kadar birçok ilkelde farklı versiyonları bilinmektedir. Yunan versiyonunda tanrıların lanetlemesine rağmen insana yardım elini uzatan Titan Prometheustur; Tevratta insanlık tanrısal cezalandırmadan yine tanrısal müdahaleyle (Nuh Peygamber aracılığıyla) kurtulur. Hint inançlarında Tufanı başta Siva olmak üzere tüm tanrılar tasarlar, ilginç bir tesadüf olarak yine tanrı Vişnu balık görünümüyle (avatarıyla) dünyaya inip insanlara yardım eder.

 

Filme geri dönersek Amerikan ordusu dünya dışı bir ırk olan Navilerle (yerli anlamına gelen native kelimesi ile ses benzerliğine dikkat) iletişim kurmak ve atmosferi insanoğlu için zehirli olan gezegende rahat çalışabilmek için Navi bedenleri klonlar. İşgalci Amerikalılar The Matrix filmindeki isyancıların simülasyona bağlanmak için kullandıkları yöntemin bir benzeriyle bilinçlerini bu laboratuarda üretilmiş Navi bedenlerine aktarırlar. Filmde “avatar” bu bedenlere verdikleri isimdir. Avatarlar bir insan bilinci tarafından kontrol edilmedikleri zamanlarda kendi başlarına ruhları olmayan ölü bedenlerden ibarettir. Özünde avatarlar insanoğlu fizyolojisi için düşman sayılabilecek çevresel koşullar altında hareket serbestisi sağlayan organik elbiselerdir. Filmde terimin kullanıldığı şekliyle her bilim insanının bir avatarı vardır fakat kelimenin diğer anlamıyla avatar yani kurtarıcı, gerçekte yalnız Jack Sullydir. Tanrı Vişnu sonuncu gelişinde nasıl tam yetkinliğe ulaşacak, tüm kusurlarından kurtulacaksa belden aşağısı felçli Jack karakteri de bilinci avatarına transfer edildiği an yürümeye hatta koşmaya başlayarak önemli bir kusurunu eski sakat bedeninde bırakır; yeni Navi bedeninde (en azından fiziksel anlamda) kusursuzlaşır. Yine Tanrı Vişnunun son gelişinde tam cisimleşmesi mitosuyla arasında paralellik kurabileceğimiz bir başka olay Jack karakterinin film boyunca Navi bedenindeki geçici misafirliğinin finalde bir nihayete bağlanması; Jackin bilincinin “kutsal ruh” Eyva aracılığı ile kalıcı olarak navi bedenine yerleşmesidir.

