Şeref Akşit: Orhan Pamuk, Kara Kitap ve Yazının Yanılsa(t)ması

Share Button

orhan-pamuk-kara-kitap

Edebi bir metne yani öykü ya da bir romana kendinizi kaptırdığınızda yazarın yarattığı yanılsama, size olmayan bir şeyin olmuş olabileceğini düşündürür ve hatta size bu yanılsamayı yaşatabilir. Kahramanla özdeşlik kurduğunuzda ise kendinizi hiç yaşamayacağınız bir macerada ya da tam tersi, dinginlikte de bulabilirsiniz.  Hiç yaşamadığınız bir gerçekliği o an yaşıyormuş gibi heyecanlanır, şapkadan tavşan çıkıyormuş ya da bir kadını testereyle ortadan ikiye kesiyorlarmış gibi duygular yaşayabilir ya da hayal gücünüzün kaydettiği fantezilere hiç benzemeyen, yazarın hayal gücüyle sıra dışı cinsel uyarılmalar yaşayabilirsiniz.

 

Orhan Pamuk’un Epigraflar kurarak,  değillemenin değillemesi olarak, ilginç bir başarıya imza attığı, zengin alt metinler, üst gerçeklikler kurarak, klasik anlatı yapısını alaşağı ederek kendini hikâyeler, olaylar evreninde değil, yazıların ve yazarın olaylaştığı bir evrende var eden bir roman; Kara Kitap. Yazar, her bölüm başında epigraflardan yararlanarak alt metinler, üst gerçeklikler dışında bir de çeşitli yazarlardan alınan epigraflarla romanı kurgular ve 1.epigrafla başlayan bir karşı savla yeni bir illüzyon yaratır. Diğer yandan hayatla-roman arasında üst gerçeklikle bağ kurarak, gerçek hayatta doğacak kızının ismini vermesi ya da kızına o hayatındaki tek kadınının ismini vermesi yazıyla hayatın arasında ikinci bir bağ kurar. Yazının illüzyonu hayatınkiyle karşı karşıyadır ve her anlamda ondan daha üstün gelir. Romanın ‘yaşayan’ tek karakteri Galip, kaybolan kuzeni, aşkı, eşi Rüya’nın peşinde uykuyla uyanıklık arasında rüya-gerçek, yazılar ve anlatılar arasında, sıcak su dökülen buz kütlesi gibi eriyip gider.

 

Romanda kullanılan epigraflardan bazıları:

1“Epigraf kullanmayın çünkü yazının içindeki esrarı öldürür.” Adli

2 “Böyle ölecekse öldür o zaman sen de esrarı, esrar satan yalancı peygamberi öldür!” Bahti

3“Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, yazı hariç.” İbn Zerhani

4“Rüyalarımız bir ikinci hayattır.” Gerald de Nerval

5“Binlerce, binlerce sır bilinecek o gizli yüz gösterince kendini.” Attar

 

Galip, Rüya’nın onun birlikte kayıp/yok olduğunu tahmin ettiği köşe yazarı ağabeyi Celal’in izini sürerken, yanılsamalar bir türlü peşini bırakmaz hatta tam tersi de söylenebilir; ona önderlik ederler: “Galip de (vitrindeki)mankenlerle birlikte apartmanın en üst katına uzun uzun baktı. Kendini tıpkı o mankenler gibi başka ülkelerde düşlenmiş hayallerin ve hiç okumadığı ama Rüya’dan dinlediği çeviri polisiye romanların külyutmaz kahramanlarının bir taklidi gibi hissettiği zaman Celal ile Rüya’nın orada, mankenlerin bakışlarıyla işaret ettikleri en üst katta olabilecekleri düşüncesi Galip’e mantıklı gözüktü.”

 

Galip, Rüya’dan bir haber almayı umarak, birlikte kardeş gibi büyüdüğü kuzeni ve Rüya’nın ağabeyi Celal’in evine girip yazılarına ve ona yazılan yazılara o kadar dalar ve kendini içinden çıkamaz bir durumda bulur ki, kendisini Celal sanmaya başlar: ‘Daha o sıralar kendimi Celal olduğuma bütünüyle inandıramamıştım!”diye düşünecekti, Celal’in bütün geçmişin aydınlatan, eski yazılar, defterler ve gazete kesikleri arasındayken.’ Her şeyin bir ipucu olabileceği ihtimaliyle başladığı yolculukta kendini kimliksiz biri, bir gölge olarak bulan Galip, Celal’in telefonlarına çıkıp fanatik ve sapkın okuyuculardan vs. gelen diğer telefonlara Celal’miş gibi, o nasıl cevap verecekse o şekilde cevap verir, önce arayana ve sonra da kendine inandırıcı gelecek kadar konuştuktan sonra köşe yazarlığının ne kadar zor bir şey olduğunu ve olayların ne kadar tehlikeli boyutlara varacağını öğrenir ve yaşar, onların başına kötü bir şeyler gelmiş olabileceğini korkuyla düşünür…

