Atılım Şahan: Coen Sinemasından Varoluşçuluğa Uzanan Yol: Küçük Adamlar ve Büyük Lebowski

Share Button

the-big-lebowski-15182-1920x1200

Coen biraderlerin filmleri –özellikle atmosfer kurma açısından- belki de Hollywood’un en ayrıksı ve özgün rejisini temsil eder. Ekonomi profesörü bir baba ile sanat tarihçisi bir annenin yetiştirdiği bu iki kardeşten sinema eğitimi almış olanı Joel’dir. Küçük kardeş Ethan’ın ihtisası ise mantık ve dil felsefesi üzerinedir. Ki zaten Coen’lerin sinema dilindeki orijinalitede ve psikiyatri ders kitaplarından fırlamış gibi duran “su generis” karakterler oluşturmada, kardeşlerden senarist olan Ethan’ın felsefe bölümü mezunu olmasının etkisi yoğun şekilde hissedilir. Fargo, Barton Fink, Orada Olmayan Adam (The Man Who Wasn’t There), İhtiyarlara Yer Yok (No Country For Old Men) gibi artık çağdaş klasikler arasında sayılan eserleri dramadan kara filme uzanan -birbirine yakın ama farklı türlerden- bir yelpazenin renklerini oluştursa da; özünde Coen sineması, neredeyse tüm filmlerinde istisnasız gözlenen ortak bir tema etrafında dönüp durur.

 

İnsanoğlunun hilkatinden (yaradılışından) getirdiği varoluşsal üç temel anksiyetesi vardır. Ölüm, anlamsızlık, yalnızlık. Özellikle Jean Paul Satre ve Albert Camus gibi filozofların fazlaca –belki gereğinden de fazla- önem atfettikleri bu nevden varoluşsal kaygıları, çoğu zaman bilinç düzeyinde farkında olmasak da hayatımız boyunca yan bilincimizde taşırız. Ve hepimiz kendi mizacımızın sığasınca bir çözüm ararız. Aşk, sanat, dostluk, davaya adanmışlık, genetik kodların alt nesillere aktarımı (yani çoluk çocuğa karışmak), şöhret tutkusu gibi iptidai birçok yönelim hayatın genel seyri içinde insanı bahse konu olan varoluşsal kaygıların pençesine düşmekten korusa da sosyolojik açıdan insanoğlunun Camus’nun tabiriyle bu üç “metafiziksel rezaletten” korunmak için başvurduğu en kapsayıcı ve yaygın bütünlüklü yapı organize olmuş dinlerin sağladığı manevi komformizmdir. Coen filmlerinin bu bağlamda kritiğine heves etmek aslında egzistansiyalist felsefesinin temel argümanlarına ve insanoğlunun kutsallarla zehirlenmiş kolektif dimağının yeryüzünde kalıcı olmak üzere verdiği gülünç tinsel mücadeleye üst perdeden bir bakış atmak gibi olacaktır.

 

Coen’lerin ihtimal o ki en bilinen, harikulade yapıtları Büyük Lebowski (The Big Lebowski) bir yandan ölüm, anlamsızlık ve yalnızlık mefhumlarıyla alabildiğine dalgasını geçerken bir yandan da medeniyetimizin üzerine inşa edildiği toplumsal norm(al) ve birlikte yaşama kültürünün derinlerdeki kofluğa dair tatlı dilli bir eleştiri sunar. Joel Cohen’in sinema dehasının kara filmde (film noir) olduğu kadar kara mizahta da ne derece yetkin olduğunu gösteren iki filminden biri olan Büyük Lebowski (diğeri Nerdesin Birader? – O Brother, Where Art Thou?), -kardeşlerin filmografisinde olduğu kadar- genel olarak komedi janrı içinde de özel bir yere sahiptir. Filmdeki mizahı besleyen ana damar baş kahramanın (dude-ahbap) başına gelen karışık olaylar zincirinden ibaret değildir. Hatta aksine hikâyenin muazzam mizahi yapısı ahbabın başına gelenlerden çok, başına gelenler karşısında takındığı tavırda gizlidir. Film boyunca kendilerini toplumsal statüler içinde şu ya da bu şekilde tanımlayan insanlardan müteşekkil bir seyir oluşur perdede. Dünya gayet ciddi bir yerdir ve insanoğlu dediğimiz memeli alt türünün kurduğu uygarlık kubbesi, tek tek her bireye –ziyadesiyle önemli olduklarını düşündükleri- roller vermektedir. Lebowski yani ahbap diye çağrılagelen karakter ise her daim sosyal normlardan örülü bu yapay dünyadan münezzeh (uzak) bir halet-i ruhiye içindedir. Önemli biri olduğunu düşünmemektedir; olmaya da çalışmaz. Açılışta karakteri bize tanıtan anlatıcı da bunun altını çizmek üzere şöyle der: “Bir adam vardır. Buna kahraman demeyeceğim. Zaten kahraman nedir ki?”