pg-24-avatar-1-capital

Filmin daha başında insanoğlunun yakın gelecekte yeni bir gezegen keşfettiğini; bu gezegenin unobtainium adında çok değerli bir maden rezervine sahip olması (ki bir sahnede kilogramının 20 milyar dolar olduğundan bahsedilir) sebebiyle dünyalılar tarafından sadece keşif değil aynı zamanda fetih toprağı olarak da görüldüğünü öğreniyoruz. Öykünün ana hatları biraz, Amerika kıtasının yeni bulunduğu yıllardaki İspanyol konquistadorlerin servet avcılığı ve vandalizmini çağrıştırsa da aslında tarihin bize öğrettiği daha geniş bir tecrübeden beslenen bir önerme sunuyor: güçlü ile güçsüzün, militar-teknik dallarda gelişmiş ile geri kalmışın karşılaşmasının doğal, kaçınılmaz sonucu olarak “temas” her zaman zayıf olanın aleyhine işleyen bir seyirdir. Avrupalı beyaz adam ve kızılderililer karşılaşması çok net bir örnektir. İlk zamanlar masumane emtia takasıyla başlayan süreç, Amerika yerlilerinin soykırımıyla nihayete ermiştir. Yine Avrupalının Afrika ve uzak doğu Asya ile kurduğu ilişki çok kısa zaman içinde köle ticareti ve sömürgecilik çizgisine evrilmiştir. Bu kez doğal kaynakları sömürülmek istenilen coğrafya Pandora adlı bir gezegen olduğundan kolonyal zihniyetli “medeni” insan, dünya dışı “ilkel” bir ırkı dünyevi bir hırsa kurban etmekten çekinmiyor. Bu arada bin yıllardır kendi gezegenimize ve içindeki her türden doğal habitata yaptığımız tahribatı yıldızlar arası bir arenaya taşıyarak uygarlığımızı savaş ve yıkımla temsil etme hususunda yeni bir aşama kaydediyoruz. Dünyalıların (ki burada Amerikalıları kastediyoruz) Pandora ismini verdiği, fluryası (ve hatta faunası) dünyadan pek de farklı olmayan bu gezegende kendilerine Navi diyen irice, zeki hominidler doğayla uyum içinde yaşamaktalar. Bu noktada Navileri, İnkalar yada Aborjinler gibi primitif yaşayan herhangi bir Terra kabilesi olarak düşünmek zor değil. Bu durumda Pandoradaki insanoğlu da petrol kuyuları için ortadoğuyu veya elmas rezervleri için Afrikayı kana bulayan sanayileşmiş batılı güçleri sembolize ediyor. Senaristler insanoğlunun işgalci olduğu bu yeni gezegene Pandora ismini verirken yine bir mitolojik karaktere gönderme yapmışlar. Bize, bu kez eski Yunan mitleriyle keyifli koşutluklar kurmak için yeni mecralar açmışlar. Pandora Yunan mitolojisinde yaratılan ilk kadının adıdır. Sözcük olarak “tüm armağan” anlamındadır. Titanlar, yunan tanrılarına karşı yürüttükleri savaşı kaybedince çeşitli cezalara çarptırılır. Cezalar konusunda çok özgün davranan tanrılar Titan Epimetheusu cezalandırmak içinse günümüz feministlerini kızdıracak bir çözüm bulurlar: bir kadın yaratmak. İşte bu ilk kadının adı Pandoradır. Hikayenin ilginç yanı ilk erkek, tanrıların başına bela olması için titanlar tarafından yaratılırken ilk kadın, erkekleri cezalandırmak için tanrılar tarafından yaratılmış olmasıdır. Bu ilk dişi-insana Aphrodite güzelliğini, Minerva çekiciliğini, Hermes kurnazlık ve yalancılığını hediye etmiştir. İster titan ister erkek-insan olsun hiçbir güç ona karşı koyamayacaktır. Tanrılara kafa tutan titan yanlısı erkek-insanlar önünde hemen dize gelecekleri yeni bir tanrıyla karşılaşacaklardır. Pandora tanrılar gibi bencil ve duygusuzdur. Önüne çıkan her engeli gözünü kırpmadan yıkabilecek yaratılıştadır. Filmde Navilerin gezegenini istila eden şirketin (ve sermayenin uzantısı amerikan ordusunun) bu gezegeni isimlendirirken Pandora adında karar kılmaları, aslında kendi tabiatlarının “yabancı olan” ile ilişkisini tanımlayan bir metafordur. Yeni bulunmuş bir gezegene kimlik atamak için o coğrafyayı olağan haliyle tanımaya çalışıp tümevarımla sonuca varmak yerine psikolojideki savunma mekanizmalarından yansıtma kuramı benzeri bir bilinçaltı refleksle, bir yandan yeni coğrafyaya ilişkin niyetler konusunda da kendini ele veren etnosentrik bir isimlendirme söz konusudur. Amerika ve Avustralya gibi iki yeni dünya kıtasının isim babalarının, bu kıtaların yerli halkı değil de bu kıtaların kaynaklarını yağmalamak için gelen Avrupalı beyaz adam olması aynı ideolojik sürecin ürünüdür. Sonuçta insanlar gelmeden öncede Navilerin üzerinde yaşadıkları toprakların bir adı vardır. Öğrenmek için sormak yeterlidir. Ama insanlar bu gezegene bilimsel araştırma tutkusuyla değil kolonyal amaçlarla gelmiştir. Pandora doğası ve Navi tarihi ile ilgili bilimsel araştırmalar olsa olsa işgalcinin yararına bir işlevsellik sunduğu takdirde gerekli ve anlamlıdır. Zaten film konusunun ana iskeleti de bu çatışma üzerine kuruludur. Pandorada faaliyet gösteren kliklerden bir tanesi Gracein yönetimindeki bilim ekibidir. Evlerinden milyonlarca kilometre uzakta bir yabancı gezegene yerleşmelerinin motivasyon unsuru bilimsel araştırma tutkularından ibarettir. Çatışmanın diğer tarafında ise özel şirket / ordu simbiyozu bir yapı vardır. Gözünü kar hırsı bürümüş şirket yöneticileri gezegenin yeraltı zenginlikleri haricinde hiçbir zenginlikle ilgili değildir. Bir sahnede Grace, şirket “ceo”suna beyhude bir eforla gezegendeki bitkilerin milyarlarca sinir ağıyla birbirine bağlı olduğunu, bu biyolojik zenginliğin unobtainium madeninden daha öncelikli bir değer taşıdığını anlatmaya çalışır. Ama nafiledir. Finansal kazanç her türlü araştırma ve keşifin üzerindedir.

