Asiye Aydan Çakar: Tanrıça’nın İzinde Bir Çöl Masalı

Share Button

992352_10152042752359004_967064308_n

(Bab’AZİZ, Yön: Nacer Khemir)

Adı “Çölde bir kez uyuyan, asla aynı kişi olarak uyanmaz” olan bir masal anlatsaydım, “bir zamanlar yakışıklı bir prens varmış ve bir ceylanı takip ederek hakikate koşmuş” diye başlardım. Ama bu masal zaten anlatıldı ve güneşe pervane olan kahramanların ruhları sonsuzluğa ulaştı.

 

Masalın anlatıcısı Nacer Khemir Tunuslu bir yönetmen ve Bab’Aziz, yönetmenin çöl üçlemesinin son filmi. Ruhunu arayan bir derviş ve etrafındakilerin iç içe geçmiş hikâyelerini anlatan film,     Ali-İmran Suresi ile başlar. Yani İsa’nın, İsrailoğullarına peygamber olarak geldiğini bildiren sure. Böylece film, radikalizm ile New Age yorumlar arasına sıkıştırılan İslam’ın unutulmuş tarifini yapmaya gönüllü olduğunu ilan eder. Yönetmen her ne kadar self-oryantalizm ile eleştirilmiş olsa da bende bıraktığı his, bu filmin Batılılar değil, Doğulular için olduğudur. Süslü saraylardaki süslü kadınlar ve kafesteki kuşlar, muhtemelen bir eleştiridir. Tıpkı Viktoria Dönemi resimlerindeki sembolizm gibi.

 

Filmin mottosu “Ruhunu Arayan Prens”tir. Bir ceylanın rehberliğinde suyun yansımasında ruhunu bulan prens, onun sevgi ile dokunduğu hayatlar, sonu açık kalan hikâyeler, dönüşümler, büyüleyici manzara ve müzikler ile insanı kendi gerçeğine doğru yola çıkaran bir film…

 

Bab’Aziz torunu İştar’a bir derviş toplantısından bahseder, oraya gidecektir; ama -kendisi de dâhil- kimse toplantının yerini bilmemektedir. Ama telaşa gerek yoktur, ne de olsa bulanlar arayanlardır.

 

Yürümek yeterlidir ve en değerli hazinesini yani sesini kullanarak yürüyen Zeyd ile karşılaşırız yolda. O da toplantı yerini aramaktadır, çünkü bir sabah dünyanın fısıltısına kulak vererek sırra kadem basan sevgilisi Nur’un da o toplantıya gittiğini düşünmektedir. Uzun zamandır kimsesiz kalmış bir şiirin gücü ile birleşmiş ve yastığın üzerine bırakılmış bir tomar saçın hüznü ile ayrı düşmüş bu çiftin, dervişler toplantısında tekrar buluşacaklarını aslında biliriz; “Ey gün doğ artık! Zerrecikler dans ediyor, şükürler olsun ona ki bütün alem dans ediyor. Ruhlar dans ediyor, coşkunlukla üstesinden gel. Kulağına danslarının onları nereye götürdüğünü fısıldayacağım. Çöldeki ve havadaki tüm zerrecikler, iyi bilin onlar deli görünürler. Her bir zerrecik, mutlu ya da mutsuz, güneşe hayran kalırlar ki hiçbir şey söylenemez.”

 

Ve kızıl saçlı derviş… Film boyunca “ruhunla süpür sevgilinin kapısının önünü, ancak o zaman onun aşkı olursun” diyerek kumları süpürür. Temaşa severler için bir deliden fazlası değildir, oysa bilgi gelmeden sevgi gelmiştir kalbine kızıl saçlı dervişin ve bu onun yoludur. Yaratılmışlar kadar çok yol vardır Tanrı’ya giden.

 

Hasan ile Hüseyin, birbirine aynanın iki yüzü kadar zıt ikiz kardeşler… Hasan intikamla doludur, kardeşini öldüren kızıl saçlı dervişi arar. Halbuki,  katil yoktur bu çöllerde, sadece herkesin görevleri vardır. Hüseyin, tasavvufta “ölmeden önce ölmek” diye tarif edilen yolu seçerken, Hasan bir derviş asasının ucundan cennetin kapısını aralar.

 

Bu büyülü çöl masalının benim için en çarpıcı yeri, İştar’ın dervişleşmeye başladığı mescit sahnesidir. O çok soru soran, aceleci kız çocuğu, çenesinin altında meleklerin izini taşıyan kadının ilahisi ile bulur gerçekliği ve yakışıklı prensi Bab’Azizliğe taşıyan ceylan, bu kez İştar’a görünür. İnsanın ruhunu avucuna sıkıştıran öyküsü, dekorları ve müzikleri bir yana, inançların evrimini anlatır bir küçük kız çocuğu ile dedesi üzerinden. Şöyle ki; İştar Babil’in, adına heykeller yapılmış baş tanrıçasıdır.  Yanında bilgeliğin sembolü baykuş ile Mezopotamya’nın koruyucusu, savaş ve aşk Tanrıçası… Bu antik inanç biçimi küçük kız İştar’la, güneşin en tepeye ulaştığı yüzyıllar ise Bab’Aziz ile sembolize edilir. Ve İştar ceylanın peşine düşerek kaybolur. Bulmak için önce kaybolunmalıdır ve İştar dervişleşir. Tıpkı Avalon’un Sisleri filminin son sahnesi gibi… Aslında tanrıça kaybolmamış, sadece form değiştirmiştir.

 

Masalın sonunda İştar ve Bab’Aziz iki farklı toplantıya giderler, biri toprağın altında diğer üzerinde olan… Kimse bilmez ki doğrusu hangisidir. Tüm kibirleri, kusurları, farklılıkları, zenginliği ve yoksulluğu örten toprağın altındaki mi, yoksa Dionysos ayinlerinde soylu tanrılara meydan okuyan Bacchaların Ortadoğulu akrabalarının katıldığı toplantı mı?

 

Kim bilir, belki her ikisi birden.

Share Button

Yorumlara kapalıdır