• Translate

Emin Çetin Girgin: Not Defteri: Eksile Eksile Öğreniyoruz

Share Button
marks

4 Ekim 2015

Töz ki, karşıtlıklarının eksiksiz özgürlüğü ve bağımsızlığı içinde ayrımlaşmış, kendileri için varolan özbilinçlerin birliğidir. Ben ki Bizdir; Biz ki, Bendir! (Hegel,  Fenomenoloji, s.122, İdea Yay.)

İşbölümü, emeğin üretken gücünü artırırken, işçiyi bir makine durumuna düşürür. Marks’ın tanımıyla işi, herkesin payına düşecek şekilde parçalamadan, hayatı işbölümünün gadrine uğratmadan yaşamak önemlidir. Kolektif

DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Emin Çetin Girgin: Çağdaş Sanat’ın Yüzde Doksanı Safradan İbaret Olsa da Yüzde Onu Çok Değerlidir…

Share Button
p

Bienaller, fuarlarda; zaman zaman da sponsorlu galerilerde karşılaşıyoruz. Sistemden memnun olmayanların lehine Soroz’un planlarıyla uyumlu bir değişim logaritması sunuyorlar. Kavramı ülke gençlerine, entelektüel faaliyetin bir parçası olarak tanıtmaya çalışırken dışarıda kalanlarla içeridekiler arasında ansızın bir iç tartışma başladı: Süreyyya Evren ve Halil Altındere’nin kitabı neşeli bir polemiğin konusu oldu. Yazılar yazıldı, sanat

DEVAMINI OKUYUN

Share Button

Emin Çetin Girgin: 14. Bienal Üstüne Meditasyonlar!

Share Button
1

Dünyadaki Sol muhalif cenahın başucu kitabı ‘Sürekli Devrim’ ile ‘Stalin Grubunun Hatası’, ‘Rus Devrimi Tarihi’, ‘Çin Devriminin Sorunları’, ‘Hayatım’ isimli kitaplarını İstanbul’da kaleme aldığını biliyoruz. 20 Şubat 1932’de Stalin’in kendisini Sovyet vatandaşlığından atıyor. Almanya’ya tedavi maksadıyla gönderdiği kızı Zina, Hitler rejiminin baskısıyla intihar ediyor. Bütün bunları o, İstanbul’da elleri kolları bağlı bir şekilde öğreniyor. Gerçi gençler için tarih dijital gösteriyle, 2000’de kendileriye birlikte başlıyor ama bunca bilginin sanatçılar tarafından es geçileceğini düşünmek mümkün değil. Öyleyse 14. İstanbul Bienali’nin eser mekanlarından biri olan Troçki Evi’nin satışını erken bir performans olarak mı kabul edeceğiz? 
Küratör Carolyn Christov-Bakargiev’in (born December 2, 1957) yoksa içimizden geçen tarihten ve şimdiki şu andan; Avrupa, Ortadoğu eksenindeki görevlerimizden; sorumluluk bilinciyle hepimizin sosyal medyada online olduğu konulardan haberi yok mu? Güncel Sanat’ın ne kadar ‘güncel’ olabildiğini bir ay sonra göreceğiz; bizimkisi sadece kılçıklı konular üstüne zeminden bir hatırlatma!

İnsan nasılsa, sanatı aşkın biçimde kullanan ekonomi-politik de öyledir. Bienaller ve topluma yön veren felsefeciler, düşünürler, kültür eleştirmenleri kaosun patronu olmasa da, fetişizmin ve mutfaktaki dehşetin uzmanıdırlar. Meta fetişizmini siyaseten belki baskılamak mümkün ancak toplumları mahrum bırakarak sanatın biçimlendirdiği fetişizmin yerine başka biçimiyle ideolojiyi iskan ederek sapkın arzuyu yok edemiyoruz. Marks’ın tarihsel materyalizm ideolojisini şekillendiren ‘özgürlük’ kavramı değildir; onun için en büyük tehlike kapitalizmi, üretim araçlarının, yani daha bariz bir tanımla teknolojinin gelişmesinin önündeki engel olarak görmesidir. “Sermaye, emeğin üretken gücüdür, onu yaşama çağırır” der. Troçki, Stalin, Hitler: Temsili rejimlerde birbirine zıt iktidarlar değişik pozisyonlar ya da karşısındakinin aksi yönde kutuplaşmalarla rakibine benzemez formlar alabiliyorlar. Halbuki olgunun çekirdeğinde saklı duran; şiddet ve üretim denilen sert cevher tüm toplumların kurucu ögesi..