avatar_movie_based_ubisoft_game_concept_art_1

Hernan Cortez, Simon Bolivara karşı

 

Öykünün “arch villain”i ise şirketin kolluk gücü olan askeri birliğin başındaki Albay Miles Quatrichdir. Tarihsel rolüne uygun olarak kapitale göbekten bağlı militarizm ve uygulayıcıları yine saldırgan, acımasız ve sabit fikirlidir. Militarist bakış açısının tüm tezahürlerini üstünde toplamış gibi duran Albay Quatrich ise psikolojik karakterden çok sembolik bir karakter olarak çizilmiştir. Elinde çekiç olanın her sorunu çivi olarak görmesi gibi albay karakterinin de her soruna çözümü savaş minvali üzerinedir. Şirketin üst düzey yöneticisi Andy ve Albay karakterinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan “bütün”, 16. yy. maceracısı Hernando Cortezin tarihsel kimliğinde tam karşılığını bulmuş gibidir. Tarih okuru herkesin bildiği üzere Cortez emrindeki birkaç yüz maceraperest denizciyle bugünkü Meksika toprakları üzerinde kurulmuş olan dev Aztek İmparatorluğunu şaşırtıcı bir şekilde istila etmiştir. Altın hırsından başka ilham tanımayan Cortez, adamları ve ardılları bir kültürü yok etmişlerdir. Yazısıyla, sanatıyla, bilimiyle tüm bir Colomb-öncesi uygarlığın boynunun vurulması, takip eden yüzyıllarda dünya çapında domine olacak olan Avrupalı beyaz adam hegomanyasının habercisidir. Daha sonraları yerli soykırımının sistematik bir politikaya bağlanmasının mülhemi Cortez Orta Amerika şehirlerini talan ederken; çağdaşı, Pizzaro ismiyle maruf başka bir fatih (conquestador) ise bugünkü Peru coğrafyasında tarihin bildiği ilk sosyalist devlet teşkilatına sahip toplumu, İnka Uygarlığını yakıp yıkmakla meşguldür. Gerek Meksikada gerek Peruda İspanyol işgaline karşı yerli direnişleri uyanmış, Tupac Amaru gibi isimleri günümüze kadar ulaşan kızılderili kahramanları peyda olmuştur. Ne yazık ki bağımsızlık İspanyol sömürge imparatorluğunun egemenliği altında acı ve zulümle geçen üçyüzyılın sonunda elde edilecektir. Hem de Simon Bolivar isimli latin kökenli bir halk kahramanının eliyle. Bu üç yüzyıl içinde kıtanın demografik yapısı yerliler aleyhine oldukça büyük bir değişime uğradığından vatan toprağını İspanyol egemenliğinden kurtarmak “criollo” denilen “yeni dünya” doğumlu İspanyollara düşer. Simon Bolivar işte bu criollolardan, yerlilerden, “mulatto” denilen melezlerden müteşekkil ordusuyla bağımsızlık savaşını yürütmüştür. Pandora gezegeninin kurtuluş savaşı da Jack Sully tarafından yürütülüp ve başarıya ulaştırıldığından; Jacki -işgalci ırkın kanından gelmesine rağmen yerli halkın yanında yer alması yönünden- Simon Bolivara benzetebiliriz. Jack karakterini ve Navi direnişini tarihsel kimliklerle / olaylarla özdeşleştirme uğraşına ara verip sinema ve edebiyattaki karşılıklarına bir göz atarsak uzun bir liste çıkar karşımıza.