 

Ahbap ile tezat oluşturacak şekilde adaşı diğer Lebowski kendini zengin ve güçlü bir adam olarak görmektedir. Ama sonra ortaya dökülür ki servetinin kaynağı karısından gelmektedir. Kızının verdiği harçlıkla geçinen, vakıf parasından başka parayı yönetmesine izin verilmeyen kudretsiz bir adamdır. Bowling ortağı ve yakın arkadaşı Walter, ikide bir Şabat gününden, Yahudiliğin gereklerinden bahsedip durur. Ama sonradan anlaşılır ki Polonya asıllı bir Katolik iken 5 yıl önce boşandığı karısı nedeniyle Musevi dinini seçmiştir. (Bu dinin sadece anne nesebiyle alt nesillere taşındığını, sonradan iştirak edilemediğini düşünürsek) teknik olarak Musevi bile değildir. Ahbabı tutuklayan şerif “benim kasabamda yabancıları sevmeyiz dostum” kabilinden, kara film örneklerindeki kanun adamlarına taş çıkartan bir tirat söyler. Tavırlarından anlaşılır ki küçük bir kanun adamı olmasına rağmen kendine büyük işler başaran bir statü atfetmek eğilimindedir. Ve tutuklulara kelimenin tam anlamıyla tiyatro kesme peşindedir. Filmin finalinde ne denli kof oldukları anlaşılacak nihilist çete gözü kara psikopatlar gibi görünmek derdindedir. Ortada peşinden koştukları milyon dolarlık çantanın aslında hiç var olmadığı anlaşıldığında ise 40 dolara fit olmaya çalışırlar. Jesus karakteri havalı biri gibi görünmek ister; bu yüzden yerli yersiz böbürlenir. Lakin abartılı davranışlarıyla havalı bir adamın ancak karikatürü kadar “cool” olabilir. Bilge biri edasıyla açılış sahnesini kotaran Teksaslı anlatıcı sıklıkla ne diyeceğini unutur, lafı uzattıkça uzatır ve sonuçta bir yere bağlayamaz.

 

Öykünün temel direği her gün defaatle (defalarca) rast geldiğimiz önemli görünmeye çalışan küçük adamların parodisidir aslında. Belki de o yüzden kahraman sözcüğünden itinayla uzak dursa da filmin tek gerçek kahramanı ahbaptır. Hatta insanın bu kendiyle barışık, , Mevlananın “ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” sözünü kendine düstur edinmiş, kahraman olmayan kahramanı naif mi naif bir portre olarak tasvir edesi gelir.

 

Ahbap ne Walterın Vietnam saçmalıklarına, ne milyoner Lebowskinin önemli adam pozlarına, ne de pornografi kralı Treehornun iş adamı ağzıyla yatırımdan, finanstan ahkâm kesmesine tepki vermez. Şerifin tehditlerini bile gayet ciddi bir ciddiyetsizlik içinde dinler. Kendini dansçı sanan ev sahibinin pespaye gösterisine bile aynı kayıtsızlıkla icabet eder. Sanki gizliden gizliye, “son derece düzenli görünen toplumdaki baş aşağı gidişatın farkındadır.” Ama bir yandan da toplumun dokusundaki bu irrasyonel gidişat açıkça umurunda değildir.

 

İşsiz, tembel, vurdumduymaz, sorumsuz, sabah akşam kokteyl (beyaz rus) ve marihuana içen bir adam olmasına rağmen, diğer tüm yapaylıklar içinde gözümüze en normal ve makul görünen de yine ahbap karakteri olur. Ve bize Krişhnamurtinin şu sözlerini hatırlatır: “Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak bir sağlık ölçütü değildir.”

Share Button

Yorumlara kapalıdır