Post marksist felsefeci Zizek, ‘Eğer Lenin’in ve hatta Marks’ın Komünizm projesi asli özü içinde tamamen gerçekleşseydi her şey Stalinizmden daha kötü olabilirdi’ diyor ki, onların asli problemlerini biliyorsak bu cümledeki ironiyi de doğru anlamak gerekir. Troçki, zorunlu sürgün. Kalsa tiran olacaktı, gittiği için o şimdi kahraman!

Her olay, nihayetinde metafizik bir prensip olan hiç ile başlar; kurucu iktidarlar bir seçenek olarak duran hiçleşmenin antagonizmasından doğarak serpilirler. Esas değil yöntem sorununda anlaşmazlıkları vardı. Troçki’nin Stalin’den kaybedilmiş/kazanılmış iktidar dışında tek farkı, devrimin Avrupa’ya taşınmasıdır; bu olmamış Troçki devrimi ihraç edemese de kendisi ihraç edilmiştir. 1960’lı yıllarda Bomonti’deki Talatpaşa okulunda okurken eski Sovyet Cumhuriyetlerinin birinde doğduğunu tahmin ettiğimiz müdür yardımcımız Münir Bey karşı tarafta top oynadığımız bahçeyi gösterir ve “burası eskiden büyük havuzlu bir konaktı. Burada Kızıl Ordu’nun kurucusu yaşardı” derdi. Devre arasına sıkıştırılmış cümle içinde yer alan ‘kızıl’ gibi kelimeler korku dolu bir vurgudan dolayı hafızamıza kazınmıştır. Ogün zihnindeki kabustan dolayı andığını farkettiğimiz olaylar bizim için pek bir şey ifade etmekten uzaktı. Yıllar sonra okuduğumuz Troçki İstanbul’da kitabını yazan Ömer Sami Coşar, Bolşevik önderin geldiği zaman önce Şişli, İzzet Paşa Sokak no 29’daki İzzet Paşa konağında iskan ettiğini belirtir. İstanbul’daki sürgününün ilk günlerinde -12 Şubat’tan 1 Nisan tarihine kadar- konsoloslukta kalmış ve ardından Bomonti Bira Fabrikası’na yakın bir köşke taşınmıştır. Ne var ki burada iki ay gibi bir süre kalır. Esas malikane adadadır. Gazetelerde çıkan haberlere göre 1917’de devrimini gerçekleştiren Komünist Rusya’nın en önemli liderlerinden Lev Troçki’nin sürgüne gönderildiğinde Istanbul’da yaşadığı bu malikane ve müştemilatı satışa çıkartılmış. Haziran 1929’dan itibaren 1933’e kadar kaldığı Büyükada’daki ‘Troçki Evi’ olarak bilinen 131 yıllık Arap İzzet Paşa Köşküne 4 milyon 4000 bin dolar istendiği haberi yerli ve yabancı medyada yaygın olarak paylaşılıyor. Kullanılmadığı için harabe haline dönen tarihi bina kendine ait rıhtımı ve 3.5 dönümlük arsasıyla birlikte müşterisini henüz beklemekte; ancak konunun bizi daha çok ilgilendiren yanı Troçki Evi’nin 14. İstanbul Bienali sergi mekanlarından biri olması.. Bomonti’deki İzzet Paşa köşkü ile adadaki yalının aynı kişinin olması muhtemel. Arap Paşa diye de anılan şahsın kim olduğuna dikkat ederlerse bienal sanatçılarının üzerinde çalışabilecekleri ilginç apayrı bir konu ortaya çıkacaktır.
Lenin “Kazanamazsak ne olacak?” diye soruyor, Troçki cevap veriyor; “Ya kazanırsak?”. Elektrik tanrısal bir faktör; ‘İşçi sınıfının vatanı yoktur!’ sloganıyla iş başına gelip mottoyu ‘işçi sınıfının anavatanı’na çevirenlerin o günkü ulusalcı propagandasını dinleseniz kahrınızdan ölürsünüz.