 

‘Galip, uykunun en güzel yanının insanın olduğu kişiyle bir gün yerine geçebileceğine inanmak istediği kişi arasındaki göz yaşartıcı uzaklığın unutulması kadar, duyduklarıyla hiç duymadıklarını, gördükleriyle hiç görmediklerini ve bildikleriyle hiç bilmediklerini huzurla birbirine karıştırabilmesi olduğunu bir kere daha anladı.’

 

Galip, “Yaşadığımız hayatın bir başkasının düşü olduğunu kanıtlamanın hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini biliyordum artık.”

 

‘Modern illüzyonist, istediği kadar seyircisine yaptığı işin bir hilesi olduğunu söylesin, onu heyecanla izleyen seyirci, bir an olsun, bir hileyle değil, bir büyüyle karşılaştığını sanabildiği için mutlu oluyordu. Birçok genç, hayatlarının bir döneminde işittikleri bir sözün, bir hikayenin, birlikte okudukları bir kitabın etkisiyle aşık oluyorlar, aynı heyecanla sevgilileriyle evleniyorlar ve hayatlarının geri kalanını da aşklarının arkasında yatan bu yanılsamayı hiçbir zaman anlamadan, mutlulukla yaşıyorlardı… Saim, kapının altından atılmış günlük gazeteleri okurken, yazıların, bütün yazıların hayattan değil, sırf yazı oldukları için, en sonunda birer düşten söz açtıklarını bilmenin de hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini söyledi.”

 

Galip, telefondaki emekli albaya Celal’miş edasıyla, yaşlı bir yazardan dinlediğini söylediği bir öyküyü anlatmaya başlar: … “olaysız geçen hayatında tek sarsıntı, Marcel Proust’un geçmiş zamanın peşine düştüğü o okumakla bitmeyecek kitabını ömrünün sonuna doğru okumaya başlamasıymış…heyecanını bile paylaşacak kimseye rastlamamış… hikâyeleri, sahneleri bir bir kendine anlatmaya başlamış, “Zaten şimdi burada değilim ben! Şimdi ben evimde yatak odamdayım ve içerdeki odada uyuyan ya da uyanmakta olan Albertine’imin ne yaptığını düşlüyorum…” tıpkı Proust’un romanındaki anlatıcının yaptığı gibi, evde kendisini bekleyen genç ve güzel bir kadın olduğunu, bir zamanlar tanışmayı bile mutluluk sayacağı Albertine adlı bir kadının kendisini beklediğini ve beklerken de Albertine’in neler yaptığını hayal ediyormuş.’ Bütün o yazarlar, çevirmenler de Proust okumadıkları, Albertine’i tanımadıkları ihtiyar gazetecinin Proust’u okuduğunu bilmedikleri, onun Proust ve Albertine’in bizzat kendisi olduğunu anlamadıkları için bu kadar kötü ve anlayışsızdırlar… tuhaf bir Batı romanının kahramanına aşık olan ve kendisini hem yazarı hem kahramanı sanan İstanbullu, yalnız ve acıklı bir ihtiyar olarak…”

 

‘Galip, telefonda, anlatılanları huzursuzluk duymadan dinliyordu.. “Böylece hayatımın ilk yarısını bir başkası olmak istediğim için kendim olamadan, ikinci yarısını da kendim olamadığım yıllar için pişman olduğum için bir başkası olarak geçirecektim.”

 

“Evet, bir zamanlar, hayatının en önemli sorununun insanın kendisi olabilmesi ya da olmaması olduğunu keşfetmiş bir şehzade yaşamıştı, ama Galip hikâyenin renklerini gözünün önünde canlandırmaya başlayınca önce bir başka kişiye, sonra uyuyakalan bir kişiye dönüştüğünü hissederek uyudu.’

