Atılım Şahan: Tarantino Sinemasının İncisi: “Soysuzlar Çetesi”

Share Button

Harvey Keitel & Quentin  Tarantino in Pulp Fiction

Tarantino, 90’lı yıllarda sinema diline getirdiği yeni solukla, etkisi durgun suya atılan bir taş gibi halka halka yayılarak öncelikle Hollywood olmak üzere dünya sinemasını derinden etkilemiş bir yönetmendir. Quentin Tarantino 1992 yılında kuzenleri, arkadaşları ve birkaç bin dolarlık bütçeyle çekmeye heves ettiği bir sinopsis yazar. Hikâye tesadüf eseri Harvey Keitel’in eline geçince ünlü aktör hem yapımcılığı üstüne alarak bütçe sorununu halleder hem de filmde oynamayı kabul ederek, filmi dostlar arasında eğlencelik bir yapım vasfından kurtarıp, dünya çapında tanınmış oyuncuları kadrosuna katmış ticari bir projeye dönüştürür. Sinemaseverlerin birçoğunun malumu olduğu üzere Tarantino’yu Hollywood’a tanıtan Rezervuar Köpekleri (Reservoir Dogs) filminden bahsediyoruz. Tüm olumlu eleştirilere ve bütçesine nispetle görece gişe başarısına rağmen yeniyetme yönetmen rüştünü henüz ispatlayabilmiş değildir. Birincisi yaşı çok gençtir. Yapımcılar genellikle gişesi garanti büyük üstatlarla çalışmayı sevmektedirler. İkincisi Hollywood’da pek itibar edilen mesleki tahsilden nasibini alamamıştır. Alaturka söyleyişle mektepli değil alaylıdır.  O yıllarda kendisiyle yapılan bir röportajda “hayır, sinema okuluna gitmedim ama sinemalara gittim” diyerek konusunda eğitimi olmadığını, dahası, iyi işler yapmak için eğitime ihtiyacı olmadığını lisan-ı münasiple deklare etmiştir.  Ayrıca sektöre oğul, kardeş, yeğen kontenjanından giriş yapan akranlarının aksine kariyer basamaklarında önünü açacak destekten yoksundur. Yine alaturka tabirle söyleyecek olursak; Michael Douglas, Tony Scott, Sofia Coppola yada Nicolas Cage’de olduğu gibi şansını arttıran “dayı”sı yoktur. Yapım şirketlerinin, yönetmen koltuğunu Tarantino’ya emanet etmedeki tereddüdünden müsebbip Çılgın Romantik (True Romance) ve Katil Doğanlar (Natural Born Killers) filmlerinin senaryolarını satmak zorunda kalır. İlkini Tony Scott ikincisini Oliver Stone yönetir. 90’ların başı Tarantino’ya iyi gelir. 1992 yılında Rezervuar Köpekleri’yle direktör olarak dikkatleri üzerine çeken sanatçı, birer yıl arayla gösterime giren bu iki filmle senarist olarak da farkındalık uyandırmaya başlamıştır. Yapımcılar bazı projelerle kapısını çalmaya başlarsa da o kendi bağımsız filmini çekmek üzere hepsini refüze eder. Ve senaryo dalında Bafta, Oscar, Altın Küre ve Altın Palmiye ödüllerini silip süpüren ve daha gösterime girdiği yıl kült filmlerden, çağdaş klasiklere kadar bir çok farklı klasifikasyon içinde adı anılmaya başlayan başyapıtı: Ucuz Roman’ı (Pulp Fiction) görücüye çıkarır. Ucuz Roman sinema çevrelerinde tam manasıyla atom bombası etkisi yapar. Hikâye anlatmanın en temel postulatını, klasik giriş, gelişme, sonuç sıralamasını, baştan aşağı değiştiren özgün kurgu yapısı, çağdaşı tüm senaristleri derinden etkiler. Kurgu o kadar sıra dışıdır ki David Mamet yada Michel Chion gibi üstatların yıllar boyunca sinema okullarında öğrettikleri senaryo yazım tekniklerini taça çıkaran cinstendir. Sinema sanatıyla amatör bir ruhla bile ilgilenen birçoğunun malumu olduğu üzere, klasik yaklaşıma göre yönetmen anlatmak istediklerini beyaz perdeye yansıtırken diyaloğa ne kadar az  ihtiyaç duyuyorsa sahne o kadar başarılı varsayılır. Fakat Tarantino’nun getirdiği yeni tarz sinemada bu kural işlemez. Diyaloglar sonu gelmeyecekmişçesine uzar gider. Geriye dönüşler (flashback) içinde geriye dönüşler izleriz. Başlangıç ve son birbirine karışmıştır. Senaryo tekniğindeki bu ezber bozan hatta devrimci diyebileceğimiz yaklaşım seyirciler olarak bizi hiç rahatsız etmediği gibi ilginç bir şekilde hoşumuza gider. Tarantino’nun Ucuz Roman’ı başka bir geleneği daha yıkmış, bağımsız filmlerin de gişe başarısının gayet mümkün olduğunu göstermiştir.