Bienaller, direkt olarak küresselleşmeyle ortaya çıkan bir olgu; uluslararası sermaye ülkeye akın ettikçe yerel değerler ve kutsal gelenekler global olanın lehine hızla dönüşüyor ve tüm ilişkiler yerinden olmakla kalmıyor ‘özne’nin normları küresel standartlar tarafından değiştiriliyor; ekonomideki açılma, bariz bir evrimleşme olarak milli olanın nüfuzunu sınırlandırabiliyor… Carolyn Christov-Bakargiev’in küratörlüğünde çalışmalarını sürdüren 14. İstanbul Bienali, 5 Eylül – 1 Kasım 2015 tarihleri arasında İstanbul’daki Troçki evinin de içinde bulunduğu çok sayıda mekanda izlenecek. Radikal bir imge olan Troçki’nin karşısında kötülüğü yapabildiği için kudret aktarılmış başka bir simge; Stalin yer alır. Bienal sanatçılarına verilen ödevlerle özgürlük ve liberalleşme imajları çerçevesinde bir dizi politik göndermeler yapıldığını biliyoruz. (1) Bienallerin milli olanın yerine küresel normları iskan etme kararlığını yeniden yaşamak üzere olduğumuz şu günlerde “Sanat sadece ölmedi, çürümüşlüğünün kesif kokusu modern zamanların en etkili vebası” diyerek Amon çarpıcı bir yorumda bulundu. Bölgede ve ülkede yaşanan son olan olayların dinamiklerini anlamaya çalışırken birlikte üzülüyoruz. Böylesine bir gerçeğin bizi çürütmemesi için sığınılacak tek şey mantık; kimse hiçbir şey yapmasa da günışığı her şeyin olduğunu söylüyor. Ayan beyan ortada olanla, henüz kendini gösterenin; müstakil oluşumlarla müşterekler üzerinden bileşimlerin / birleşenlerin alametlerine nazaran, kaosun bize dayattığı kolektif tecrübelerin ortaklıkları farklı.

Şerefsiz polemiğindeki gibi gerçek çelişkiler toplumun üyeleri olan yurttaşlar arasında değil; radikal politikaların öfkeli mensuplarıyla, halkın arzuladığı huzurlu dünya arasında yaşanıyor. Tüm eleştiriler mutlak önünde geçiciliğe ve zamana karşı başarısızlığa yazgılanmışlardır; ancak buna rağmen şedit kelimeleri sarfetmede imtina etmeyenler yanında rasyonel olan birileri de mutlaka olur. Hayatın karşısına ölümün konduğu bir özgürlük zaafı ve gelecek tahayyülünü savunmanın akıl ve izanla ilgisi yok. Haklı bir endişeyle Ulus Baker, “Yaşamak varken, niye ölünür?” diye sorar!

Umut bağladığımız halk, konuşan bir güruh mu, ayrıcalıklı bir kitle mi; dar zamanlarda herkesin sığındığı ‘çokluk’ tanımı, evsaf ve fenomen anlamıyla hangisi?

Félix Guattari’nin “İktidar Oluşumlarının Ayrılmaz Bir Parçası Olarak Sermaye” yazısında yaptığı saptamalar yerindedir: “Bugün bilinmektedir ki, bilgi sermayesi yönetimi, emeğin örgütlenmesine katılım derecesi, şirket ruhu, kolektif disiplin vb. de sermayenin üretkenliği hakkında belirleyici bir öneme sahip olabilir. Bu bakımdan, belirli bir sektörde, bir saatlik ürün yaratan toplumsal ortalama düşüncesi fazla bir anlam taşımaz. Herhangi bir nedenle “üretken entropi”nin bölgesel bir azalma gösterdiği her yerde, kolektif işçi direnişi, örgütsel bürokrasi vb.’nin yavaşlatmalarına rağmen, şeyleri ilerleten ve bir endüstri dalında ya da bir ülkede bu çeşit bir ortalamayı yöneten aslında takımlar, atölyeler ve fabrikalardır. Diğer bir deyişle, kapitalist kâr alanının büyüklüğünü sınırlayan şey; eğitim, yenileştirme, iç yapılar, sendika ilişkileri vb. gibi karmaşık düzenlemelerdir; basitçe emek-zamanına el koyma değildir.”

