Lütfiye Bozdağ: Nurcan Perdahçı İle “Bellek ve İz III” Üzerine

Share Button

Bellek ve İz Serisi 

Lütfiye Bozdağ: Serginizin başğı olan “Bellek ve İz III”de,  günümüz sanatının ontolojik yarılma içinde olan, zaman ve mekân kavramlarını bellek üzerinden sorunsallaştırıyorsunuz. Uşak Halılarından yola çıkarak yaşadığınız coğrafyanın, tarihi ve kültürüyle kurduğu ilişkiyi sorguluyorsunuz. Bellek ve İz son yıllarda açtığınız kişisel sergilerinizde bir serinin adı. Bu seri nasıl ortaya çıktı ve Bellek ve İz adını aldı. Başlangıç öyküsünü anlatır mısınız?

Nurcan Perdahcı: Trakya Üniversitesi GSF’de yeni göreve başlamıştım. 2007 Kasım ayının başlarıydı. Uşak Üniversitesi ve Uşak Belediyesi işbirliği ile düzenlenen sempozyuma davet edildim.

Bildiri yazmak üzere araştırmalara başladım. Halıların ikonografisine olan yolculuğum böyle başladı. Ben Uşaklıyım ve annemin babası son kuşak halı desinatörüydü. Annemin ısrarlı taleplerine ve ricalarına karşın Akademide okurken halı atölyesi ile ilgilenmedim.  Ancak yıllar sonra bir araştırma ile tarihin tozlu sayfalarında kendi aile büyüklerimin ve geçmişin izlerini sürmeye başladım.

Yaptığım sanatsal üretimlerimin merkezine, insanın tarihsel bir varlık olduğunu ve insana özgü bir yeti olan bellek kavramını koyuyorum.

“Bellek ve İz” sanat üretimlerimde bir dizi serginin başlığı olarak sizinle birlikte seçtiğimiz bir isim. Bu dizi sergilerden ilki olan “Bellek ve İz I”, İzmir Mask Müzesinde 2013 tarihinde gerçekleştirildi. Bu serginin konsepti; halılara dayanıyordu. Türk kültüründe önemli bir yeri olan halı, belleğimizde iz bırakan bir geçmişin Modern dönem ve modern sonrası dönemin yansımaları olarak resimlerimde önemli bir metafor haline geldi. Bu metafor, Orta Asya’dan göçüp gelen Yörüklerle başlayan bir yolculuğun Anadolu’nun birçok bölgesinde olduğu gibi, Uşak ve dolaylarında da elverişli bir ortam bulması ve gelişmesiyle yeni bir karakter kazanmıştır. Uşak halıları, kuzeyden güneye tüm Avrupa’da, hem saraylar, hem de kiliseler için statü göstergesi olarak yer alıyordu. Anadolu’dan Avrupa’ya giden halıların bu yolculuğu yüzyıllar boyunca sürmüştür. İzmir limanı, develerle getirilen Uşak halılarının Batıya yolculuklarının başlangıç noktasını oluşturan bir liman olması bakımından önemlidir. Birinci serginin bu nedenle İzmir’de yapılması, halıların, tarihsel belleğimizdeki yolculuğu ile örtüşmektedir.

Halıların Kara yoluyla Transilvanya’ya yola çıkış kapısı olan,  aynı zamanda saray ve camilerinde mekâna göre dokunmuş görkemli Uşak halılarının bulunduğu üç imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul’da; 2014 yılında serinin ikincisi Bellek ve İz II sergisi sizin küratörlüğünüzde Damla Kültür ve Sanat’da gerçekleşti. Halılarla başlayan bu yolculukta geçmişten günümüze yol almanın merak ve derinliklerinde her kazımanın, her bulgunun sanat yolumu da belirlediğinin farkına vardım. Şimdiyse mekânın ve üretim yerinin tam da merkezinde Bellek ve İz III gerçekleştiriliyor.

L.B: Halılar üzerinden zamanın ve mekânın belleğimizde yer eden izlerini, geleneğin izlerini sürüyorsunuz. Geleneğin çağdaşla biraradalığını kullanarak yeni bir dil oluşturuyorsunuz. Gelenekle kurduğunuz bağdan söz eder misiniz?

