Özgen Yıldırım: Ali Miharbi’nin Sanat Yapıtları Üzerinden Uzamla İdeolojinin İmtihanı

Share Button

Ali Miharbi_Resmi Ontoloji_5 dijital baskı,çerçeveli, duvar boyası_2013

Özgen Yıldırım
Sosyolog&Sanat Yazarı
ozgenyil@gmail.com

Dünyanın uzaysal olmayan estetik temsili yoktur artık, uzay dışında hiç bir şey gerçekleşmez. Kelimeler, yalnızca bir mekân sunarlar… “Yves Bonnefoy”

 

Ya ‘zaman’, o nerede?

Sadece lafzi anlamda ‘dil’ de mi?

 

Modern zamanların ve bu zamanların içindeki post’sal dalgalanmaların birlikte, birikimsel olarak ilerlerken üzerinde uzlaşmaya varılabilecek en önemli noktanın, vizüel ve uzaysal olanın, zamansal ve işitsel olana karşı kazandığı mutlak zafer olduğu, aşikârdır. Uzay, sonsuz boşluk olarak kendini var ederken, modern zamanlarda, sanattaki temel yönelime dönüşür. Bu yönelim gittikçe, estetik temsil ile bireyin algısı arasında uçurumun derinleşmesine zemin hazırlar.

 

Bir ressam, tuvalinde uzayı nasıl karakterize eder?

 

Bu karakterizasyon modern zamanların başında nesneler arasındaki ilişkinin gerçekleştiği mekân olarak kavranmaktaydı. Modern zamanlar ilerledikçe ve post’lar etrafında yeniden şekillendikçe bu fenomen, uzay nosyonu ile bire bir örtüştü. Uzay nosyonu, R.L. Delevoy’a atıfla, ressama, öyle bir mekân sundu ki, reel olamayan, her türlü biçimin özgürce, art arda dizayn edildiği ve her bir dizaynın kendi kendine yeterli olduğu sonsuz bir mecra…

Ali Miharbi_Savaşsız Satranç_PC, özel yazılım, projektör_2013

Artık hiçbir şey, sanatçının bir sanat yapıtı, müzisyenin bir bestesi, yazarın bir edebî metni vs. uzaysal olanın dışında ikame edemez. Böylece uzaysallık; lokalizasyonu, bir zaman an’lığına ait olmayı, aidiyet duygusunu elimine etmiştir artık. Zaman olgusu zamansızlık ile yer değiştirir. Bu değişim birey söz konusu olduğunda içsel kopukluğun, ruhsal işlevsizliğin aracı hâline gelir.

 

Görsel, vizüel olanın işitsel olanın yerini alması da zaman olgusu üzerinden irdelenebilir. Görme ne kadar uzaysal ise ses bir o kadar zamansaldır, ses aracısız ve bilinçsiz olarak sorgulama doğurur. Aracısız bir sorgulamadır bu. Ses’in işitilmesinin akabinde ortaya çıkar.

Bir ses duydum?

Şimdi ne olacak?

Ancak görme dolaylıdır ve düşünmeye dayanır.

İşitilen sesin birey için en özel olanı söz’dür söz, dil içinde müphemdir. Bu müphemlik gerçekliğin boyutlarının her yönüyle kavranması bakımından önemlidir. Gerçeklik görülen, sayılan, ölçülen ve uzaya yerleştirilen şeydir. Kesinliği ifade ederken aynı zamanda fiziksel evrene tekabül eder. Özdeşlik prensibi gibi dünyanın vizüel tecrübesine dayanır. Sonuç olarak vizüel olan diyalektik olamaz. Ancak, yalnızca dile dayalı düşünce, gerçekliğin, zamanda lokalize oldukları için mümkün çelişkili boyutlarını dikkate alarak diyalektik olabilir. Görmenin kavrayamayacağı gerçeklikler perspektifine kapı aralar.

Ali Miharbi_Labirent_Maze_2013

Vizüel olanın anlamsızlığı, temsil ettiği şey’in kendine yeterli olduğu kanısıyla tamamen çelişir. Evet gerçektir, anlamsızdır. O’na anlamın atfedilmesi gerekmektedir. Başka bir deyişle, dil vasıtasıyla yorumlanmalı, konuşma eylemiyle zamanda lokalize olmalıdır.

Vizüel olan imaj, kendi içinde derin bir çelişki taşır. İmajlar, görseller, gördüğüm şey, her ne ise belirsiz değildir, tutarlı, güvenilir ve sınırlar dâhilindedir. İmajlar, onlar tüm bu tutarlılığa rağmen “anlamsızdırlar”. Onları anlamlandırmak bireyin dil’le yorumlama eylemiyle mümkündür. Metin beyan eder, imaj ise olguyu gösterir ve kendini yorumlanmak üzere sabitler. Sanat yeni bir dil üzerinden yeni bir sanata transfer olur. İmaj her şey olur, hikâye/yazın sadece bir şey, zamansal olan hiçbir şey olur, uzaysal olan her şey.