Bizler olarak herkes, işçi, öğretmen, imam, sanatçı, bilim insanı, muhafazakar ya da radikal politikacı; tatminsiz, meziyetleriyle toprağın verdiğine iktifa etmeyenler olarak düşüncemizle post-modern sistemin ve küresel düzensizliği dengeleyen kapitalist termodinamiğin ürünleriyiz. Guattari’nin “iktidar oluşumlarının ayrılmaz bir parçası olarak sermayenin şeyleri ilerleten ve bir endüstri dalında ya da bir ülkede bu çeşit bir ortalamayı yöneten aslında takımlar, atölyeler ve fabrikalardır” tespitine katkıda bulunmak durumundayız: Sermayenin mühendislik çabalarının en belirgin olarak uluslarası bienaller türü organize çabalar görünmelidir kanımızca; dünyanın değişim çağrısı güleryüzlü kolektiflerde, topluma radikal çözüm öneren tasarımlarda ortaya çıkmaktadır. Bienaller direkt olarak küresselleşmeyle ortaya çıkan bir olgu; uluslararası sermaye ülkeye akın ettikçe yerel değerler ve kutsal gelenekler global olanın lehine hızla dönüşüyor ve ilişkiler değişiyor, milli olanın nüfuzunu sınırlandırıyor. Biliyoruz ki, 1970’lere nazaran bugün çok daha farkındayız; dünyada üretim/tüketim alanımıza girdikten sonra sürdürülebilir arkaik hiçbir şey kalmadı. Geçenlerde yayımlanan Gelecekteki İlkel kitabıyla John Zernan gibi doğal anarşistlerin hilkate yönelik bakışları, kayıp köklere dönüş çağrıları fazlasıyla epistemik; mesaj farkındalık da buna rağmen idrak, öneriyi seçme şansına sahip değil ise birey ontik anlamıyla riyakar olmak mecburiyetindedir. Sanatın özgürleşme adına isteklerini sergilediği alan bir imkanlar finansmanına gereksinim duyar; işbirliği hayatidir. Zaten sembiyoz, yolda tesis edilen birlikte yaşama cesaretiyle oluşan bir süreç. Birkaç sene önce izlediğim bir VisaCard reklamında markette herkes kartla alış-veriş yaptığı sürece sistemin bir makina uyumunda kesintisiz işlediğini anlatıyordu. Sanal paranın momentumunun akışkanlığı, insan etkinliğinde anlayışımıza işlerlik sağlarken kesintisizliği sanki ışık hızında yaşadığımızın kesin bir özetidir. 2 dakikalık filmde ta ki, bir müşterinin kasiyere nakit para verene kadar; o anda hızla ilerleyen sistem kesiliyor, bir anda telaş başlıyor, kuyruklar oluşuyor vd. Keza kasaya gelene kadar geçilen yolun bir tesadüfler haritasından daha fazla anlamı var. Yaşadığımız çağda tüm rastlantılar, sonu mübadeleye gelip dayanan stratejik bir planın parçası. Politikada şimdiki an inorganik bir akıl ve bütünlüğü süregiden bir faslı; mamafih kaos bugün şahidiz ki, tereddüte mahal vermeyecek kadar bilinçle özbilinç arasında kanaviçe gibi işlenen bir ‘boşluk’ yaratma çabasına denk geliyor. Kapitalizm olarak modernlik; asla tek merkezi olmayan ama hemen her şeyi mükemmel olarak kontrol edebilen aşındırmalarla dönüşen bir mekanizma gibi görünüyor; tanımladığı her olgunun başına yıkıcı ya da yapıcı bir gözetmen edasıyla verimlik uzmanını yerleştirmekte mahir. Buna zemin olan devletin kudreti olsa da, emeğin gücünü yapıcılaştıran (pozitifleştiren) sermayenin olanağı. Zizek’in Istanbul Modern’de Hegel’den biraz bozarak aktardığı gibi “İdeoloji, bizim, ötekilerle kurduğumuz etkileşimden doğan kendi hakikatimizdir.” Ancak ‘Kartaca Yıkılmalıdır!’ demekle olmuyor; ilk adımda belirleyici olan parasal göstergelerdeki dengenin tutturulabilme temrini ve kitleleri iş için seferber edebilme yöntemindeki şeffaflık; istim ardından gelir!

