Utku Varlık: ODA

Share Button

 

utkuvarlik@gmail.com
http://utkuvarlik.blogspot.com/
http://www.utkuvarlik.eu
 

Resim sanatına yaklaşımda öncelikle birtakım ‘ön yargılarla’ karşılaşırız: Sanatı size kendilerince öğretmek adına önemli bir tavır konulmuştur. Müzelerde, kitapçılarda vs. ulaşabileceğiniz her türlü yayın hemen hemen belli bir beğeninin ürünüdür. Bugün açıkça diyebilirim ki; kendi ‘hayal-imaginer’ müzelerimi, kitaplığımı gerçekleştirdim. Akademi yıllarında bu ön yargıları çözmek adına ‘meraklı’ diye anılabilecek her şeyi yaptım. Açıkça olanaklar epey kısıtlıydı. O zamanki Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin kütüphanesi ve Tünel’deki ‘Hachette’ kitapevi bize o günün en önemli yayınlarını izlemek olanağını veriyordu ama bir tek elden. Kalite yönünden ‘SKIRA’nın resim kitapları, çoğumuzu bir ressamı sevmek adına yönlendirdi. Anımsadığım kadarıyla atölyesine ilk kez girdiğimde Bedri Rahmi Eyüboğlu ‘Reis, ustan kim senin?’ diye sorduğunda, George Rouault, diye yanıtlamıştım. Epey şaşırmıştı. Nerede gördüğümü sormuştu.1965 yılında Akademinin son yılında, 4. Paris Bienali’ne ülkemiz adına ben de katıldım. Resimlerimiz Fransa’ya gidiyordu; ama biz davetli değildik. Bir fırsattır, kaçırılmaz diyerek ‘beş parasız’ ve otostopla bir Avrupa turuna çıktım. Amacım müze görmek ve de Bienalin açılışını yakalamaktı. Temmuz ayının ortalarında yolum Belçika’nın Oostende kentine düştü. Kenti dolaşırken yolum bir ‘mekân-müze’ye düştü ve de adını az çok duyduğum James Ensor‘un dünyasına girdim.

Daniel Spoerri- James Ensor'un odası

O D A

O gri temmuz ayında Ostende boş gibiydi. Garip bir şeydi ama şimdi müze olan bu garip, gotik burjuva evinin gizemi bana işte ancak burada sanrı yaşanabilir diyordu. Gerçekten de o ev yaşanmışlıkla tıklım tıklım doluydu. Ensor’un “İsa’nın Brüksel’e girişi” tablosu şurada asılıydı; bütün objeler Onun hâlâ oralarda dolaştığını söylüyordu. Kimsenin olmaması ve benim de oradaki her şeye olağanüstü ilgimden mi acaba, müze bekçisi bana rahatça oturabileceğimi söyleyip çay ikram etti. İlk kez sanatçının kendi ‘labirentindeydim’.