 

Sanattaki bu dönüşümde, ona bu yoldaki en büyük desteği tabi ki teknik ya da teknoloji sağlar. Mekanik ile görselin birlikte gelişimi elbette ki metnin ve zaman/aidiyet olgusunun üzerine karabulut misali çökmüştür. Teknolojik/mekanik gelişme sonsuz boşluğa ihtiyaç duyar ve onu sonuna kadar sömürür.

 

Birandalık ve tecrübe, özellikle de bir sanat yapıtının algılanması ve anlamlandırılması durumunda ne gibi bir işleve sahiptir?

 

Birandalık resim ve heykelde amaç olarak genel kabul görür. Fizyolojik açıdan resmin sinir sistemi üzerinden beynin ilgili birimine ilerlediği farz edilir. Bu, sanat yapıtının bizatihi kendisinin birandalık duyuma indirgenmesi değil midir? Geçmiş yok gelecek yok, anı ve hatıralar yok her şeyden öte tarih yok… Sadece birandalık var.

Ali Miharbi_Duvarı  gıdıklayan makina_Kuş tüyü, mekanik kol, elektoronik devre_2013

Sanatta birandalık zaman olgusu üzerinden bireyin varoluşunun bir reddi değil midir?

 

Teknolojik/mekanik olan ile bir bireyin, zaman düzlemlerinin birbirinden farklı işlediğini, en basit örneğiyle internet ile zaman ve birey ile zaman karşılaştırmasından anlayabilmekteyiz. Zamanı tecrübe etmedeki bu farklılık, sanat ve teknoloji arasındaki karşıtlığın kanıtıdır aynı zamanda. Sanat, insanlar arasındaki ilişki bulunduğu sürece kendini gerçek anlamda var eder. Bu nedenle sanatta birandalık bir yanılgıdan ibarettir. Sanatın, bir sanat yapıtının varlığı ise bireylerin ilişkisi dolayısıyla dil ile nakledildiği sürece vardır.

 

Dil, ideolojileri barındırır, onları taşır, anlamın ifade edilmesinde en temel aracı oluşturur. Aynı zamanda ruh’un kendini ifade etmedeki vazgeçilmez unsurudur. Uzay ya da spesifik olarak uzamın, sanatçıların sanat yapıtları mevzubahis olduğunda ne denli bir dönüşüm geçirdiğini ve burada dil’in işitsel ve zamansal olan, dolayısıyla bireye dair olanla arasında ne denli bir savaş/ilişki olduğundan bahsettim. Genel algının aksine, ideolojinin kendi başına bağımsız bir olgu olamayacağı, bireyin geçmiş ile gelecek arasında hangi noktada var olursa olsun, sanat yapıtı da dâhil olmak üzere, onu, anlamlandırmanın ancak yorum ile mümkün olabileceği bir sonuç olarak kaşımızda durmaktadır.

 

Bu durumda ruh mekanik anlamda nasıl işler?

 

Bu soruyu sanırım uzayla ya da spesifik olarak uzamla, ideolojinin imtihanının “mekanik” anlamda çözümlenmesinde, vizüel olandan başlayarak adım adım ilerlerken yanıtladık. Ancak bir de görsel ve mekanik olarak Ali Miharbi’nin Pilot Galeri’de sergilenen sanat yapıtları üzerinden ilerleyelim. Yeni medya sanatına atıfla “Savaşsız Satranç” isimli yapıtta, kontekstten bağımsız kendi başına, uzamdan uzaya açılan bir biçim olarak dil ile birandalık illüzyonunun peşine takmaktadır izleyiciyi. Dijital bir satranç tahtasında, oyun taşları ileri geri hareket ederek vazifelerini yerine getirmektedir. Bu anlamda çalışma görsel yönüyle etkilidir. Yapıtın ismi ile birlikte izleyici için farklı bir deneyimin kapısı açılır. Zamana açılan sözel dil zihinde bağlantılarını kurar ve kendini söze döker. Tıpkı benim burada yapıtı sözcüklere dökmem gibi… Oyun kavramı daima kazanan ve kaybeden üzerine kurgulanan bir eylemler dizgesidir. Miharbi’nin burada vurguladığı şey ise oyun ile savaş, galibiyet ile savaşı kazanma arasındaki genel geçer ya da genel kabul gören oluş algılarını standart bir düzleme taşımanın mümkün olabileceği üzerinedir. Bu standart, tüm evren için geçerli olabileceği anlamını taşır. Feyerabend değil midir ki “her şey mümkündür” diyen. Miharbi bu yapıtta yıkıcı gücün en büyüğünü içinde barındıran savaş olgusunu ideolojik bağlamda izleyici ile birlikte bir temenni metninin içine oturtmamakta mıdır?