 

Esin Kaynakları

 

Filmin belki de en ciddi tenkit konusu bu noktada önem kazanır. Öyle ki eser biçem ve estetik anlamda üstün bir çizgi yakalamış olmasına rağmen öykü olarak özgün olmaktan çok uzaktır. Filmin merkezinde ortalama bir okur ya da sinema seyircisi için çok tanıdık olan bir hikayenin arkada bilim kurgu fonuyla yeniden çevirimi gibidir. Yakın dönem sinemasından tematik olarak akrabalık kurabileceğimiz filmlerden bir kaçını hatırlayalım. Kevin Costnerin yönetmenliğini yapıp başrolünde oynadığı “Kurtlarla Dans” anafikir olarak Avatar ile neredeyse birebir örtüşür. Birleşik Devletler teğmeni Dunbar, Sioux kabilesi yerleşiminin yakınında tek başına kalmıştır. (tıpkı Jack Sullynin Navi köyü yakınlarında tek başına kaybolması gibi.) Hükümetiyle savaş halinde olan bu kabilenin, önce ilgisine mahzar olup sonra güvenini kazanırken bir yandan kendisi de bir dönüşüm geçirir; ve tabiî ki saf değiştirir. Film bir büyüme hikâyesidir. Hikâyenin başındaki ve sonundaki hiçbir değer aynı kalmaz. Buna teğmen Dunbarın kimlik ve aidiyeti de dâhildir. Avatarın hikâyesinin genel hatları da -başka bir gezegende geçmesi dışında- aşağı yukarı böyledir. Hatta dikkat çekici bir benzerlik olarak iki filmde de esas oğlanlar yerli kızlarla eşleşerek klan yaşantısında muteber bir pozisyon edinme arayışında aşk kontenjanından yardım alırlar. Jack Sully de teğmen Dunbar gibi kabul görmek istediği yerli halkın dilini öğrenmekle kalmaz kültürel dokuya (diğer temsili kabul ritüellerinin yanında) evlilik pratiğiyle de entegre olur. (Aslında teğmen Dunbar Siouxlar tarafından büyütülmüş bir beyaz kadınla evlenir ama öykünün gelişimi bakımından bu evliliğin rolü, Sully ve Naitinin birleşmesiyle aynı anlama tekabül eder). Jack ve Naitinin cinsel birleşme sekansı için Eyvanın huzurunun seçilmesi bedensel / cismani vahdetin, tinsel / ruhani noterce onaylanmasına işaret ettiğinden manidardır. 1990 sonrası Hollywoodundan örnekler burada da bitmez üstelik. Daniel Day-Lewisin başrolünde oynadığı “Mohikanların sonuncusu” ve Tom Cruiseun uzakdoğu güzellemesi “Son Samuray” filmleri de benzer menşeilidir. İlginç bir ortak nokta olarak üç filminde başrol oyuncuları anglo kökenlidir. Halbuki bu filmler Siouxların, Mohikanların ve Japonların gelenek ve kültürlerine saygı duruşu olma iddiasında eserlerdir. Hollywood senaristleri de yapımcıları da içine doğdukları kültürden pek de bağımsız düşünememektedirler anlaşılan. Batı sanatının ben merkezcil tahammülsüzlüğü, “öteki”nin tanıtılması işini, ancak kendilerinden birinin bakış açısıyla sağlandığında bağrına basar. Mel Gibsonın eski Maya dilinde çektiği, tüm oyuncu kadrosu yerlilerden müteşekkil “apocalyptico” gibi istisnai bir iki filmi saymazsak batı sinemasının yabancı kültürlerle ilişkisi kendi kültürel kodlarının tekelinden kurtulamaz. Yerli kültürlere karşı üst perdeden çalıp söyleyen Avrupa snobizminden dem vurmaya başlamışken aynı etnosentrik yaklaşımın daha geniş çaplı ama farklı bir tezahürünü avatarda da bulmak mümkündür. Şöyle ki genel olarak günümüz bilim kurgu yazarlarının özel de ise Avatarın hikâyesini kuranların dünya, tarih, toplum ve insanlık ile ilgili alışageldikleri şablonlar öylesine belirleyicidir ki sonsuz özgür varsaydığımız hayal güçleri bile bu cenderenin baskısı altında kısırlaşmış, akamete uğramıştır. İlkin