Lütfiye Bozdağ: Su Perisinin Hikayesi

Share Button

nymphe_by_bugurundomiel-d41wu10

Ben Nymphe,

Milattan sonra ikinci yüzyılda bugün sizin İzmir olarak bildiğiniz ancak o zamanlar Roma İmparatorluğu sınırları içinde kalan bu topraklarda yaşıyordum. Ormanlarda kırlarda bayırlarda nehir kenarlarında dans ederek, şarkı söyleyerek mutlu bir hayat sürüyordum. Her sabah güneşin doğmasıyla doğanın güzelliğine uyanıyor, ormanda gezintiye çıkıyordum. Orman beni büyülüyor, çiçeklerin mis kokuları aklımı başımdan alıyordu. Rengârenk çiçeklerin güzel kokuları eşliğinde ağaçların arasında Pan’ın çaldığı eşsiz müzikler eşliğinde dans ediyordum. Yalın ayak yürüdüğüm suların içinde ayaklarım yere bir değiyor bir değmiyor, uçarcasına yürüyor ve kendimi çok mutlu hissediyordum. Sabah başladığım kır gezintilerine kendimi öyle kaptırıyordum ki hava karardığında zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyor ve yorgunluktan bitap düşüyordum; ama çok mutluydum.

Günlerden bir gün yine güneşli bir günde kırlarda gezinirken garip sesler duydum. Öncelikle anlam veremediğim karmakarışık bu sesler ben yaklaştıkça belirginleşmeye başladı. Oflamalar, iniltiler, ağlamalar her yeri sarmıştı. Etrafımdaki herkes sağlıksız ve mutsuz görünüyordu. Birden kafam karıştı. Ben neredeyim? Kim bunlar? Neler oluyor? diye sordum. Sonra kafamı toparladım ve bulunduğum yeri anlamaya çalıştım. Burası Bergama’ydı. Kırlardan, nehir kenarından fazla uzaklaşmış olmalıyım ki birden kendimi insanların arasında buldum. Yaşlı insanlar yürüyemez hâle gelmiş, kol ve bacak kemikleri eğrilmişti. Baston yardımıyla bile yürüyemiyorlardı. Küçük çocuklar annelerinin kucağında kaşınmaktan derileri kızarmış ve kan içinde kalmış ağlamaktan yorgun, acının şiddetinden bir şey yiyip içemez durumdaydılar. Her biri bir yerini tutuyor, artık bu ağrılara, acılara dayanamayacağını söylüyor benden yardım diliyorlardı.

nymph_by_almost_1

Ben ise dondum kaldım. Ne yapacağımı bilemedim. Boğazıma bir şey düğümlendi ve nefes alamaz hâle geldim ve hızla oradan uzaklaştım. Kafamı ellerimin içine aldım, düşünmeye başladım. Ben bu kadar mutluyken bu insanlar nasıl acı çeker ve mutsuz olur, buna dayanamam, bir şeyler yapmalıyım, dedim. Gece sabaha kadar düşündüm taşındım ve kararımı verdim.
Ertesi gün ilk iş olarak İmparator Hadrianus’un kapısına gittim. Önce beni kabul etmek istemedi. Ancak ben ısrarlıydım. Günlerce kapısında bekledim, nihayet kendimi kabul ettirmeyi başardım. Kendisinden her gün ağlaşan, acı çeken Bergama halkı için şifalı sularımı sunacağım ve onları iyileştireceğim bir hastane yapmasını istedim. Hadrianus tüm heybetiyle bana yukarıdan bakarak gürlercesine konuştu: Sen bu incecik, narin bedeninle bu kadar çok hasta insanı nasıl iyileştireceksin? Ben de ona; yüreğimdeki iyi niyet gücüyle, diye cevap verdim. Hem ben yalnız değilim ki sağlık tanrısı Asklepios var.

Hadrianus benim sözlerimden pek ikna olmadı ama hasta olan insanların öfkeleri ve üretim verimliliğinin düşmesi onun tahtını sarsmaya başlamıştı. Bazı endişeleri vardı, çaresiz kabul etti. Kısa zamanda inşaat başladı. Sağlık tanrısı Asklepios’a adanan bu merkez kutsal bir alan üzerine kısa zamanda inşa edildi. Hastalar buraya geldiklerinde önce bir ön muayeneden geçirilirdi. Yaptığımız tedavide buraya gelen insanlar her şeyden önce temizlenerek, iyileşme amacı ile tanrılara dua edip, adak adadıktan sonra, uykuya yatıp, uykularında gördükleri rüyanın yorumlanması ve telkin edilmesiyle iyileşiyorlardı. Burada bulunan “Kutsal Kuyu”nun yakınında uzun bir yeraltı tüneli vardı. Bu tünel, hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla yapıldı. Geniş ve yüksek olan bu tünelin her iki ucunda merdivenler, tepesinde içerisini aydınlatan bir dizi delik vardı. Bu tünele giren hastalara “İyileşeceksin, iyileşeceksin” diye sürekli telkin gönderiyor, hastalıklarını yenmeleri için iyi şeyler düşünmelerini, iyi enerjiyle dolmalarını sağlıyorduk. Böylece kapıdan girdikleri anda ölümden korunduklarını düşünen hastalar kendilerini daha iyi hissetmeye başlıyordu.