Van Gogh

O D A

Bu kez başka bir odadayız ama bu oda Van Gogh‘un yaşadığı asıl oda değil. Arles’da tablodan yola çıkılarak gerçekleştirilen ‘turistik’ bir dekor. Gerçekten de buna daha çok bir Walt Disney dünyası diyebiliriz. Ama önemi yok, ben iyi biliyorum o nevrozun, karabasanın, korkunun yaşandığı; hiç bitmeyen gecenin odasını… Van Gogh ilk bakışta ya da iyi tanımadan dıştan görüldüğü gibi, çoğu kez sanat tarihçilerinin ‘kulağı kesik’ deli ressamı… O’nu naif olarak tanımlayanlar da var. Açıkça popüler olmanın önemli yanıdır ‘marjinal’ olmak ve her zaman geçerli. Mektuplarını sonradan okuyanlar, karşılarında dehşet ‘meraki’, kültürlü, sürekli araştıran, Shakespeare‘den ‘sonnet’leri ana dilinden ezbere bilen, kitap kurdu bir ‘old boy’la karşılaşacaklardır. Gauguin‘le ilişkileri de değişik boyutlarda anlatılmıştır. ‘Nabi’lerin bir ‘ecole’a dönük tavırları, Van Gogh’un yalnızlığından sıyrılmak için önemli fırsattı ki ‘Pont-Aven’ gurubunun önemli ressamı Emile Bernard daha sonra Van Gogh’la beraberliklerini yazmıştır. Ressam sürekli yer değiştiren, aylak, giderek aradığı ‘vizyon’un peşinde belki bu çağın bir gerçeği. Amsterdam’daki Van Gogh müzesinde Pont-Aven gurubunun aralarında birbirlerini resimlerken portrelerdeki gerçekçilik, bize ortamı çok güzel anlatır. Ben buradan yola çıkıyorum; yalnız resmin ‘vizyon’u değil yaşadıkları çağın, günün, ortamın bir süre sonra kabuk değiştirecek 19 yüzyıl karanlığından… Van Gogh’a paralel başka bir nevroz’un ustası: Gerard De Nerval, İstanbul’da Pera’nın sırtlarlarında, Kasımpaşa’ya dek uzanan mezarlıklarda yaşadığı sanrı… Ve bir süre sonra Paris’te dar bir sokağa açılan merdivenlerin demirine kendini asarak öldürecektir. Diyebilirim ki kendi sanrı bahçeleri giderek aynı dekoru içerir. Örneğin Van Gogh’un ‘apocalypse’tik kırlarıyla, aynı atmosferin ışığının örttüğü Pera’dan Haliç’e uzanan bir Türk mezarlığı birbirine benzer. O yüzyılın belki de o çok yaratıcı yalnızlığı melankoliden deliliğe, ‘depresyon’dan intihara uzanan ‘ince-uzun’ bir yoldu. Yine o yıllarda bir başka ‘marjinal’, ‘Lautreamont’ öbür adıyla Isidor Ducasse ötekilere paralel bir nevroz’un şairidir.  ‘Les Chants de Maldoror’ sanki bu kişilerin oynadığı bir ‘opera’dır.  Van Gogh varoluşundan sanki sürekli rahatsızdır, hiç bir yerde uzun süre kalamaz. Sürekli yer değiştirir, ama hangi olanaklar, ne gibi şartlarla? O günlerde ulaşım nasıl oluyor?

Van Gogh, Yıldızlı Gece

Zaman boyutlarındaki birçok yaşanmışlık mektuplarda fazla anlatılmıyor. Karanlık ve ötesi fazlaca bilinmiyor. Örneğin: o gece ‘cafe’lerinde ‘apsent’ içip, kavga edip, yorgun ve umutsuz, cafe’nin üstündeki odana, ayağın takılarak, düşerek zorla ulaşabildiğin soğuk ve boş odana nasıl dönüyorsun? O günü kentin dışında geçirmiş, akan suyun giderek köprüye vardığı geniş alanda, çevrede oturan kadınların çamaşır yıkadığı yerin karşı kıyısında resim çalışmış, çalıştığın iki tuval de duvara dönük çevrilmiş, kurumaya bırakılmıştı. Kadınlar aralarında bir şeyler söyleyip, sana bakarak gülüşüyorlardı. Belki onlar için ‘köyün delisi’ydin. İçinde mumun yandığı çanağı, pencerenin önündeki masaya koyup yatağa oturdun; belki niyetin ‘apsent’ içerken kardeşine yazdığın mektuba bir iki şey eklemekti. Garip, ama sanki aynı yürekten değildi biraz önceki duyguların… Sözcüklerin adamının yüreği… Pencereye gözün ilişti; ‘dolunay’ da kafayı kaçırmıştı; sanki servilerle aşk yapıyordu. Birbirlerine dolanmış, ışık çemberlerinin seni çağıran albenisi… Sana ellerini açmış yıldızlar… Evlerin, kilisenin parlayan damları… Geride o sonsuz, göz alabildiğine siyah boşluk yine yerinde duruyordu. Senin yalnızlığın gibi tarifsiz ve acımasızdı. Gauguin ise sürekli beklenen bir dost gibi; belki o çözebilir, belki sadece o anlayabilir sürekli kendine tekrar ettiğin “yaptığım doğru mu?” sorusunu? Gördün ya, şu ufuk çizgisini ‘Hokusai’den’ almıştım, sana bir takım teknik soruları var. Yarın ona esaslı bir mektup yazayım, Arles tam ressamlık bir kent… Yavaşça başını yastığa koyduğunda, görüntü yavaşça geriye, daha geriye; sanki elinle dokunabileceğin, kurşun gibi gri, evleri de toprağı da çamur gibi bir dekora kaydı… Evet burası ‘Wasmes’di; kucağındaki hasta çocuklu kadın, “fakirlerin dostları yine fakirlerdir, hastaları da öteki hastalar tedavi eder”  diyordu ve o sonsuz kuyudan kömür toplamaya gidiyorlardı. Ama  ‘Tanrı’  bütün bunların farkında; benim görevim de “tanrının onları izlediğini kanıtlamak”. Biraz sonra artık mırıldanmıyordu; ‘tahtakurularının’ ziyaretinin bile farkına varmadı…