Pandora gezegeninin bitki örtüsü ve faunasıyla dünya arasında ki benzerlik nazar-ı dikkatimizi celp eder. Dünyada ne varsa orda da var gibidir. Gergedanlar, kaplanlar, kurtlar, yırtıcı kuşlar, yağmur ormanları birkaç deformasyonla (ya da modifikasyonla mı demeliydik ?) yeni gezegendeki tanıdık unsurlar olarak karşımıza çıkar. Oysa astrofizikten biliriz ki bizim güneş sistemimizdeki gezegenler bile sıcaklık, gaz bileşenleri dengesi, basınç, çekim kuvveti gibi birçok sebeple, iklim ve coğrafya olarak dünyamızdan o derece ayrılır ki ışıkyıllarıyla ölçülen mesafelere konuşlandırılmış bir habitatın bambaşka fiziksel etkiler altında çok daha özgün olması beklenirdi. Stanislaw Lem “Solaris” romanında dünya dışı canlılığı bir okyanus olarak tasarlayarak, hayal dünyamıza, uzaylı yaşam formlarının hiç de bize benzemek zorunda olmadığının en güzel örneğini sunmuştur. Tüm bir gezegenin yüzeyini kaplamış, tek bir merkezi sinir sistemi gibi davranan trilyonlarca litre hacminde, likit bir organizma, bilim kurgu edebiyatının en güzide e.t.i. (extra terrastrial intelligence: dünya dışı zeka) tasarımlarının başındadır. Yine benzer bir uzaylı tasviri Fred Hoyleun “Kara Bulut” romanındaki dev gaz bulutudur. Arthur C. Clarkein “Uzay Macerası” serisinin ilk romanı 2001de kahramanımız Dave Bowman uzak yıldızlara erişim için bir kapı olan monolitten geçince farklı tür canlıların yaşadığı çeşitli gezegenlere ziyaretçi olur. Buradaki uzaylı tasavvurlarının arasında sadece elektrik akımından ibaret olan yıldırımsı türler vardır. Yine serinin devam kitaplarının birinde buz kristallerinden hasıl olmuş gibi duran, kırılgan, kısa ömürlü canlıların anlatımına şahit oluruz. Bilim kurgu janrının zengin mirasına şöyle kısa bir göz gezdirmek dahi Pandoranın organiklerinin ne denli yaratıcılık yoksunu bir dizayna sahip olduğunu anlatmaya yeter. Gerçi türün büyük üstadı Arthur C. Clarke rama serisinin ilk romanı “Ramayla Buluşma”da büyük bir kimyasal çorba içinde yüzen dünya dışı bir canlıyı okyanusların köpekbalıklarına benzer tasarlamış ve evrimin benzer sorunlara benzer çözümler bulduğu gerekçesine sığınmıştır. Yine de Dünya ve Pandora gezegenlerinin, canlılık yönünden ortak kökenden türemiş ama sonrasında evrim ağacının farklı yollarına sapmış uzak akrabalar gibi birbirlerine benzemelerini açıklamakta bu gerekçe zayıf kalır. Pandoranın zeki canlıları Naviler uzun boyları ve mavi renkleri dışında insana fazlasıyla benzemektedirler. Elleri, ayakları, gözleri, kulakları biz insanlarda olduğu gibi ikişer tanedir. Zihinsel süreçleri ve duygusal gel-gitleri bize benzer. Sosyal gruplar şeklinde birlikte yaşarlar (ki her birlikte yaşam formu içinde sosyallik barındırmayabilir). Hatta dilleri -biz insanlardaki gibi- düzenli ses titreşimleri temeline dayanır. Naviler İngilizce, insanlar ise Navice öğrenebilmektedir. Bu biraz fantastik bir durumdur çünkü birbirinden çok farklı evrim yollarından geçmiş olması gereken iki türün gırtlak yapıları, zihinsel işleyişleri gibi fizyolojik ve psikolojik enstrümanlarının aynı çizgide gelişmiş olması zorlama bir kurgudur. Bazı mantıksal açmazları yumuşatmak adına Pandora gezegeninin dünyanın bir alegorisi olduğu önkoşulunu peşinen kabul ederek filmin bilimsel altyapısını pas geçip; birazda öykünün tematik orijinlerine odaklanabiliriz.