Nymphe_des_grottes_by_louly

Çok ağır hastalığı olan ve iyileşemeyecek durumda olan hastaları içeriye almıyorduk diğer hastaların morali bozulmasın, mekâna negatif enerji girmesin diye. Bazı hastalıkların tedavisinde hastanın kutsal alan sınırları içerisinde telkinle uyutulması önemli bir aşamaydı. Kutsal Kuyu’nun güneybatısında, uyku odalarına bir törenle geçilirdi. Hasta, uyku odasına girmeden önce yıkanıp temizlenir, beyaz giysiler giyer, başı zeytin dallarıyla süslenmiş bir koyunu Asklepios Tapınağı’nın önünde bulunan sunak masasında kurban ettikten sonra odaya girer, uyandığında ya iyileşmiş olurdu ya da iyileşememişse, rahiplere anlatacağı bir düş görmüş olurdu. Bu düşe göre rahipler, daha dünyevi tedavi yollarını onlara salık veriyorlardı. Hastaların rüyaları rahipler tarafından yorumlanırdı. Asklepion’da rahiplerle hekimler, hastaları tedavi etmek için el ele vermişlerdi.

Asklepion’a iki çeşme yaptırdım. Biri kayaya oyulmuş bir çeşmeydi. Bu çeşmede elini, yüzünü, kafasını yıkayan hastalar saçkırandan kurtuluyorlardı. Bu çeşmeden akan su buranın toprağıyla birleşince şifalı bir çamura dönüşüyor ve hastalar burada biriken çamurlarla çamur banyosu yapıyor ardından teknelerde yıkanıyor daha sonra da özel olarak yapılmış taraçada, vücutlarını, özellikle hasta olan bölgelerini güneşin iyileştirici ışınlarına bırakıyorlardı. İkincisi ise tiyatronun yakınında, üstü açık, mermer bir tekne ile donatılmış ve soğuk banyo önerilen hastalar tarafından kullanılıyordu.

Hastalar arasında ayırım yapmıyorduk. Hangi ırktan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun herkesi kabul ediyorduk. Giriş kapısından sonra yaklaşık bir kilometre olan ve yaya olarak yürünen, iki yanında sütunların dizili olduğu yolda bazı dükkânlar vardı. Uzaklardan gelen hastaların ve ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan bu çarşıda tanrılara sunulacak hediye ve adaklar da satılırdı. Bu adaklar hastaların iyileşen uzuvlarının sembolik bir göstergesi olan seramikten yapılmış küçük el, ayak, kulak biçiminde bazı heykelciklerdi. Bunlar, hastalar tarafından getirilen ve temsil ettikleri organın iyileşmesi için Asklepios’a sunulan adak nesneleriydi. İyileşen hastalar zaman zaman gelir Asklepios Tapınağı’nı ziyaret ederek maddȋ olanakları doğrultusunda yardım yaparlardı.

Kutsal alanın merkezinde Kutsal Kuyu yer almaktaydı. Bu kuyu bir pınar suyu ile besleniyordu bu yüzden hem suyu içiliyor hem de yıkanılıyordu. Kutsal Kuyu’daki bu yazın serin, kışın ılık olan su göz hastalıklarına, banyo yapıldığında göğüs hastalıklarına, astım ve ayak sorunlarına iyi geliyordu.

water_nymph_I_by_Mar1aHase

Hastalarımız sıkılmasın biraz da eğlensin diye tiyatro gösterileri yapıyorduk. Bu tiyatroda ne büyüleyici konserler verildi ve dillere destan bahar-yaz şenlikleri yapıldı. Hastalar iyileştikçe bizim yüzümüz gülüyor ve ünümüz uzak sınırları aşıyordu. Zamanla öyle iddialı hâle geldik ki kapımıza “Ölümün girmesi yasaktır.” yazan bir levha astık.
Adımız o kadar ünlendi ki çağın en önemli sağlık merkezlerinden biri olduk. Asklepios çok çalıştı. Kendisi çok iyi bir hekim olduğu gibi dönemin seçkin hekimlerini yetiştiren bir tıp okulu açtı ve dünyanın ilk psikiyatri hastanesini burada açtı. Asklepios’a inanarak, buraya şifa bulmaya gelen hastaların sayısı her geçen artıyordu. Hastanenin ünü Roma sınırlarını aşmış üç kıtaya yayılmıştı. Bergama dışındaki kentlerden başka ülkelerden çok sayıda insan geliyordu.