N.P.: Modernizmin getirdiği merkeziyetçi, orijinallik, biriciklik gibi yapısalcı tek tip bir söyleme dayanan Batılı görüş ile geleneğin göz ardı edilmesinden doğan anlam kargaşasını ironik bir söylemle ele almaktayım. Geleneğin çağdaşla yan yana varoluşu beni her zaman heyecanlandırmıştır. Yaşanmışlıkların benim için önemi çok büyük. Böylece zenginleşen, sürekli devinen bir dil oluşturduğumu düşünüyorum.

İlk üretimlerde, her sınıftan insanın ve mekânın sessiz tanıklığında, tuvallerde can bulan halıların yolculuklarına eşlik eden anlık yaşam gizlerini, gün ışığına çıkarmaya, iz sürmeye çalıştım. Bir dönem Avrupa resmine dekoratif olarak eklemlenen tüm Doğu kökenli halılar gibi, Uşak ve diğer Türk halılarıda, benim çalışmalarımda, renksel ve motifsel ikonografisi ile geçmişin ve geleneğin izlerini çağdaş resmin yapısallığında yeni bir imge dizinine taşıyor.

Doğunun ve batının imgeleri, üst üste, yana yana birbirine eklemlenerek yeni bir dilin oluşumunu sağlar. Geçmişe ait olan ile bugüne ait olanın, espas içinde yeralışı, yeni dönüşümlere evrilmelere yer açar.

15. yüzyıldan itibaren güneyde Pierro Della Francesca, Hans Memling, Lorenzo Lotto gibi sanatçıların resimlerinde yer alan Uşak ve Batı Anadolu halılarıyla başlıyor. Hans Holbein, Johannes Vermeer,  Wilhelm Kalf, Gerard Terborch, Jean Etienne Liotard, Gabriel Metsu, Jacgues Samuel Bernard, Jacgues Hupın, Guliam Gabron gibi Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden ressamların tablolarında yer alan Anadolu halıları üzerinden de devam ediyor. Doğduğum ve adım adım yaşanmışlıklarla zenginleştiğim Anadolu coğrafyasının tarihsel, yerel estetik değerlerinden yola çıkan bu yoğunlaşma, geleneksel yağlıboya tekniğinin yanı sıra çağdaş olanı da içine alan yeni bir üslup ve sorgulamayı da beraberinde getirir.

Bellek ve İz Serisi

L.B.: Batıya karşı bir türlü yenemediğimiz oryantalist komplekse sizin resimleriniz karşı gelen bir yerde duruyor. Bu konuda düşünceniz nedir?

N.P.: Benmerkezci Batı bakış açısı ile gösteren Batı tarafından boyanan resimlerde, ötekinin sanatı oryantalizme indirgenen sanat anlayışıyla Doğu halıları resimsel bir öge olarak gösterilirler.

Klasik Batı düşünce yapısının üretmiş olduğu resimlerin yapı sökümü, iki boyutlu arka planlar üzerine yeni yapılar, yapılanmalar ve tekrarlarla yeniden yapılır, tarihsel anlam evrelerine geri dönülür. Burada sözü edilen sökme terimi ‘yıkma’, ‘tahrip etme’ ile eş anlamlı kullanılmaz. Var olan, karşıda duran yapıyı anlamak için çaba gösterme edimi olarak kullanılır. Göstergelerin izi takip edilir, üstlerini örten yüzyılların içinde derinlemesine bir keşif yolculuğuna çıkılır.

Yüzyıllar ötesinde günlük yaşamda statü göstergesi Doğunun zenginliğinin sembolü olarak Batılı sanatçının tuvalinde yer alan halılar ve portreler, an – bellek – iz üzerinden, günümüzün sunmuş olduğu çok çeşitli teknolojik olanaklarla, geleneksel tekniğe yapılan göndermeler ve yapısökümcü bir yaklaşımla yeniden ele alınır.

Derrida, göstergelerin işaret ettiği ve bu göstergelerden tamamen bağımsız bir alanın olanaksızlığını ileri sürer ve ‘gösteren‘den bağımsız bir ‘gösterilen‘in mümkün olmadığını ortaya koyar. Resimlerde yer alan göstergeler, varlığın zamansal bir oyunda, öznenin/nesnenin bir iz bırakarak zaman içinde sürekli başka şeylere evrilerek dönüştüğünü gösterir.