 

Kurtarıcı Mitosu

 

Kurtarıcı figürüyle birlikte işlenen özgürlük mücadelesi motifi edebiyatın da sinemanın da oldukça aşina olduğu bir janrdır. Metnin başında değindiğimiz gibi köklerini din ve esatirden almakla birlikte The Matrixden Cesur Yüreke çok geniş bir yelpaze içinde tekrar tekrar işlenmiş bir konudur. Fakat Avatarın kurtarıcısı en çok Frank Herbertin eserine yakın durmaktadır. Herbertin epik bilim kurgu serisi “Dune” ile Avatar arasındaki en belirgin ortak yan baş kahramanlarının aynı kaderi paylaşmalarıdır. Dune sahra benzeri bir çöl gezegenidir. Pandora ise daha çok amazon yağmur ormanlarını andırır. Duneun sakinleri kum insanları (Fremenler), Pandora halkı ise Navilerdir. İki hikâyede de dışarıdan gelen bir yabancı gezegeni baskı ve zulümle yöneten diktaya karşı direnişin başına geçer. Jack Sully “toruc” isimli yırtıcı kuşa binerek rüştünü ispat eder. Artreides ise dev kum solucanına binerek Fremenlerin saygısına nail olur. Yine The Matrix, Hobbit, Alice Harikalar Diyarında, Narnia Günlükleri gibi daha birçok fantezi / ütopya yapıtında gerilimin omurgasını oluşturan öğe bir kehanetin ekseninde kahramanların kendini tanıma ve kendinden emin olma sürecidir. Karşılaştırdığımız Dune ve Avatar ikilisinde de kehanet klişesi mevcuttur. Matrixin Neosu ya da Harikalar Diyarının Alicei en başta, kehanette bahsi geçen halaskar kahramanlar olduklarını düşünmeseler de öykünün sonunda -biraz da kendi iradelerinin dışında- olmaları gereken kişiye doğru evrilirler. Çünkü kehanet bu yöndedir. Hazır zoraki kahramanlıktan bahsetmişken The Matrix’in Neo’su başta sıradan bir yazılımcıyken kehanetin emrettiği kurtarıcı figürüne dönüşen kahramana iyi bir örnektir. Veysel Atayman’ın çok yerinde tespit ettiği üzere Neo eski Yunanca’da yeni demektir. Üç harflik  “nickname”in anagramından  (The) One ifadesine ulaşırız ki İngilizcede özel olan, eşsiz, seçilmiş olan manasında yaygın olarak kullanılır. Neo’ya ihanet eden ekip arkadaşının “nickname”i Cypher’dır. Doğu dillerinde sıfırı anlatır. Neo (one) ve Cypher birlikte 1 ve 0 ’ı yani bilgisayar programcılığının temelini oluşturan ikili sayılı sistemini (binary code) oluştururlar. Morpheus ise rüya tanrısı Hypnos ile gece tanrıçası Nyx’in oğludur. Kardeşleri Phantasos (fantezi) ve kabusları yöneten Phobetor (fobi) ile birlikte uykulara girme yetkileri vardır. Matrix’in de devasa bir rüya simülasyonu olduğunu düşünürsek; ara ara sisteme duhul eden, bir ortaya çıkıp bir kaybolan bu hayalet ekibin liderliği için kim Morpheus’tan daha ehildir ki? Morpheus ismi Yunan mitolojisindeki tüm karakterler içinde fonetik olarak en çok Orpheus’u çağrıştırır. Hayatının aşkı (The One) Eurydike’i ölüler dünyasından kurtarmak için Hades’in yeraltı krallığını didik didik araştırır Orpheus. Tıpkı Morpheus’un Neo’yu bulmak için Matrix’i tavaf etmesi gibi. Gerçi nihayet anında karısını kurtarmakta başarısız olsa da ölüler dünyasından çıkana kadar Eurydike’in önünde yürüyüp yol göstererek asıl misyonunun kurtarıcılık değil rehberlik olduğunu aşılar. Morpheus da Neo için bir kılavuz, bir yol gösterici konumundadır. Öykünün finaline doğru kurtarıcının hayatının tehlikede olduğuna kanaat getirdiğinde kendini feda etmek suretiyle kurtarıcısını kurtarır ki daha sonra kurtarıcı insanlığı kurtarabilsin.

