Şafak Güneş Gökduman: Hititler…

Share Button

hititler 5

Hititler… Anadolu’nun ortasında yaklaşık olarak 3500 yıl önce kurulmuş bir imparatorluğun yeniden yaşama dönüşü… Hititler belgeseli, çok az tanıdığımız “Hititler’i röportajlar, görsel malzemeler ve dramatik canlandırmalarla izleyicilerin karşısına çıkaran bir film.

Çorum, Yozgat, Konya, Kayseri, Aksaray gibi Anadolu’nun çeşitli köşelerinde, Mısır ve Suriye’de çekimleri gerçekleştirilen filmin araştırma aşaması bir buçuk yıl, çekimleri yüz kırk bir gün sürmüş. Fikir aşamasından gösterime kadar geçen süre ise üç yıl.

Filmde bir belgesel anlatıcının eşliğinde görsel malzemeler ve Hitit Kralı III. Hattuşili ve Kraliçe Putuhepa’nın evliliği, Yakındoğu ve Anadolu’yu mahveden veba salgını, III. Murşili’nin krallık dönemi, Şuppiluliuma’nın krallık dönemi, saray antikaları, cenaze ayinleri gibi bölümler dramatik canlandırmayla verilerek izleyicinin, Hititler ile birebir diyalog içine gitmesi sağlanmış ve anlatıcının hakimiyeti aza indirilerek filme, sinema filmi havası verilmiş. Özellikle Fikret Kuşkan’ın canlandırdığı II. Murşili’nin hayatı, hem güldürüyor hem düşündürüyor. insanın iyi ki de kral değilim, diyesi geliyor. Biz de sizler için filmin hem senaristi hem de yönetmeni olan Tolga Örnek’le “Hititler” üzerine konuştuk.

Şafak Güneş Gökduman: İTÜ Metalurji Mühendisliği mezunusunuz. Ardından Washington Üniversitesi’nde Üç yıllık sinema eğitimi geliyor. Böyle bir süreçten sonra, neden Sinema filmi değil de belgesel film?

Tolga Örnek: Ben, belgesele sinema okulunda ilgi duydum. Çok enteresan ve ilgi çekici belgeseller izlemiştim. Belgeselin de iyi işlenirse, dramatik uzun metrajlı film gibi etkili olabileceğini düşündüm. Daha doğrusu gördüm, öğrendim. Bir de belgeselin keyifli tarafları var. Birincisi, filmi yaparken önce kendinizi bilgilendiriyorsunuz, eğitiyorsunuz. 0 konuyla ilgili heyecanı, bilgilenme sürecini de seyirciyle paylaşıyorsunuz. İkincisi de belgesele başladığınız andan itibaren -tabii ki gitmek istediğiniz bir nokta var- sonucu tam bilmiyorsunuz. Sürprizlerle dolu. Artan bilginizle, tecrübenizle, gördüklerinizle ve yaşadıklarınızla hep değişiyor, çok dinamik. Ama dramatik filmde sonuçta adam ölecekse ölür. Belgeselde ise ele geçen her tarihi veri ya da her yeni buluntu sizin hikâyenizi değiştiriyor, çok dinamik o yüzden. Bu heyecanı başkalarıyla paylaşmak çok keyifli.

Ş.G.G.: Peki, Hititler nasıl doğdu?

T.Ö.: Hititler belgeseli, Nemrut belgeselini yaparken doğdu. Elimize çok ilginç makale ve kitaplar geç-ti, Hititler ile ilgili. Nemrut anıtlarının Hitit sanatının uzantısı olduğunu savunan bir çok makale okuduk. Bu, bizim ilgimizi uyandırdı. Biraz daha okudukça, bilgilendikçe heyecanımız daha da arttı. Sonuçta, bu kadar kapsamlı, Hitit uygarlığını tüm yönleriyle anlatan bir belgesel yapılmadığını fark ettik ve yapmaya karar verdik.

hititler 4

Ş.G.G.: Senaryoyu oluştururken yararlandığınız temel aldığınız bir kaynak var mı?

T.Ö.: Filmde on sekiz kişilik yerli ve yabancı uzmanlardan oluşan bir danışma kurulumuz vardı. Ayrıca onların eserlerini, başka Hititologların eserlerini, kitaplarını, makalelerini araştırdık. Şimdi, bizde kendi çapında bir Hitit kütüphanesi var. Mekânlara gittik, inceleme yaptık. Uzmanlarla konuşup hikâyenin de akışını oluşturduktan sonra senaryonun ilk taslağını oluşturdum. Bu taslak, uzmanlara gitti, tavsiyelerde bulunuldu, eleştiriler yapıldı. Ben, bu doğrultuda düzeltmeleri yaptım. Çekimlere başladık, çekimlerden sonra tekrar uzmanlara gitti. Montaj aşamasında, seslendirmeden önce bir daha gitti. Kısacası, uzmanlarla birebir diyalog içindeydik.