Ali Miharbi_Bir haber ajansının rüyası_2013

İzleyici burada tabii ki estetik temsilin, estetik yönünü es geçmeyecektir. “Labirent” isimli yapıtta sanatçı bu yönü es geçmezken tarihsel referanslara atıfta bulunur, politika üzerinden sınır olgusunu irdeler. Sınırlar bize ne söyler? Onlar politik pratikte, ayrışmayı, ayrışmanın yarattığı acıyı, dışlanmayı, yalnızlığı, korkuyu dahası geri kalan tarafından görünmez kılınmayı söyler. Keşmir, Kuveyt-Irak bariyerleri, Filistin duvarı vb… Tüm bu duvarlar zaman içinde lokalizasyonun uzamdaki fiziksel örnekleridir. İzleyici, yapıta baktıkça gördüğü şey’in ne anlama geldiğini yorumlamaya başlar. Sınır, duvar vs. çoklu perspektifte güvenlik, korunma, huzur manalarına da gelmemekte midir?

İzleyicinin gördüğü estetik temsil “Labirent”, niçin bireyin ruh’unu rahatsız etmekte, onu huzursuz kılmaktadır? Çünkü Miharbi’nin de sanat pratiklerinde bir üst dil olarak seçtiği kendi lisanı burada devreye girmektedir.

 

Sanatçının kendi dili, izleyicinin kimi zaman temsil ile empatik bir sürece girmesini ve bir takım duyguların hissedilmesini de kapsar. Bu yapıtlardan biri olan “Duvarı Kırbaçlayan Makine” mekaniğin birey ile olan gerilimli ilişkisine yerinde bir örnektir. Sanatçının tasarlamış olduğu mekanizma, görkemli bir şekilde galeri mekânının köşesine konumlanmıştır. Onu ilginç kılan, mekanizmanın ucuna monte edilmiş olan uzun kırbaç uzantısıdır. Kırbaç, köşe duvarlardan her birine, hızla öyle bir vurmaktadır ki, hem çıkardığı ses hem de duvar üzerinde bıraktığı izler izleyiciyi aynı hızla sersemletmektedir. Empatik süreç işte tam da bu deneyimin sonunda gerçekleşmektedir. Estetik temsil oradadır, sanatçı ise kendi lisanını bu empatik süreçte devreye sokmakta eş zamanlı olarak acı ile korku hislerini izleyicinin ruhuna kazımaktadır.

 

Zamansız, geleceksiz, orada duran bir şey olarak mı algılamalıyım “Bir Haber Ajansının Rüyası”nı yoksa aksine zaman içinde lokalize, dil ile diyalektik sürecimi başlatmalıyım? Estetik temsil galerinin duvarında estetiği ile izleyiciyi kendine çekmektedir. Diyalektik süreç ise ideolojinin aracı olan sözcükler ile başlamaktadır. Anadolu Ajansının haber arşivinde dile getirilmiş olan sözcüklerin analiz sonucunda belirlenip peşi sıra gelme olasılıklarının grafiksel bir dökümünün tasarımından meydana gelen yapıt, çoklu perspektiften yorumlanmak üzere kendini hazırda tutmaktadır. Sözcüklerden oluşan yapıt ironik bir şekilde, yalnızca yapıt olarak konumlanmamakta, aynı zamanda bir haber ajansının kendi ürettiği ideolojilerin birer şifresi niteliğindeki sözcük dağarcıkları olarak konumlanmaktadır. Burada dikkate değer olan şey olasılıkların tek bir kaynaktan üretilmesi ve politik referansların söylemlerini oluşturmasıdır.

 

Uzamla ideolojinin imtihanı; vizüel olan, uzaysal ve uzamsal olan, zamansal ya da zamansız olan ve işitsel olan üzerinden hâlen devam etmektedir. Modern zamanların hangi an’lıklarında olursa olalım gözden kaçırılmayacak kadar önemli olan şey, bireyin ruhsal bütünlüğünün muhafaza edilmesi, bölünüp parçalanmamasıdır. Ali Miharbi’nin sanat yapıtları üzerinden mekanik ile ruh arasındaki kopukluğun ancak işitsel olarak ses ya da dil ile giderilebileceğini dile getirdim. Kierkegaard’ın da dediği gibi, dil ve işitme varlığın merkezindedir. Her şey kulağa götürür, gramatik kurallar kulağa götürür. Jean-Philippe Rameau’nun yazılmamış sayfa kenarı, felsefe sisteminin yaptığı gibi kulağa götürür…

Share Button

Yorumlara kapalıdır