Doç.Dr.Ulaş Başar Gezgin: Öyleyse, Tümden Eğiğiz Ama Ezik Değil… (*)

Share Button

gundogun_tablosu_oyku_icin

Ulaş Başar Gezgin, ulasbasar@gmail.com , 3 Nisan 2013
Tüm Yapıtları: http://www.slideshare.net/dr_gezgin/gezgin-kaynaka-1-nisan-2013-stanbul
(*) Gündoğ Yücesan’ın bir tablosundan esinlenerek

Gün ağarıyor. Bir önceki günün bir eşi mi bu? Yoksa beyaz bir sayfa mı? Kızıllaşan gök, söylemiyor bunu bize ve orman sakinlerinin dilini anlayamıyoruz biz. Belki de yangındır, bu göğü kızıllayan. Güneşin yangın olarak indiği zamanlar da vardır dünyaya… Öyleyse?..

Bitki örtüsünü üzerine örtüp de yatanlar uyanıyor ve onlar uyanırken, devralıyorlar nöbeti gece-yaşarlardan. Boşa bırakmaya gelmez değil mi doğayı? Hızarlarıyla gelebilir o hesçiler, iş makineleriyle, kolluk kuvvetleriyle, janjanlı reklamları ve takım elbiseli kârdan adamlıklarıyla…

Biz biliriz onları. Portakal gazı sıkmalarından tanırız Vietnam ormanlarına… İnsanlar, üstlerini örtemesinler istediler. Böyle buyurdu finansal-endüstriyel-askeri ittifak. Çok dertliydi onlar, bir AVM daha dikemedikleri için; bir rezidansın avlusu yapamadıkları için bu ormanı. Biz varız çünkü burada. Bizim sesimiz var, bizim kokumuz, bizim gözlerimiz var bu ormanda.

Dimdik duramadık hiçbirimiz, kabul. Dik durmak, sokak ağaçlarına mahsustur; cadde ağaçlarına mahsus, bahçe ağaçlarına mahsus. Çünkü onları dikerler ve her biri, aynı olsun isterler birbiri ile. Böylece, sanat, güzellik, yeşillik vb. gelecekmiş şehre ya da bahçeye (kimisi için, bu ikisi fark etmiyor sonuçta: Şehri, bahçesi gibi kullanan, bir orasına bir burasına çirkin griler giydirenleri kastediyoruz elbette). Bunların yeşillikten anladığı, hormonlu hıyarla salata yapmak. Her biri birbirine benzeyen, bir kişiliği bile olmayan ağaçlar bunlar. Hepsi dimdik ama, uzaktan bakılınca. Tersine, biz, burada, dimdik ağaçlar değiliz. Kendi kendimize geliştik; kendi kendimizi geliştirdik. Eğikliklerimizi de, eğilimlerimizi de kendimiz belirledik. Don yediğimiz oldu, susuz kaldığımız da. Başımızın çaresine baktık hep. Kabuklarımızda, soğuk ve sıcak günlerin çetelesi tutulur. Üstümüzde ise, beyaz örtüsü olur likenlerin, bulamazsınız işte bunu şehirlerde. Kişiliği olan ağaç, eğik olur ve beyaz örtülü.

Biz, ayrıca, diğer ormanlara uzatırız başımızı da; onun için, bir o yana bir bu yana eğiliriz ve bizimle eğilir hafif hafif tüm bitki örtüsü. Mezarları kapatmak için eğildiğimiz de olur. Örneğin, o küçük çocuk, önce kedisini, birkaç gün sonra da köpeğini gömdü ucuma. Benden yaşlı olanlar, buraya bir gencin de gömülmüş olduğunu söylüyorlar. Bir savaş mı ne varmış, o sırada gömmüşler. Bakın kurşun delikleri var büyüklerimizin gövdelerinde. Oradan görürsünüz. Kurşunu çekip çıkarabilirsiniz ama asla geçmez içinizde açtığı yara.