Rıza Tüzmen’in Twitter’da önerdiği sahiplenme önemli; çözüm sürecindeki bizim kendi sosyal hakikatimizi ‘hayal’ olarak adlandırılabiliriz; oysa sorun ne kadar elle tutulamasa da taraflardaki şiddet, kanonik öykü formatındaki hayata içkin. Bu ülkede entropi sözel anlamıyla daim bir mutlaklık içeriyor ve kurucunun perspektifi öylesine çarpıtılmış bir yapısallığın üstüne yükselmiş. Bu ağır bir töhmettir. Bugün evhamlanmadan serinkalılıkla davranmazsak eğer ve bu acımasız kuşatma altında ortak akıl köklerinden kopartılmaya teşebbüs edildikçe elbette zorlanacağız. Hakeza, esef duysak da şaşırmayacağız. Ülke ontolojisinin bekası üzerinden ödenecek uygunsuz bedellerin pasif seyircisi olma vebalini bunca zamandır üstlenmiş olmanın vicdan azabıyla belki de ilelebet susacağız. İnsanlık sisteminde zamanın ruhu dediğimiz ‘kapitalizm’ ötesi tahayyülünü henüz yaratamamış olmak mutlaka içinde bulunduğumuz planetteki toplumun tamamını çürütmeye bizim coğrafyalardan başlayacaktır; ISID’i de gördükten sonra bunu inkişaf ettiren zihinden doğal bir yaşam/ölüm kurgusu beklenmemesini öğütleniyor sanki bize. Fichte’nin felsefe için söylediğini uyarlarsak; insan nasılsa, sanatı aşkın biçimde kullanan ekonomi-politik de öyledir. Meta fetişizmini alaminüt çözümlerle siyaseten baskılamak mümkün belki ancak toplumları mahrum bırakarak sanatın biçimlendirdiği fetişizmin yerine ideolojiyi iskan ederek sapkın arzuyu yok edemiyoruz. Temsili rejimlerde iktidarlar değişik pozisyonlar ya da birbirine benzemez formlar alabiliyorlar. İktidarın prestiji, el koyduğu artı emek ve yönetebildiği enerji miktarıyla propagandasını vesile olabilecek sermayenin örgütlenmesinde. Gücün sermayesi her türlü gruplaşmada, yönetimi paylaşma arzusu içindeki kolektiflerde, yardım insiyatiflerinde. Zizek’in muhterem örneğindeki gibi “Starbucks’un kutusuna attığımız üç beş kuruş parayla Afrika’daki Ebola mücadelesini sürdüren iyilik hareketlerine katılma payını alabilir, Espressomuzu yudumlarken vicdanımızı rahatlatabiliriz”

