Emin Çetin Girgin: Çağdaş Sanat’ın Yüzde Doksanı Safradan İbaret Olsa da Yüzde Onu Çok Değerlidir…

Share Button

 

Bienaller, fuarlarda; zaman zaman da sponsorlu galerilerde karşılaşıyoruz. Sistemden memnun olmayanların lehine Soroz’un planlarıyla uyumlu bir değişim logaritması sunuyorlar. Kavramı ülke gençlerine, entelektüel faaliyetin bir parçası olarak tanıtmaya çalışırken dışarıda kalanlarla içeridekiler arasında ansızın bir iç tartışma başladı: Süreyyya Evren ve Halil Altındere’nin kitabı neşeli bir polemiğin konusu oldu. Yazılar yazıldı, sanat eleştirmenlerinin ve konunun muhattaplarının katılımıyla paneller yapılıyor. Bedri konuşmak için toplantıya davet ettiğinde “Nedenleri değil sonuçları tartışıyorsunuz; neresini tutsan elinde kalır” dedim. Aslında düşünülmesi gereken liberasyonun ihtiyaçlarına cevap veren bu oluşumun; siyasetin elinde kullanışlı bir araca dönüşen kavramın ülke sınırlarından geçişinin tüm tarihidir. Yıkmaya çalıştığı değil aksine varlığıyla abad olduğu bir dünyaya aittir. Tribünlere oynarken sorguladığı değerlerle çelişir; ancak politik olarak Çağdaş Sanat’ın yüzde doksanı safradan ibaret olsa da yüzde onu çok değerlidir.. Ancak burada ilave edelim; ülkedeki Artcontemporary’e zemin olan kavramsal sanatın başlangıç noktasında Altan Gürman, Sarkis, Füsun Onur, Serhat Kiraz, Şükrü Aysan, Yusuf Taktak, Bedri Baykam bulunur; nobran bir kültürün militanlarının onlara haksızlık etmemeleri gerekir!

User’s-Manual-2.0-300x272

Biz bakarken onlar yaparken, büyük fotografta neler oluyor? Sadece sanatçı çağının tanığı değil. Büyük resme bakan herkes çoraklaşmayı, kasaba ideolojisinin şehirleri kuşatmasını, ruhlardaki kırsallaştırmayı görüyor. Kapitalizmle birlikte erginleşemedik. Ne ki, tüm ilişkilerde varoşlaşma bir gerçek. İnsanlık rejiminin ontolojisinde çürüme var. Uzun süreden beri kurumsalın umumla münasebetleri saygıdan yoksun. Sermayenin bulaşıcı etkisi diyelim buna; her yerdelik sadece tanrısal bir imkan değil. Panoptik bakış, satın alınabilir bir meta. Sonuçta niyet anlaşılamadan, neyin Değer olduğunu söylemek zor. Masumane cevapları okumak, cevher’in ne olduğunu tanımlamadan, esas Eder yaratanı, paylaşılanı dışarıda bırakarak verilen cevaplar kafa karışıklığını gidermiyor.. Marks, ‘Bunun farkında olmayız, ama gene de yaparız’ diyor. Devam ediyor : ‘Bu nedenle değer, göğsünde ne olduğunu anlatan bir yafta ile ortalıkta dolaşmaz. Aslında her ürünü toplumsal hiyerlogif yazısına çeviren, daha çok değerdir. Kendi toplumsal ürünlerimizin ardında yatan sırrı aydınlatmak için, daha sonra biz bu hiyeroglifi çözmeye çalışırız. Çünkü yararlı bir nesneyi ‘değer’ olarak damgalamak, dil gibi toplumsal bir üründür.’ Kapital 1/89

Samuel Butler’in 1872’de yayımlanan Erewhon adlı ütopyasında, makinalar kendilerini yok etmesin diye, makinaları imha eden işçileri anlatır. Eserin ilk perdesinde metaforik anlatımı kuvvetlediren bir saat makinasını bir grup işçi, kötülüklerin sergilendiği müzeye kaldırır. Zamanın icadı, insanın bulduğu ilk günahtır.
p

Biliriz ki, üremek doğaldır; ancak üretmek ve çalışmak, insan için doğal bir etkinlik değildir!