Bataklığa dönüştüğümüz de olur; daha doğrusu, sizin bataklıklara dönüştüğünüz. İkiye ayrılır dünya, böyle anlarda: gökdelenlere çıkmışlar ve asansöre binememişler. Asansöre binemeyenler için bir bataklıktır kentleriniz. Onları hep aşağı çeker, daha aşağı, ‘milli örf ve adetleriniz”. Yerin dibine geçirip durursunuz onları, taaa ki, hakka yürür onlar, işte o zaman, “yerin altında daha iyisin” dersiniz onlara ve yeniyetmelere kapatırsınız bu kez asansör kapılarını. O asansörler ki sınıf atlatır, bir sınıftan bir sınıfa çıkarır… Bizde, bu ormanda, yoktur öyle birşey. Ancak, bataklık olur buralar da kimi zaman. Batırmak için tüm kötülükleri, adaletsizlikleri, yoklukları, umarsızlıkları. Oysa öyle çok ki bunlar, öyle ağırlar ki; yetmez bizim bataklık, onları taşımaya. Sinekleri göndeririz haberci olarak kentlere. “Kötülük çok, onları taşıyacak kadar yerimiz yok.” yazan şişeler takarız onların ayaklarına. Görmezler kentliler… Görmesinler canım…

Geçenlerde biri geldi buraya; başını bırakıp öyle gitti. “Zaten organizma gibi yaşıyoruz.” dedi, “doğ, yaşa, öl” ya da “ye, iç, s.ç, seviş, dövüş, üre”… “Kentlerde başa gerek yok, yalnız bedenin olsa yeter. Hepimiz kol emekçisi olduk artık.” dedi. Başı, burada, daha faydalı olurmuş. Bilemedik. Geçende biri daha geldi, biri daha, biri daha, biri daha… Bir sürü sahibi tarafından kesilip koparılmış başımız var artık küçük dağlar yaratabileceğimiz…

Gün ağarıyor. Bir önceki günün bir eşi mi bu? Yoksa beyaz bir sayfa mı? Kızıllaşan gök, söylemiyor bunu bize ve orman sakinlerinin dilini anlayamıyoruz biz. Belki de yangındır, bu göğü kızıllayan. Güneşin yangın olarak indiği zamanlar da vardır dünyaya… Öyleyse?..

Öyleyse, bütün başlar bizde… Öyleyse, tümden eğiğiz ama ezik değil… Öyleyse, beyaz örtülüyüz öyleyse… Öyleyse, bir araf mıyız, cennet miyiz, cehennem miyiz öyleyse? Kime göre, neye göre ve ne kadar süre…

Share Button
Doç.Dr.Ulaş Başar Gezgin

Hakkında Doç.Dr.Ulaş Başar Gezgin

1978 İstanbul doğumlu Gezgin, Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya’da 17 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda (doktora), Avustralya (ortak proje) ve Latin Amerika’da (gazetecilik) araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Araştırma ve öğretim konuları, iletişim, psikoloji, eğitim bilimleri, şehir plancılığı, Asya çalışmaları vb. gibi geniş alanları kapsamaktadır. Eğitimini Darüşşafaka, Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ ve yurtdışında tamamlayan Gezgin’in yayınlanmış 14 kitabı, internette yayınlanmış 16 elektronik kitabı, yayınlanmayı bekleyen 5 kitabı olmak üzere toplam 35 kitabı ve çok sayıda kitap bölümü, makalesi, gazete yazısı ve yazınsal çalışmaları bulunmaktadır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü, şarkı, deneme, yazınsal inceleme, öykü, film öyküsü, film çözümlemesi, masal ve roman türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri ve şarkıcıları Türkçe’ye kazandırmaktadır. Son dönem çalışmalarına yazın ve toplumbilim tartışmalarıyla yüklü güncelerini de katmıştır. Çalışmalarını Orta Vietnam kenti Hoi An’da, 1983’de babasının ölümünün ardından 2017’de yitirdiği annesinin anısı için oluşturduğu Edibe Gezgin Sanat Evi’nde sürdürmektedir. 1990’dan bu yana tüm yapıtlarının dökümü için bkz. Gezgin Kaynakça (1990- ) https://www.slideshare.net/dr_gezgin/gezgn-kaynaka

Yorumlara kapalıdır