L.B.: Akademide Adnan Çoker atölyesinden mezun olmak, sanat üretimlerinizde belirleyici oldu mu? Ya da sizde nasıl bir iz bıraktı? 

N.P.: Akademideki Atölye Hocam Sayın Prof. Adnan ÇOKER’in araştırmalara, deneyselliğe izin veren öncü, yenilikçi yapısı, benim tüm üretimlerime ve araştırmalarıma özünde yaşamıma yön vermiştir. Neyi nerede ve nasıl yaşadıysam hep yolum üretimden geçti. Ama hocamın sanat taşrada değil İstanbul’da olur sözlerini de asla unutmadım.

L.B.: Sadece resim yapmıyorsunuz, yanı sıra enstalasyonlar ve formlar, kinetik çalışmalarınız da var. Örneğin, bu serginizde piyano ile yaptığınız bir veideoart vardı. Farklı disiplinler arasındaki bağı nasıl ortaklaştırıyorsunuz? Bunları gerçekleştirirken sizi etkileyen olgular/olaylar var mı?

N.P.: Günümüz disiplinlerarası bir anlayışla sınırsızlaşıyor. Beuys’la birlikte herkesin sanatçı olduğu gerçeğinden yola çıkacak olursak,  neye nasıl baktığımıza ve durduğumuz yere göre anlam kazanıyor. Her yapıyı sınırsız bir dünya içinde sorgulayabileceğimizi, anlamlandırabileceğimizi biliyoruz. Buradan çıkışla, varoluşun temel ögeleri mekân-zaman-bellek bağlamında etkileşimlerimi ifade edebileceğime inandığım her disiplinle kendimce bir bağ kuruyor, söz söylüyorum. Örneğin yaşantımın bir bölümü İzmir’de geçti. İyon kentlerine olan merakım, araştırmalarım üretimlerimi İyon sarmallarını yorumlayan üç boyutlu bir üretim sürecine yönlendirdi.

İlk yola çıktığım işlerimle sonraki üretimlerim arasında doğal olarak birçok açıdan farklılıklar var. Deneysel çalışmalar yeni yaklaşımların da ortaya çıkmasına olanak sağlıyor. Hızla devinen, gelişen teknoloji ve bilim dünyasında, her an yeni bulguların, verilerin bombardımanına uğruyoruz. Doğaldır, güncellemelerle yaşıyoruz.

L.B.: Nesne ve zaman arasındaki karmaşık ilişkiyi sorgularken kullandığınız nesnelerin zaman gibi soyut bir kavramı anlatmada zorlukları oldu mu?

N.P.: Bellek ve İz serisinde yer alan ölü doğa resimleri, varlık mertebelerinin art ardalığı ile varoluşun en temel iki ögesi olan zamana ve mekâna odaklanır. Yüzeyde yer alan bu dikey kesilmelerle oluşan parçalanmalar, düşsel gelip geçici zamanı, yaşanmışlıklar üzerinden belleği imler. Zaman-mekân örgüsü içinde gerçekliğin yeniden yapılanmasına ama her defasında farklı yapılanmasına izin verirler.

L.B.: Tuvalinizde ulaşğınız zamansal ve mekânsal bütün; parçalanmalardan oluşuyor, zaman ve mekân arasındaki, parçalanan ama aynı zaman da özdeşliği olan bir durumu siz nasıl tanımlıyorsunuz? Resimlerinizde bütünü oluşturan parçalar tekrar parçalandıklarında başka bir biçimselliğe ve beraberinde başka bir anlama eviriliyorlar. Parça ile bütün arasındaki bu anlam ilişkisini siz nasıl kuruyorsunuz?

N.P.: Geçmişe ait olan ile bugüne ait olanın, espas içinde sıralanışı, “resim içinde resim” olarak yeni evrilmelerin önünü açmaktadır. Gerek Mask Müzesinde yer alan resimlerde, gerekse natürmortlar serisinde ele alınan varlık mertebelerinin arda ardalığı ile varoluşun en temel iki ögesi olan zaman ve mekâna odaklanılır.        

L.B.:  Sanatla hayat arasında sizin kurduğunuz bağı anlatır mısınız?

N.P.: Sanatla hayat arasında diyalektik bir bağ vardır. İnsan ne yaşıyorsa onunla ilintili çalışmalar yapar, üretir, Kendisinin kişisel yaşam özelliklerinden, dünya görüşünden, yalnızlığından, umutlarından ya da umutsuzluğundan sanatına yansıtır.