Dışarısı yoktur. Yargı gücümüzü kullanıp bunları yaparken bile müşterek bir yaşamın gereğini yerine getiririz. Toplumsal çevrenin damgasını taşımayan ve imal edilmemiş bir insan davranış formu olamaz diyor Maurice Merleau-Ponty. İnancın yerini alan dün olduğu gibi bugün de kudrettir (potestas). İnsanın istatistiki bir öge olarak finanslaşması, nesnel ortamı tanrısal bakışla izlemeye alan ekranlar üzerinde genel bir göstergeler dizini ve ilişkiler prosedürü yaratmıştır. Şebekelerimizin çalışanları olarak bir hukukun koruduğu sözleşmelere tabiyiz; yaşam tarzlarımızın coğrafyalar dağılan uygun farklılıklarına rağmen kapitalist üretim biçimi altında adeta şahsıma münhasır haysiyetli özerk adalar tesis etmiştir. İlki trajedi, tekrarı komediyse eğer zaten anlaşılmıştır ki, yaptığı ihlaller üzerinden miadını doldurmuş tarih, tıpkı düşünürün ya da gözlemcinin kendisini özdeşleştirmekte imtina etmediği tekerrür eden tarihten süzülen öğrenebilir bir olguya, gerçek bir tecrübeye sahip olamıyor. Post moderniteyi bu kadar korkunç kılan imtina etmeden yaşadığımız olağanlığıdır; doğadaki tecrübenin “algısal/somut” hakikatinin yerine tarihsel idrakıyla yaşamın mübadeleye açık “kavramsal/soyut” oluşumları zamanda mesken tutulur. Yaşadığımız günlerin masumiyeti ile cehaleti omuz omuzadır. Marks’ın Kapital’de sarfettiği ‘Bilmiyorlar ama yapıyorlar’ cümlesi bu inanca dair mistifikasyonu, politikanın sonrasında da emeğin değer olduğunu ilan eden faziletçi travmanın içine gizlemiştir. Her görünümün bir fenomen olma ihtimali vardır; ancak kabul etmek gerekir ki ideoloji kisvesi altında görünen depersonalizasyon bozukluklarını fenomen diyerek sindiremeyiz. Elemesine eleriz de bunu yapma temrini, Kant’ın ‘cesaret et!’ çağrısıyla, güdüsel düşüncede kara delikler açtığı gibi kurtarılmış bölgeler de yaratabilir; potansiyel vardır ve güç sizde! Eğer gerçeğin ilanı, hayata dair sapkın inkarlar üzerine kuruluysa alanı açmak, vicdanı temizlemek için kolektif akla ya da yükümüzü paylaşan yardım şebekelerine gereksinim duyarız. Küçük tanrıların denetimi altındaki panteist beden, detone sesler çıkaran çürümüş toplamın post-biçimidir; bakteriyal düzeydeki çokluk kültü, para ve şiddetle paramparça olmak üzere iş/güzarca örgütlenmiş toplumun ‘riayet et’ emrini oluşturan performatif bildirimidir; istisnalar kuralı bozmuştur ve işbölüşümüyle dayatılan kip, artık emrivaki bir yasa olarak görünendir.

Güleryüzlü Spinoza gibi olmak isterken çok güldürüyorlar.. Birinci trajedi, ikincisi komedi misali, Arap Baharı’nın imkanlarından İmparatorluk kitabını, ihtiram duyulan Kapital’in yerine koyuyorlar ancak alelacayip durum ortada.. 2011’de ne demişler, bugün ne diyebilirler!
Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’inden bir pasajı hatırlattı: ‘İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine gore değil; kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneğinin tüm fikri ağırlıklarıyla, yaşayanların beyinleri üzerine bir kabus gibi çökmemesi önemlidir. Kapitalizmin, post modernist biçimilerinin fenomenolojik değil de sadece adına ‘iş’ denilen araç yahut tertibat -ne dersek diyelim- bizi sevk ve idare edilen semboller sathına gerileten ve ataleti onaylayan dilbiçim üstünden özgürleşmenin imkansızlıklarını halihazırda bir dönüşüme uğratmadan koruduğunu söyleyebiliriz. Bu, her halükarda Marx’ı radikalleştirmeye çalışan ve kapitalizmin kellesini uçurursak sosyalizme erişeceğimizi savunan Hardt ve Negri’nin “Çokluk” tezinin neleri ve kimleri, hangi değişimleri son tahlilde savunduğunun da bir özetidir. Marks dahil; olağan haliyle darbe mekaniğine sahip liberalist çağrıların bir yanında illuzyondan ibaret özgürleşme talepleri dururken diğer tarafta bireyin iş ve ücretle elinin kolunun bağladığı endüstriyel sistemin çarklarıyla rezonansa tabii olmak, emek arayüzüyle öğütücü ilişkiler kurmak ve artı değeri toplayan sınıfsal sermayeyle bütünleşme mesajları yer alır. Zizek’in öngörüsüyse şöyle ‘Eğer Lenin’in ve hatta Marks’ın Komünizm projesinin aslı, özü içinde tamamen gerçekleşseydi eğer; her şey Stalinizmden daha kötü olabilirdi’ Bunu akılda tutmak gerekir!