Ş.G.G.: Hititler’in hangi yönünü vurgulamak istediniz?

T.Ö.: Dinsel hoşgörüsünü, tarih bilincini, kültürünü, Eski Doğu ile Eski Batı arasında köprü olduğunu vurgulamak istedik. Türkiye’de herkes bunu kaçırdı. Herkes bunu atladı. Kimse bunu konuşmadı. Amerikalılar, İngilizler fark etti, bizim Türkler atlamış durumda.

Ş.G.G.: Türkiye’de ne konuşuldu peki?

T.Ö.: Savaş sahnesinde az asker varmış.

Ş.G.G.: Filmde kimi zaman belgesel unsurlara, kimi zaman görsel malzemelere, kimi zaman da dramatik canlandırmaya başvurulmuş. Bu noktada nelere dikkat ettiniz?

T.Ö.: Filmin kurgusunu oluştururken ilk bölümün daha belgesel, ikinci bölümün daha dramatik olmasına özen gösterdik. Çünkü ikinci bölümdeki yani, Yeni Krallık’taki krallarla ilgili kişisel bilgiler, kişisel öyküler ve tabletler daha fazla. Bir de şöyle kurgu yaptık; ilk bölümde krallığı, coğrafyayı, ortamı, karakterleri, kültürleri tanıtalım; ikinci bölümde de daha dramatik öykülere girelim, dedik. Böylece bir denge oluşturmaya çalıştık.

Ş.G.G.: Peki, anlatıcının ön planda olduğu bir sahnede canlandırmaya yer verilemez miydi? Örneğin, boşanma konusu, anlatıcı tarafından anlatılıyor. Anlatıcı mı, yoksa canlandırma mı? Bu noktada seçimi neye göre yaptınız?

T.Ö.: Bu noktada riskli bir alana giriyorsunuz. Boşanma içerik olarak somut bir şey. Eğer boşanma gibi somut bir şeyi canlandırırsanız, boşanma böyle olurdu demiş olursunuz, seyircıyi yanıltabilirsiniz ama kralın tahta oturması soyut bir şey. Öyle de böyle de oturabilir. Tarihi değiştirmiş olmuyorsunuz. Bunlar, tarihi gerçekler, sizin yaratıcılığınız tarihe müdahale etmeyecek ölçüde olmalı. Biz tamamen belgeye dayandık. Örneğin, Puduhepa’nın dua sahnesi tablette var. Oysa ki ondan önce gelen sahne, o duaya hizmet eden bir sahne. Her şey tabletteki verilerle belirlendi, eğer kral ya da kraliçe bir sözü gerçekten söylediyse ona yer verdik. Puduhepa’nın öyle bir duası var. Bir de işleyiş meselesi… Kurgu dengesi, akıcılık da diyebiliriz. Bazılarını bilinçli yapmış olmayabilirim, biraz da bilinçaltı. Mesela ikinci bölümde uzmanları azalttım çünkü konunun akışını kesmek istemedim. Bence, ikinci bölümde çok fazla dramatik canlandırma var. Ama dediğim gibi, hepsi tabletlerin bir uzantısı. Örneğin, Haluk Bilginer, bir tableti seslendiriyor, sonra da devreye anlatıcı girip bunun tarihi öneminden söz ediyor. Önce tarihi yaşatalım, sonra anlatıcı şimdiki zaman üzerinden bunun üstüne yorum yapsın istedik. “Ne hale geldi?” bunu vurgulamak istedik. Örneğin, Haluk Bilginer, III. Hattuşili olarak o metni yazdırırken, Hititler’in Boğazköy’deki arşivinin en önemli tableti haline geleceğini bilmiyordu. O sadece yazdırmıştı. Ama sonra, anlatıcı devreye girip “Bu tablet, zamanla Boğazköy’ün en önemli tablet’i haline geldi.” diyor. Bu tip yorumları, tarihi perspektifle bakılan yorumları anlatıcıya bıraktım. Güncel yaşanan şeyleri de oyunculara ve dramatik canlandırmalara bıraktım. Çok fazla diyalog yapmak istemedim, çünkü Hititçe bilinen bir lisan değil.

Ş.G.G.: Söz diyaloglara gelmişken… Bir kahramanın söze Hititçe başlayıp Türkçe devam etmesi hayli ilginçti. Tamamen Hititçe konuşamaz mıydı? Bu geçişlerin nedeni nedir?