Emeğin sömürüsü ve daha iyi iş/hayat koşullarına odaklanan toplumsal eleştiri; sadece iktidarı talep eden burjuvazinin değil, iktidar isteyen proletaryanın da hunharca meta üretme gayretlerinin doğal bir faaliyet olmadığını fark etmelidir…
Seçkin sahipler ile yarım akıllı talipler arasında sağlıklı bir ilişki kurulamamaktadır. Haz vermekten başka amacı olmayan tüketimin amacıyla,  toplumsal sömürünün kuşatıcı etkinliği olan üretimin amacı arasında bariz bir nesep farkı yoktur. Emeğin sürekli yüceltilmesi, sömürünün çeşitli hal ve tarzlarda sosyalist toplumda da süreceğinin delaletidir. Marks, keyifle çalışmaktan bahseder. Alman İdeolojisinde s 60 “Toplumsal güç, yani işbölümünün koşullandırdığı çeşitli bireylerin elbirliğinden doğan on kat büyümüş üretici güç, bu bireylere bir araya gelmiş kendi öz güçleri gibi görünmez, çünkü bu elbirliğinin kendisi de, gönüllü değil, doğaldır; bu güç, bu bireylere, kendilerinin dışında yer alan, nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmedikleri, bu yüzden de artık hükmedemedikleri, tersine, şimdi insanlığın iradesinden ve gidişinden bağımsız, bir dizi gelişim evrelerinden, aşamalarından geçen, insanlığın bu irade ve gidişini yöneten yabancı bir güç gibi görünür” der…

Giuseppe Pellizza da Volpedo, 'Il quarto stato', tuval üzerine yağlıboya, 1901. Taner Ceylan bu tabloyu 14. İstanbul Bienali için bire bir yeniden yaptı.
Üretim olarak iktidar çarkı akılcı hizmet ya da yönetim becerileriyle işleyen bir alelalade mekanizma değildir; sınırsız tehdit, ceza, korkuyla çalışan olağanüstü bir makinadır. Marks’ın tesbiti kafamızın üzerindeki malzemesi farklı bir vizyon ekranı işaret eder : “Düşünceler, şeylerin insan zihnine havale edilmiş tercümeleridir” İktidarın yurttaşı üzerindeki olumsuz kanaati onu yalnız mutlak reddedişi ya da ürküşü olarak addedilmemelidir; onu kendine zor sorular soran bir aparat olarak yeni biçimde yaratır. Bio iktidarın mutlak egemenlik dürtüsü, kamusal işleyişi en ince ayrıntısına kadar akli ve idari anlamda olağanüstü bir şekilde rasyoneştirir. Marks, Lenin, Stalin çizgisinin ortak paydası anarşiden kurtarılmış üretim planlaması, eşya ideolojisindeki tedarikin düzenli akışı ve mal/finans disipliniyle oluşturulacak istikrardır; sıkıntı da buradadır.