 

Hikaye anlatma sanatının anaakım (mainstream) gövdelerinden birini teşkil eden kurtarıcı mitosunun, tarihi filmlerden westernlere kadar çok çeşitli damarlardan beslenmiş olması bir yana sürekli bir kehanet kavramıyla ilişkilendirilmesi özünde dini bir atıftır. Eğer Neo tech-noir evreninde İsa Peygamber’in karşılığı ise bu yönüyle Morpheus da Vaftizci Yahya’yı temsil etmektedir. Tabii ki bu durumda Trinity –serinin sonraki filmlerinde durumu daha da belirginleşecek olan- imkânsız kadın Maria Magdelena’ya, Cypher ise gammaz Yahuda’ya denk gelmektedir. Avatar’da benzer bir simetriyle yol gösterici, rehber kontenjanını bilim kadını Grace doldururken, tür farklılığının da yardımıyla imkânsız kadın rolünü Naiti kapıyor. Jack Sully kendi türüne ihanet ederek saf değiştirdiğinde insan ırkının Yahuda’sı olmasına karşın Navi’ler için Mesih mertebesine yükseliyor. Bu da tarih derslerinin öğretici ışığı altında defalarca ispat edildiği üzere halk kahramanlığı ile vatan hainliği arasında ne derece ince bir çizgi olduğunu hatırlamamıza yarıyor. Neo da Jack Sully de kehanetin determin ettiği yazgılarına doğru ilerlerken bazı testlerden geçiyorlar. Neo simülasyonun simülasyonu diyebileceğimiz eğitim programında ilk denemesinde uzun atlama testinden çakmasına rağmen sonlara doğru bir ajanla dövüşebilecek, hatta kurşunlardan kaçabilecek yetenekler sergilemeye başlarken, Jack Sully ise kendinden önce sadece 5 kişinin binicilik şansına eriştiği efsane bir masal kuşuna, toruka binerek özel yetenekleri olduğunu kanıtlar. Torukla bağlantı kurabilmek; Kral Arthur efsanesindeki Excalibur isimli kılıcı yıllardır beklediği taştan çıkarabilmenin, liderlik etmeye layık olunduğunun kanıtı sayılmasına benzer şekilde, Pandora halkı için nerdeyse peygamberliğe şayan bir harekettir. Jack Sully keramet ehli bir turist olduğunu kanıtlayarak başladığı yolu tam bir Navi ve kahraman olarak bitirir.

 

Yıldız Savaşları serisinde önce Anakin Skywalker, kurtarıcı mitosuna bir karşıtlık olarak gücün karanlık tarafının zaferini hazırlar, sonra oğul Luke Skywalker aydınlık tarafın mücahitlerini düze çıkararak güce denge getirir. Saydığımız örnekler içindeki göndermelerin Hıristiyanlığın Mesih inancı ve İsa Peygamberin yeniden gelişi kehanetine işaret ettiğine kanaat getirmek için ilahiyatçı olmaya gerek yoktur. Belki de sinemanın ve modern edebiyatın Hıristiyan toplumlarca icat edilmiş / geliştirilmiş sanat dalları olması bu örtük propagandaya yapısal bir meşruiyet kazandırmaktadır. Duneun çok değerli “baharat”ı ve Pandoranın çok değerli “unobtainium”u peşinde sömürgeleştirilen gezegenler metaforu beyaz perdede yine yeniden karşımıza çıktıkça en ünlü bilim kurgu romanı Solarisin yazarı Stanislaw Lemin şu sözlerini hatırlamadan edemiyoruz. “İnsan aslında kozmosu keşfetmek istemiyor; dünyanın sınırlarını evrenin sınırlarına kadar genişletmek istiyor. Gittiği her yerde insanı arıyor, insanı görüyor. Bizim yeni dünyalara gereksinimiz yok. Biz ayna istiyoruz.”

Share Button

Yorumlara kapalıdır