Quentin Tarantino artık sinemanın ağır ağabeyidir. Jackie Brown, Kill Bill gibi iyi işlerinden sonra büyük filmlerine beş yıl için ara verir. Günah Şehri (Sin City) ve Dehşet Gezegeni (Grindhouse) filmlerinde ve Kanıt Peşinde (CSI: Crime Scene Investigation)  adlı tv. dizisinde iki bölümünde konuk yönetmen olarak karşımıza çıkar. Ölüm Geçirmez (Death Proof) adında sadece kült film meraklıların ilgisini cezbeden orta kalite bir yapım gösterime sokar. Derken bu satırların yazarının naçizane fikrine göre tüm filmlerinin içinde en iyisi olan Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds) ile harika bir dönüş yapar.

Quel Maledetto Treno Blindato

Soysuzlar Çetesi aslında orijinal ismi “Quel Maledetto Treno Blindato” olan 1978 yapımı bir İtalyan filminin yeniden çevrimidir (remake). Film Türkiye’de “Fedailer Alayı”, A.B.D.’de tamlamanın doğru yazılışıyla “The Inglorious Bastards” ismiyle gösterime girmiştir. Tarantino yaklaşık 30 yıl sonra yeniden ele aldığı filmin senaryosunu bir hayli değiştirir. Filmin adı da Tarantino “avant-garde”lığından nasibini alır. İngilizce sözcüklerden “glory”: şöhret, şeref, “glorious”: şöhretli, şerefli, “inglorious” ise şöhretsiz, şerefsiz anlamlarını karşılar. İngilizce’de Tarantino’nun afişe yazdırdığı şekliyle “inglourious” diye bir sözcük yoktur. Yine aynı şekilde hergele, piç anlamına gelen İngilizce sözcük de filmin afişinde yazıldığı gibi “basterd” olarak değil, “bastard” diye yazılır. Kasıtlı yazım hataları sanki filmin adını Fransızcaya yaklaştırma çabası gibi okunmalıdır ki; hikâyenin işgal altındaki Fransa’da geçmesi de bu düşünceyi perçinler.

Sahne “spagetti western” filmlerinden fırlamış gibi duran ağırbaşlı açılış müziği eşliğinde açılır. Zaten Tarantino da müzik seçimlerindeki becerisi ile ünlü bir sinemacıdır. Daha açılışta Fransa kırsalındaki bir mandırada saklanan Yahudileri avlamak için gönderilen Alman subayı Hans Landa’nın, mandıranın sahibini Yahudi dostlarını ele vermeye –birden fazla lisanda ve zora başvurmadan- sözcüklerin gücüyle ikna etmesini izleyip, Landa’yı canlandıran oyuncu Christoph Waltz’ın yeteneğine şapka çıkarırız. Daha ilk sekansın bize sunduğu karakterlerden, Tarantino özelinde Amerikan halkının Avrupa halklarına bakış açısının da ipuçlarını bulmuş oluruz. Fransızlar ve Avrupa’daki Yahudi diasporası bu savaşın kurbanlarıdır, Almanlar tabii olduğu üzere kötü adamlardır; ama üstün ırk oldukları yönünde iddiaları haklı çıkarırcasına zeki, disiplinli ve görev bilinciyle donanmış, tabiri caizse makine gibi insanlardır. İngilizler ise tabii ki kahramandırlar. Filmin ilerleyen sahnelerinde bu çizdiğimiz hatlar iyice belirginleşecektir. Yahudi kızı Shosanna önce ailesinin katledilişine tanık olacak sonra da kendisi bir alman askeri tarafından öldürülecektir. Ama tarihi gerçeklere çok da riayet etmeyen bir kurgu sayesinde ölmeden önce Führer dahil, tüm Nazi kurmaylarını da öldürtmeyi başarır. Yahudi kızımız kurbandır ama aynı zamanda intikam meleğidir. Film Fransa’da geçmesine rağmen Fransızlar ekseri figürandır. Açılışta aile dostlarını ele vermek zorunda kalan Perrier LaPadite haricinde sadece Operation Kino bölümündeki garson kız ve barmen Fransızdır. Rollerinin küçük olmasının yanında aynı bölümdeki çatışmada ölürler. Filmdeki İngiliz ajanı Teğmen Hicox ise yine Christoph Waltz gibi birkaç dilde oynayabilen yarı İrlandalı yarı Alman aktör Michael Fassbender tarafından canlandırılır. Teğmen Hicox Alman sineması üzerine otoritedir. Özellikle G.W. Pabst hayranlığı birden fazla sahnede vurgulanır. Operation Kino bölümünde aksanlara takıntılı Nazi Binbaşı Hellstrom, Teğmen Hicox’un kimliğinden şüphelendiğinde, binbaşıyı Alman subayı olduğuna ikna edebilmek için Pabst’ın yönettiği bir sahneden alıntı yapar.