Akademi son sınıfta Hocamızın istediği doğrultuda yeni işler üretmek için yola çıkmıştık. Babamın Üsküdar’da küçük bir dükkânı vardı. Okula giderken sık sık uğrar araçlarını, malzemelerini kullanarak yeni bir şeyler üretmeye çalışırdım. Yakındaki bitpazarına gelen eski ahşap mobilyaların sıcaklığı beni sardı. O günlerde çalıştığım diploma işimde, eski yıkılmak üzere olan evlerin önlerinde atılmış ahşap parçaları toplamaya başladım. Kullanmaya başladım. Bir seri oluşturdum.

Sonraları Derimod Kültür Merkezinin Kurucusu ve büyük bir sanat koruyucusu Sevgili Hasan Yelmenle, Tülin Onat ve Server Demirtaş’la birlikte bir dönemin sanatına imza atmış birçok isimle sergiler yaptık. Kimler yoktu ki bu isimlerin arasında Adnan Çoker, Özdemir Altan, Ömer Uluç, Tomur Atagök, Bünyamin Özgültekin, Çağdaş Türk Sanatına yeni bir soluk kazandırmış fakat genç yaşta yitirdiğimiz Altan Gürman, birçok karma sergide tanıma şansına sahip olduğum Seyhun Topuz, İpek Düben ve daha niceleri. Etkilenmem doğal olarak ahşap yapılarımı beyaza boyamaya evrildi.

Daha sonra haberlerde izlediğim Fransa’da lazerle atmosferde yapılan çalışmalardan etkilenerek ışık mekân düzenlemesi ile 1993te Kadıköy Mine Sanat Galerisinde interaktif bir çalışma yaptım.

1997 bir dönüm noktasıydı. İzmir’e göç ettim. Sanat tarihine olan merakım Efes, Notion, Klozemenai, Smyrna gezileri ile yaşamımın önemli bir bölümünü kapladı ve Batının yüzyıllar boyu sanatın her alanında kullandığı İon sarmallarını anavatanında yorumlamaya başladım.

Bu yorumlardan ilki; Osman Hamdi Bey anısına Gümüş Vadi sanat Yarışmasında Heykel dalı Birinciliği alınca beni yüreklendirdi ve böylece diğer sarmalların önünü açmış oldu.

2007’de Trakya Üniversitesi’ne Uşak Belediyesi ve Üniversite ile yapılan ortak bir sempozyum için aldığım çağrı sonucu başladığım araştırmalar bir kaç makaleye, bildiriye dönüştü. Halen kendi işlerim üzerinden devam etmekte.

Burchardt’ın Rönesans’la ilgili söylemini çok sık yinelerdi Akademide iken Sevgili Hocam Adnan Çoker.  Kendimi ve çevremi keşfetme yolculuğum varoluş nedenim. Üretimlerimde bu düşününün sonuçları. Sanat çok uzun bir yol ve çok ciddiye alıyorum. Çok şeyler geçti hayatımdan ancak sanatla yaşamaya kararlı bir biçimde devam ettim. Yaşam tarzı olarak seçtim. Her şeyi, her tekniği, her dönemi bilmek ve anlamak gibi idealarım yok belki ama kendi mütevazı yaşamımda geçmişin bilincine ulaşmanın şimdi ve gelecekte yapacağım üretimlerimi kurgulamakta ışık olduğunu düşünüyorum.

L.B.: “Bellek ve İz” serisini daha ne kadar sürdüreceksiniz? Gelecek zamanlar için düşündüğünüz başka yeni seriler var mı?

N.P.:  Bir zaman yolcusu olarak, bu sorunuza M.Ö 535-475 yılları arasında Efes’te yaşamış olan hemşehrimiz filozof  Herakleitos’un sözleri ile yanıt vereyim. “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir”.                 

Not: Nurcan Perdahcı’nın “Bellek ve İz III” adlı sergisi, 22 Nisan -15 Mayıs 2015, Uşak Atatürk Kültür Merkezi Sanat Galerisi, Sergi Kataloğundan
• Fotoğraf  © Nurcan Perdahcı Arşivi / İzniyle 
Share Button

Yorumlara kapalıdır