Yeraltından çıkan su Asklepios’un iyileştirme gücünü alan şifalı kutsal bir suya dönüşüyor, bu suda yıkanan insanlar, güneş ve çamur banyoları ile çeşitli bitkilerden yapılan ilaçların yanı sıra Pan’ın çaldığı müziklerle, düzenlediğimiz adak törenleri, tiyatro oyunları gibi pek çok tedavi yöntemiyle iyileşiyorlardı. Asklepion yalnızca bir sağlık kurumu değildi, sadece bir hastane veya tıp okulu olmaktan çok daha fazlasıydı. Aynı zamanda kamusal ve dinsel bir kutsal alandı. Herkese açıktı. Muayene, tedavi, rahatlama ve meditasyon mekânlarının yanında sosyalleşme alanlarıyla beraber kocaman bir şehir gibiydi.

Hastaların iyileştiğini görünce ben de eski neşeme kavuşmuştum. Ancak gel zaman git zaman imparatorluk zayıfladı. Derken saldırılar, istilalar, savaşlar başladı. Her taraftan saldırıya uğruyorduk, insanlar korkularından evlerinden çıkamıyordu. Bu güzelim hastane sessiz, sakin, terk edilmiş bir harabeye döndü ve unutuldu. Yüzyıllar geçti bu arada depremler, volkanik patlamalar, toprak kaymaları, seller, fırtınalar yaşandı. Günlerden bir gün birden gözlerim karardı ve kendimi ıssız bir karanlığın içinde buldum. Her tarafım ağrıyor, başımı kaldıramıyordum. Hareket etmek istiyor ama kıpırdayamıyordum. Taşların arasında sıkışmış kalmıştım. Çaresiz derin bir uykuya daldım. Zaman zaman şuurum açılıyor; ama ayaklanacak gücü bulamıyordum. Üstümde tonlarca ağırlık çoğu zaman nefes almama engel oluyordu. Bu karanlıktan ve üzerimdeki tonlarca yükten kurtulmak istedim. Ama sanki imkânsızdı, mümkün görünmüyordu. Nefesimin son gücüyle feryat figan ediyordum; ama beni duyan olmuyordu. Ben de çaresiz karanlıkta uyumaya devam ettim.

Ancak günlerden bir gün üstümde kıpırdanmalar hissettim sonra içeriye ince bir ışık süzüldü, daha fazla hava girdi, birden ciğerlerim açıldı, temiz ve taze oksijen başımı döndürdü ve o incecik ışık gözlerimi kamaştırdı. Sonra sımsıcak bir elin bana dokunduğunu hissettim. Ürperdim. Şaşkındım. Birden sesler duymaya başladım. Biri bağırıyordu; “Dikkatli olun, halatları iyi bağlayın, yavaş çekin!” Birden yukarıya doğru çekildiğimi fark ettim. Dört insan beni halatlarla bağlamış toprağın üstüne çıkarıyorlardı. Bana bir şey olmasın diye çırpınan genç bir adam vardı. Etrafında ondan daha da genç onlarca insan. Ben yukarıya doğru çıktıkça sevinçten bağırıyor, alkışlıyor, ıslık çalıyorlardı.
Niye bu kadar sevindiler? Kimdi bu insanlar? Benimle niçin bu kadar yakından ilgileniyorlardı? Beni nereden tanıyorlardı?

Çok dikkatli bir şekilde beni bir köşeye yerleştirdiler. Genç bir kadın sımsıcak elleriyle bana dokunuyor zarar vermekten korkarcasına, çok dikkatlice üzerime yapışan toprak, çamur, kireç gibi maddeleri temizliyor, üstümden uçuşan tozları solumamak için maskeyle çalışıyor, maskeden akan terler yanaklarından aşağıya doğru süzülüyordu. O temizledikçe, ben kendimi daha rahat ve sağlıklı hissediyordum. Öyle itinayla, titizlikle çalışıyordu ki onu hayran hayran izliyordum. Bazen göz göze geliyorduk, yüzüme uzun uzun bakıyor ve benimle konuşuyordu. Bana şarkılar söylüyordu. Sıcağın en şiddetli zamanlarında her tarafından terler akıyor, ama o tüm yorgunluğuna rağmen sabırla, özenle işini yapıyordu. Temizlenmem bitince beni başköşeye koydular. Gelen giden herkes bana hayranlıkla bakıyor, ben ise bu ilgiden memnun ama şaşkın olan biteni anlamaya çalışıyordum.

Share Button

Yorumlara kapalıdır