 

Yaşadığı yanılsamanın Galip’e yeterli olmadığı gibi, bir de Celal edasıyla cevapladığı telefonlardan, “Seni öldüreceğim. Senin yüzünden hiçbir zaman kendim olamadım.” “Hiçbir zaman kendisi olamaz insan.” “Çok yazmıştın bunu ama benim gibi hissedemezsin sen bunu… “Esrar” dediğin şey, bunu anlamadan anlamandı (burada bir baskı hatası var sanırım “anlatman” olmalı) anlamadan bu gerçeği yazman, çünkü insan bu gerçeği kendi olmadan keşfedemez. Keşfederse de kendisi olamamış demektir. İkisi aynı anda doğru olamaz, paradoksu keşfedebiliyor musun?” “Ben hem kendimim hem de bir başkası.” dedi Galip…’ telefondaki: ‘ “Yenikler ve ezikler ülkesinde var olmak, bir başkası olmaktır. Bir başkasıyım, o halde varım! Peki yerinde olmak için can attığım bir başkası da sakın bir başkası olmasın? Aldatıldığım, kandırıldığım dediğim şey budur”… “Kendin olduğundan o kadar emin misin sen? Eminsen kendin olduğuna emin olduğun o kişinin kim olduğundan emin misin?”

Bu şekilde sürüp giden gölgelerin gölgesi, paradoksların paradoksu, aynaların aynası. Galip ve Celal, Celal ön yüzde, Galip arka yüzde olmak üzere birer aynadırlar. Ayna metafor olarak kullanılmaz, bu karakterler artık aynanın metaforu olmuşlardır. Bu paradoks ve yanılsama amiyane tabirle “sonsuza” ya da daha nesnel bir ifadeyle; bizim göremeyeceğimiz, algılayamayacağımız yere/yerlere kadar gider.

 

Kadın karakterinin adı, romanın başlangıcından itibaren kayıp, hiç konuştuğuna şahit olmadığımız bir soyutlamayla bir düşten, bir yanılsamadan çıkmışçasına; “Rüya”, bir köşe yazarı olduğunu bildiğimiz ve zaman zaman karşıt görüşte olan okurlarını tahrik etmekten keyif alan,  bazen ölüm tehditleri alan ancak roman boyunca mişli geçmişle zamanla konuşan ya da vaktinde konuşmuş olan ağabeyi Celal ve roman boyunca onları ararken kendi gerçeklerini yitiren, yenilerini ve başka yanılsamaları bulan/yaratan onları yeniden eviren, karıştıran, dönüştüren Galip ve yine roman boyunca sürekli bir yanılsama zorunluluğu/gereğinden midir? Hayat karşısında sürekli onun mağlup oluşu süregelir. Rüya’nın evden kaçtığı mı kaçırıldığı mı? kayıp/ yok oluşunun Galip’e yeni yanılsamalar mı yarattığı yoksa asıl Rüya diye bir kuzeni, aşkı ve karısının, onun ağabeyi gazeteci kuzeni, köşe yazarı Celal’in aslında hiç olmadığı, belki aslında kendisinin de olmadığı, kendi sandığı kişinin de başka birinin taklidi olduğu ve o kişinin de bir başka kişi… sanrısal, kronikleşen düş gezilerinin, belki bir tür uyurgezerliğin ona oynadığı bir oyunun bozuk plak gibi tekrardan başa sarması mı yaşanmaktadır? Hikayelerin hikayelerinin hikayelerinin..sonunda, Celal’i öldürmek isteyen birinin yan yana yürüdükleri için, Rüya’yı da kaza kurşunlarıyla öldürdüğünü öğreniriz. Ama bu bize en fazla, asidi kaçmış kolayı içme tatmini sağlar, çünkü önemli olan şey; hikâyenin, akışın, birbirini takip eden heyecanlı kovalamacanın bizi sürüklediği yer değil, yazının kendisi olmuştur bile.

 

Inception filmindeki gibi, rüyanın içindeki rüyanın içindeki rüya… hikâyenin içindeki hikayenin içindeki hikaye… yada Vanilla Sky filmindeki gibi; yaratılan rüyasının içindeki adamın, içindeki adamın içindeki adamın içindeki… Filmlerden ve yanılsamalardan konu açılmış ve kapanmak üzereyken, illüzyonist filminde; sihirbaz sanatçısının en büyük rakibini o müthiş hareketiyle geçen, akıl almaz bir büyüyle bir anda şaşkınlık uyandıran numarası küçük bir yanılsamadır. İşin özü çok basittir; aynı zamanda iki yerde olamayan adam, ikiz kardeşiyle sürekli yer değiştirmektedir. İnanılmaz olan şey; filmde gördüğümüz gerçekliğin yani imajların, imgelerin, yani görsel anlatının kendisidir ve insanları her seferinde bir an olsun bu yanılsamaya inandırmanın başarısıdır. Edebiyatta ise, gördüğümüz şey yazının kendisi olduğundan, okuduklarımızın yanılsa(T)ma başarısıdır.

Share Button

Yorumlara kapalıdır