Kazanılmışı cansiparane savunmak önemli ancak her seferinde toplumsal mutabakata ve sürdürülebilir barışa giden yepyeni bir yol haritasını müşterek faillerle birlikte yeniden çizebilmek hüner ister. İlanihai savaş olmaz ama insan isterse, zırhsız ve pençesiz doğmanın imkanıyla barışı sürekli kılabilir.

Hardt/Negri düeti finansal malzemeyi harmanlayarak kolajladığı zemin üstünden, safiyeti tartışılır görüntülerle İmparatorluk üstünden cümlelerine geleceğiz. Söylemek istedikleri var: bir imge politikası, mesajının merkezine koyduğu mağduriyet üzerinden bir temsiliyet rejimi oluşturuyor. Bazı kurumları onaylarken eprimiş sakil kavramları post modernleştirerek direniş imkanlarını popülerleştirdiği teknik bir laboratuvarın laborantı gibi aydınlık olmaya özenli; felsefi donanımına sahip olmanın imkanlarıyla beyaz/ boş bir yüzeyden başlıyor; ideolojinin yumuşak karnına göndermeler yapıyor. Öfkeli sözcüklerle planını katmanlar halinde inşa ediyor. Ancak bunları Lenin’de yaptı diyenler haksız sayılmaz. Ne diyordu devrimden sonra hatırlayalım. ” Kapitalizm bankalar, karteller, posta hizmetleri, tüketici dernekleri, memur sendikaları biçiminde  bir muhasebe aygıtı yaratmıştır. Büyük bankalar olmadan sosyalizm olamazdı (..) buradaki görevimiz bu kusursuz aygıtı, kapitalist biçimde bozan şeyi kesip atmak, onu daha da büyütmek, demokratikleştirmek, ve daha da kapsamlı hale getirmektir.” Troçki’nin sosyalist devlet şemasındaki refahı mallar ve muhasebe düzeniyle sağlanmasına hiçbir itirazı yoktur. Bugün de radikal muhalefetin ikonları dijitalleşen toplumda kurmaca bilgilerle birlikte, yaşamın montajlanabilen hakikatine ellerini uzatıyorlar. Hayatın hileleriyle, metaforlaşan benzerliklerimizin başkalaştırdığı ilişkilerimizin izini sürüp ufkî bir süreci rektifiye ederek yeniden başlatabiliyorlar. Sözcükler, mutlaklık içermez; sadece bize hakikati anlatabilme gayretiyle ya da başka sözcüklere yönlendirirler. İhdas eden Dil, insanlığın kaybolma aracıdır. Sistemin bir otomatı olan insanın kafası, mekaniği sorunlu bir fotograf makinası gibi çalışmakta. Göz kırpma aralığında algılanan görüntülerin az bir kısmını gerçekten yararlanmak üzere bilgi-işleme gönderebiliyoruz; modifiye edilen aklın unutma sürecinin ardından toplanan argümanlar öznel biyo politik süreçlerde yararlanılmak üzere şirketler tarafından işleniyor?
Siyaset, bizden gayri ötekilerle doğru ilişki kurabilme yeteneği gösterebildiğimizde ancak palazlanabilecek kendi hakikatimiz olma gücüne sahip olabilir. Ne var ki, kendine bir toplum olmanın belirleyicisi, dengeyi bozanların ruh hali bu hakikati garipselleştirmekte ve ihtiva edileni yoksunlaştırmaktadır. Hayat, anlamından öte de kendinden değer olan salt edimin ötesine taşmış olan tecrübedir.