T.Ö.: Az önce de söylediğim gibi Hititçe bilinen bir lisan değil. Devamlı Hititçe dinlemek, aşina olmadığımız bir lisan olduğu için kulağı da seyirciyi de yorar. Önce onu duyurup sonra sahne içinde bir geçiş yaptık. Bunu ben, Spencer Tracy’nin “Judgement at Nuremberg-Nürnberg Duruşmaları” filminde görmüştüm. Maximillian Shell, bir yerde Almanca konuşurken sahne içerisinde İngilizce’ye geçiyordu. Bu, şu demek; Adamın asıl lisanı Almanca, burada Almanca konuşuyor; ama size İngilizce veriyorum ki içeriğini anlayın. Ben de bu tarzı kullandım.

hitit 2

Ş.G.G.: Filmin hem senaristi hem de yönetmenisiniz. Kimi zaman senaristin kafasındaki kahramanla film çekilip bittikten sonraki kahraman aynı olmaz. Bir de tarihi belgelere dayanarak biçimlendirmek zorundaydınız kahramanları. Bu noktada yönetmen-senarist çatışmasını nasıl aştınız?

T.Ö.: Çatışma değil de sürpriz oldu. En başta senarist olarak önemsediğim karakterleri çekimde önemli hale getirdim. Hem senarist hem yönetmen olarak o konuda bir sorun yaşamadım. Ama senarist olarak iyi olacak dediğim karakterler, setteki oyuncuların performansı, müzik ve seslendirmeyle beklediğimden çok daha fazla ön plana çıktı. Özellikle Türkçe versiyonunda. Bunun en büyük örneği, II. Murşili, Fikret Kuşkan’ın karakteri. Ben, Fikret’in etkili olacağını biliyordum ama bu kadar etkili olacağını düşünmemiştim çünkü sesi ve oyunuyla öyle bir şey kattı ki… Tabletlerin çok dramatik, çok duygusal olduğunu biliyordum. Ama Fikret’in oyunculuğuyla hem de bizim çekimimizle bu kadar ön plana çıkacağını, bu kadar etkileyici hale geleceğini bilmiyordum. O tarz, sürprizler yaşadım. Elbette, senarist olarak iyi tasarladığım zaman yönetmen olarak tasarladığımdan daha kötü çektiğim sahnelerde var.

Ş.G.G.: Oyuncu seçimi desem…

T.Ö.: Önce oyuncuların oyuncu olmasına dikkat ettik. Bizim hayalimizde canlandırdığımız karakterlere uymasına dikkat ettik. Oyuncular, benim tanışmak ve çalışmak istediğim kişilerdi. Bu bir gönüş işi, duygusal bir iş. Oyunculuklarıyla ön planda olan insanlarla çalışmak istedim, hepsi öyle, hepsi tiyatro kökenli.

Ş.G.G.: Güçlü oyuncu kadrosuna, dramatik canlandırmalarla zenginleştirilmiş sahnelerine rağmen Hititler, bir belgesel film. Bir belgesel olarak çok fazla ilgi çekti. Bu kadar ilgi göreceğini tahmin ediyor muydunuz?

T.Ö.: Bu kadar ilgi ve destek beklemiyordum. Bizim için çok hoş bir sürpriz oldu. Şimdi 46.000’de. Herhalde yetmiş bine ulaşacak. Önemli bir şey Türkiye için, iyi bir şey. İnsanlar demek ki iyi bir şeyi, iyi niyetine inandıkları bir şeyi desteklemeye hazırlar. Ben bu kadarını beklemiyordum.

Ş.G.G.: Bundan sonra…

T.Ö.: Sırada Çanakkale Savaşı belgeseli var.

Ş.G.G.: Belgesele devam mı?

T.Ö.: Yoo, bir tane drama var; ama ona daha vakit var.

Not: Bu yazı Sanat Antika Koleksiyon Dergisi, Sayı: 6, Sayfa: 89-92, Yıl: 2003 tarihinde yayımlanmıştır.

Share Button
Şafak GÜNEŞ GÖKDUMAN

Hakkında Şafak GÜNEŞ GÖKDUMAN

2000- İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. 2001-2002- İstanbul Teknik Üniversitesinde İnkılap Dil Enstitüsü’nde bir yıl İngilizce Hazırlık okudu.(Sanat Tarihi YL) 2005- İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ABD. Yüksek Lisansını tamamladı. Ocak 2017 “1980 Sonrası Türk Romanında Üstkurmaca” başlıklı teziyle İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Doktora programından mezun oldu.Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsünde Türk Sanatında doktora çalışmalarına devam etmektedir. 1998 yılından itibaren Varlık, Virgül, E, Hürriyet Gösteri, Sanat Antika Koleksiyon ve rh+ artmagazine gibi dergilerde sanat ve edebiyat üzerine makale ve röportajları yayımlanan Şafak Güneş (Gökduman), Kasım 2013’ten beri KolajART’ın Yayın Yönetmenliğine devam etmektedir. Abdülhak Şinasi Hisar’ın İstanbul’u adlı incelemesi İBB. Kültür A. Ş. tarafından yayımlanmıştır.

Yorumlara kapalıdır