O D A

“Saint- Remy De Provence”  sağlık evindeki odanın duvarındaki haç dışında bir de zayıf, demir bir karyola, boş ve penceredeki aydınlığın tersine soğuk. Burada daha fazla düşünmeye vaktim olacak, sevdiğim, usta ressamlarıma ayıracağım süre kısıtsız. Pencereden baktığında, bakımlı bahçenin göz alabildiğine uzanan ‘lavanta’  parselleri, onu çevreleyen meyve ağaçları, duvarlar ve badem ağaçları ve daha ötelerde daha bir sürü  ‘mor tepe’… Ama kendine söylenmemişti Dr. Theophile Zacharie Auguste Peyron’un klinik defterine yazdıkları. “Hasta üst derece görsel ve ses şoklarının yönlendirdiği bir -SANRI- krizine girip, kulağını kesmiştir. Burada bir ‘SARA’ nöbetinin sonucu olduğunu kaydetmekte fayda var. Resim malzemesi de bu keşmekeşte otelde kalmıştı. Çıplak hissetti kendini birden, mektup yazacak gücü de yoktu. Bilmiyorum, bazen insan kendinden bıkar ya öyle bir şey… Yaptığımı nasıl anlatabilirim? Bundan sonra kimse benimle olmak istemeyecektir. Giderek Gauguin buna epey gülmüştür; bilemiyorum ama ya Theo? O da çok üzülmüştür kesin; karısına bunu nasıl anlatacak bilmiyorum?

Oda- St. Rémy de Provence

O D A

AUVERS-SUR-OISE’DEKİ DR.GACHET’İN BAHÇEYE AÇILAN ODASININ EN SEVDİĞİM YANI BAHÇEDE VE ODADA AYNI ANDA BERABER OLABİLMEKTEDİR. NE ZAMAN MARGUERITE PİYANOYA OTURSA İÇİME GARİP BİR DUYGU GELİYOR. BENİ BİR RESSAM MI YOKSA BABASININ TEDAVİ ETTİĞİ BİR HASTA OLARAK MI GÖRÜYOR? AMA 21. DOĞUM GÜNÜNÜ BAHÇEDE KUTLADIĞIMIZDA ONA ÇİÇEKLERİ ANLATIRKEN BANA NE KADAR YAKINDI. ELİMİ TUTTU, BUĞDAY TARLASININ ÖBÜR UCUNA GİTTİĞİMDE, HANİ O UFUK NOKTASI VAR YA, SARI BAŞAKLARIN ÜSTÜNE ÜŞÜŞEN KARGALARDAN GÖZ GÖZÜ GÖRMÜYOR, BİR ÇAĞRI MI ACABA? GAUGUİN GİBİ, SÖZ ETTİĞİ, RENGİN ÇAĞRISI OLAN BİR ADAYA GİTMİŞ. ŞİMDİ NE KONUŞABİLECEĞİM BİR DOSTUM NE DE GİDEBİLECEĞİM BİR YER KALDI…

CANIM SIKILIYOR, SANRI BAHÇEME DÖNMEK, BELKİ EN DOĞRUSU…

Van Gogh

Utku Varlık, 10 Haziran 2008, Salı, Van Gogh’un yatak odası,  Arles-Fransa

Share Button
Utku VARLIK

Hakkında Utku VARLIK

Sanatsal eğitimine 1961 – 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı (gravür) ve taş baskı (litografi) atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris´e gitmiş, 1971 – 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu´nda George Dayez ile, 1973 – 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi´nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris´te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970´lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975´ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur.

Yorumlara kapalıdır