Soysuzlar Çetesi

Yeri gelmişken hikâyedeki karakterler içinde Alman subayları özel bir yer tutar. Çavuş Rachtman soysuzların eline düştüğünde saygı uyandıracak şekilde basiretli davranır. Alman askerlerinin hayatını tehlikeye atacak bilgileri paylaşmayı reddeder. Soysuzlar çetesinin göz korkutmak için kullandığı yöntemlerin biri Çavuş Donowitz’in esirleri sopayla döverek öldürmesidir. Alman subayı Werner Rachtman başına gelecekleri bilmesine rağmen yine de korku emaresi göstermez, ülkesine ihanet edip soysuzlara istediklerini vermez. Binbaşı Dieter Hellstrom bodrum katındaki bar sahnesinde müttefikler adına casusluk yapan çeteyi aksanlara ve jestlere karşı detaycı yaklaşımı ve zekası sayesinde teşhis eder. Hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi kalkıp gitse hayatını tehlikeye atmayacak bir durumda iken ülkesine ve Nazizm davasına sadakati onu casusları deşifre etmeye iter. Hiçbir korku emaresi göstermeden kendisinin de sağ çıkamayacağı bir çatışmaya girmeyi tercih eder. Eğer sözlü ifadeyle iş görmek, görünmezlik gibi, ışınlanmak gibi bir süper güç olsaydı hiç kuşkusuz Albay Landa da bu filmin bir numaralı süper kahramanı olurdu. Birkaç satır önce bahsettiğimiz üzere Albay Landa birini ikna etmek istediğinde kurbanıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynayabilmekte, birinin yalanını en ince kinayelerle yüzüne vurabilmekte, pazarlık yaptığında ise yanlış anlaşılmaların her türlüsünü ortadan kaldıracak kadar net olabilmektedir. Anadili olan Almancanın yanında film boyunca Fransızca, İngilizce ve kimsenin bu dili konuşabildiğini beklemediği bir sahnede İtalyanca konuştuğuna şahit oluruz. Konuşabilmek Landa için Süpermen’in uçabilmesi kadar mühim bir vasıftır. Belki de senaryodaki en zeki kişi olduğu için taktik bir manevra icabı ülkesine ve Hitler’e ihanet ederek müttefiklerle pazarlık dahilinde, savaş suçlusu olarak yargılanmaktan paçayı kurtarır. Ama 3. Reich’in kurmaylarını ölüme terk edip, ülkeden kaçmayı kafaya koyduğunda bile, hikayedeki diğer Nazi subaylarının göreve ve davaya bağlılığına ters düşmeyecek şekilde İngiltere adına casusluk yapan aktrist Bridget von Hammersmark’ı ihanetinden dolayı kendi elleriyle boğarak cezalandırır. Yani aklı ABD’ye kapağı atmaktadır ama gönlü Almanya’dan yanadır. Filmin yan hikayelerinden birinde önemli yer işgal eden Er Fredrick Zoller’ten başlayarak değişik rütbelerden seçmece örnekler olan Çavuş Rachtman, Binbaşı Dieter Hellstorm ve Albay Hans Landa, Almanya Ordusu’nu temsil etme konusunda disiplin, davaya bağlılık, cesaret başlıklarında insanüstü (übermensch) performans sergilerler. Hitler’in propaganda bakanı Dr. Goebbels’in pişkin, şımarık yer yer düzeysiz tavırlarıyla ordu mensuplarının kendine güvenen, işlerinde ehil tavırları arasında tezat göze çarpmaktadır. Bu alt metin politika ve militarizm arasındaki nitelik farkına bir gönderme olarak okunabileceği gibi Avrupa tarihçilerinin pek çok kez dile getirdiği üzere Cermen halklarının asker-millet niteliklerine bir atıf olarak da düşünülebilir. Ne de olsa Mirabeau’nun dediği gibi “Prusya ulus fethetmiş bir ordudan başka bir şey değildir.” Buradan hareketle ağırbaşlı, soğukkanlı Churchill’e karşılık, bir sahnede sinirden köpürürken, diğerinde gülme krizine giren karikatür diktatör Hitler yorumu ironi doludur. Politika yetişkindir, militarizm çocukluk.