grundrisse

Karl Marks, 1858’de kendi için düşünme amaçlı notlar tutmuştur; ölümünden çok sonra Grundrisse ismiyle yayınlanan bu defterinde kapitalist üretim mekanizmasını çeşitli mekanik ve entelektüel organlardan oluşan büyük bir otamat olarak tasvir eder. Hem makina hem de onun sahibi insan çift karaktere sahiptir. Üretimin ile tüketimle özdeşliğini Spinoza’nın ‘Determinatio est negaito/Belirleme, yadsımadır’ tümcesini alıntıyarak kuvvetlendirir. Hegel’in önce köle efendiye bağlıyken süreç zarfında köle efendiye tabi olur açıklamasını geliştirir. “Üretim yalnızca özne için bir nesne yaratmakla yetinmez; nesne için de ona muhtaç bir özne yaratır” Bu organize işbirliği içindeki herkes gibi işçi de üreterek önce kendi ürününe sonra kendi faaliyetine yabancılaşır. Olması gereken fabrikalarda çalışmanın özneyi tutsak edici, organik hayatın referanslarını hiçe sayarak insan ontolojisini ölümüne farklılaştırıcı girişiminin teşhiridir. Çünkü sermayenin oluşumu tabii değil, icat edilen saatle birlikte ilerleyen merhametsiz tarihsel bir semptomdur. Özgürlük, çalışmayla gerçekleştirilecek bir sahiplik, mülk alınacak bir bir dünya parçası değil, reddetme düşüncesiyle başlayacak pratik bir süreçtir. Yaşananın iktidar tarafından totalizasyonunu reddetmek mümkün değildir; çünkü güçsüzlüğün nedeni üretim ilişkileridir. Sermayenin kıtlığa yol açacağı sendromu üstüne bina edilen görüşler, üretimi gerçeklendiren sermayeden ayrılmayı talep eden düşünceler değillerdir.  Hannah Arendt’in ilan ettiği gibi, ‘insanlar özgür olmak istiyorlarsa, feragat etmeleri gereken kendi egemenlikleridir’ Kapitalizmle aradaki mesafe korunmaz ve görünmez olmuştur. Oysa aksine sosyalizm ancak doğaya dönerek gerçekleştirilmesi mümkün olan insan özgürlüğünü doğaya karşı bir ilenmeye, fiziki şartlara karşı düşmanca, ölümüne bir mücadeleye, gezegene ait bir yıkıma dönüştürerek sanayileşmeyi ‘elektrik Blanquiden bile daha devrimcidir’ diyerek abartmıştır. İşçi sınıfının anavatanı diyen sonraki kuşak Taylorizmi olabildiğince içselleştirmiştir. Çalışma etiğinin idealleştirilmiş imgesini pazulu işçi afişlerinde görürüz. 1 Mayıslarde ’emek’ yüceltilir. Tarih bize göstermiştir ki, ‘meta’ rejimlerinin solu/sağı olmamaktadır. Ömür boyu ölümüne çalışma karşılığı vaat ettiği ücret, ancak iktidarlara huzur hakkı sağlamaktadır. Açıktır ki, tüm parametreler kapitalizme içkindir. Birbirine zincirlenmiş üretici güçlerin, üretim araçlarıyla derdi ontolojik değildir. Epistomolojik imkân mahçup kaotik bir mirası düzenleyen paratoner olarak Marks’ı işaret etmektedir. Oysa ondaki tahayyül de sermayenin sermaye olarak kaldığı rejimde malların üretimi için merkezi işbirliğini önermekle sınırlıdır. Kaçış çizgileri olmayan ekonomiye endeksli düşünceler tüm kıstırılmışlığıyla üretimi dışlamayan yaygın örgütlenme arzusu temelindeki politik aksiyomunun parçalarıdır. Radikal siyaset, difransiyel öğelerden oluşan bilinen tertibata olabilmenin ve restrasyonun olanağını sağlamaktadır. Birebir devlet örgütlenmesi geleceği teminat altına almak için daha fazla iktidar ve daha çok çalışma retoriği üzerine kurulmuştur. Kapitalizme alternatif bir dünya kurmak istiyorsak bunu Aydınlanma etiğini sürdüren fikri külliyatta bulamayız. Eşya idealizminin militan savunucularından sömürünün bütünüyle kaldırılmasını talep edemeyiz. Sakatlanmış bilincin erdem adına tezahhürü, endüstri toplumunda tüm çalışanların işbölüşümüdür? Her biri ayrı bir paranoyanın tecellisidir.  Organize olmuş uygar devlet, yurttaşlarından kurumlarına yaratıcı katkılarla sahip çıkılmasını bekler.  Eğitim ve çalışma vaaz edilerek ‘üretimin saklı mekânına’ yönlendirmelerle kölelik rejiminin en iyi şartlarda sürdürmesini talep eder. Hafta tatili, izin, uyuma vs. olarak ‘boş zaman’ adıyla kodlanan şey çalışmanın artık zamanıdır. Marksizmin temel paradigması üretim anarşisini ortadan kaldırararak, herkesin birbirine sorumluluk zinciriyle bağlandığı; çalışanların istikrarlı ve sorumlu (ve zorunlu) bir katılımcı olduğu istikrarlı ve bundan dolayı da güvenli bir toplum tezidir. Aslında ‘sınıf partisi’ değil sadece tüm iktidarı ele geçirmiş monark, totoliter idare ve umumi iradenin cisimleşmiş tezahürüdür. ‘Özgürlük’ görünen neden olsa da insanları proleterleştiren, tepedeki karar mekanizmasının emek/sömürü şehvetini cürümleştiren ‘istikrar’ hakeza tüm diktatörlüklerin sonucudur.

Ancak biliriz ki çalışmak, insan için doğal bir etkinlik değildir!

 

Share Button

Yorumlara kapalıdır