Nazizmin ari ırk ve geniş saha ülküsünden beslenen ideolojisi, tarih bilen herkesin malumu olduğu üzere azınlıklara, diasporalara toplumun parazitleri gözüyle bakar. Üstün ırkın bekası için alt kimliklerin imhası revadır. Tarantino’nun alegori seven ince zekasının bir ürünü olarak tüm film boyunca azınlıklar eliyle imha edilenler Nazilerdir. Sadece Nazi subaylarını değil, Nazizmi de can evinden vurmak için olsa gerek Alman askerlerini leblebi gibi öldüren “Soysuzlar Çetesi” üyelerinin hepsi Yahudilerden mürekkeptir. Yalnızca bu özel birliğin kurucusu ve lideri Teğmen Aldo Raine bu tanımın dışındadır; ama o da kendi ifadesine göre Apaçi kanı taşıyan bir Amerikalıdır. (Ki Kızılderililer de Amerikan toplumunun azınlık halkıdır.) Finalde 3. Reich’in tüm kurmay kadrosunu el birliğiyle toptan itlaf eden ikiliden birinin yahudi (Shosanna) diğerinin Afrika kökenli bir siyahi (Marcel) olması, üstün ırkın şahikası beylerin küçümsedikleri alt kimliktekilerin, konu öldürmek olunca en az Naziler kadar mahir olabileceklerinin kanıtıdır. Kafa derisi yüzmek, askerleri ölene kadar sopayla dövmek, kadın, erkek, asker, sivil gözetmeden bir sinema dolusu insanı ateşe vermek en az Nazi yöntemleri kadar barbarca ve insanlık dışıdır. Öyle ki Tarantino’nun bakış açısıyla sınırsız katliamlar yapan bir ekibin icraatlarına meşruiyet kazandıracak formül, senaryoyu 2. Dünya Savaşı’nın içine yerleştirip, kurbanları Nazi subaylarından seçerek hali yoluna koyacak kadar basittir.

Inglourious Basterds

Film genel itibariyle eğlenceli bir öyküye sahiptir. Kurgu, sinematografi ve diyaloglar oldukça iyi kotarılmıştır. Müzik kullanımı Tarantino’nun önceki tüm filmlerinde olduğu gibi sahne diline uygun seçilmiş ve olması gerektiği uzunluktadır. Filmi iyiden iyiye olgunlaştıran unsur Hollywood menşeli filmlerde genelde düşülen(anglocentrism)anglosentrizmden zevahiri(görünümü) kurtarmak için bile olsa uzak durulduğu imajıdır. Birincisi hangi millete mensup olurlarsa olsunlar tüm karakterlerin İngilizce konuştuğu filmlerden değildir. Konuşmalar Almanca, Fransızca ve İngilizce arasında dengeli bir biçimde seyreder. Aksanlar bile yerli yerindedir. Bu sebepten Tarantino’nun altyazılı film izlemeyi beceremeyen Amerikan izleyicisini bile sinema salonlarına çekebilmesi ayrı bir başarı sayılmalıdır. Avrupa kökenli karakterlerin birçoğu anadili haricinde en az bir dili iyi şekilde konuşabilirken (mandıracı, aktris, subay, er, barmen) Amerika kökenli karakterler bu vasıftan yoksundur. Bir sahnede Bridget von Hammersmark, bu realiteyi alaycı bir üslupla Teğmen Aldo’ya dile getirir. Holllywood’un yaramaz çocuğunun Amerikan izleyicisine attığı taş hoşumuza gitse de, Hitler’in arkasındaki 1941 tarihine ait Avrupa haritasında Türkiye’nin bulunduğu yerde “Otmanien-Osmanlı” ismini görmek, Tarantino’nun da “Amerikan halkı Amerika’dan gayrısını bilmez” sözünden muaf olmadığını düşündürmektedir.

Share Button

Yorumlara kapalıdır