Görüntünün görüntüsü vizörden beyne düştüğü an, tarihe göre kayıtlı hatırat, önemine göre uygun yere montajlanmıştır; sonraki işlemde, imaja göre isyankar kritik bir hikaye oluşturma aşamasında takip edebileceğimiz hiçbir kural yok.. Spinoza’da insanın patron olma halinin cezbesi muğlak; ondan sivil topluma devreden ana antagonist motif, güvenlik paranoyası. Çokluk’un demokratik talebi, sanıldığı gibi asıl olarak insanın mekanlaşmadan, şehirleşmeye, demokrasiye ve Hardt/Negri’de ‘sevgi’ye ulaşan şekliyle bir cesaret gösterisi, finansın gücüne bir meydan okuma hali değil. Feragat yoluyla diğer türlerden ayrıldığımız spesifik aczimizle, nevrotik yalnızlık korkumuzu ‘çok’ bilgimiz ile telafi edebiliyoruz. Bilgi, pazarın koşullarında bir ‘değer’ ifade eden taşınabilir muhteviyatımızdır. Siyaset ekonomik, praksis politik; kuşkusuz biliçli bir insan etkinliği olan performans, üretim bandı / çalışma düzeni lehine ücreti karşılığı dünyayı dönüştürmek istemekle sınırlı. Dünya kendi akışı içinde zaten kendi iç dinamikleriyle dönüşüyor denilebilir; ne ki politikleşmiş özne bundan memnun değil. Reçete öneriler var; digital aparatlara sahip insan ortamda tutunabilmek adına toleranslı, sosyal medya düzeninde okumaya, tartışmaya açık; göz önündeki imge şimdilik demokratik. Tarihsel bir anlatının parçası olarak aktarıldığında gazetecinin objekifin belgesel ya da haber karesi yakalamasıyla farklı; çünkü ne şimdiki zaman nesnel ne de salt toplum öznelerden ibaret. Bilgi’nin görüntüyü aracısız aktarılması, kitleye yapılan ajitatif propaganda da üstüste yığması, ölümü bir aşkın eteklerinde yaşayanlara can veremiyor. İninden çıkan Nomenklaturaya çeki düzen bu haliyle küçük mühendislerin denetiminde. Otoriterden öte hiyerarşik yargı belirleyici; görme/bilmenin paylaşılması, yalnızlık korkusunun paslaşılarak giderilmesi mülkiyete ait sosyal bir sorumluluk.. Ne pazarı yaratır ne de alengirli savaşları silahlar; tarihe gömülmesi gereken dilin mülkiyetten önceki hali; direkt kendidir.

Cürmün sahipleri pozitif mutlak değil, karanlıkta negatif iskanlar arzuluyor İmge, tekil bir çağrı yollar; müdahale edilmemiş görüntüde ise üstü örülü bir çığlık var.. Ne kadar çok biliyorsak, o kadar korkuyor ve bu yüzden bilgiyle maddenin direncini kırıyoruz. Sürekli bu maddenin direncini kırma, mânânın bilincini değiştirme işlemine ‘ilerleme’ diyoruz. Memnun olmadığımız gerçeğin üzerine, yeni bir ‘gerçek’ bindirerek yine memnun olmayacağımız hilkatlar, çarpık hakikatlara upuygun olamayan hayatlar, hiyerarşik yapılar oluşturuyoruz.. Bunları korumak için de duvarlar, sınırlar, mekanları örüyoruz.. İnsan ekonomik bir tutunma noktası aramadan ideolojisiz, yaratıldığı hal üzerinde kıpırdamadan dursa dünya cennet. Lakin, yapamıyoruz; bozduğumuz görüntünün parçası olarak biz de değişiyoruz; tabiatın değiştirme, yenileme işlemine direndikçe, bizi doğadan, doğamızdan ayıran malzemeyle birlikte çürüyoruz. Kendini köreltici zorunluluklardan kurtarmış toplum olmak için önce birey olmak; evrensel öznenin norm ve sürecini doğru tanımlamak gerekir! İroni yapmadan doğrudan söylersek, doğadaki nedenin dışında bir nedensellikle kullandığımız malzeme, kurtarıcımız değil bugün kabusumuz olmuştur.. Max Weber söylüyor: “Güç kullanımı, şeytani bir durum yaratır” Balibar’ın belirttiği gibi bu elbette alegorik bir söylem ama haklılık payı da yok değil, her gün de bunu yaşantımızda görüyoruz. Yaşayan özne kendi hayat süresini uzatan politikaları savunmak ve yepyeni kavramların mucidi olmak durumunda; yeryüzünde sükunet muhteşem bir imkan. Oysa devlet, sanki toplumdaki var olan şiddeti alıyor, ama onu sıfırlayacağına başka biçimiyle yeniden kurguluyor. Bizde biliyoruz sıfırlayamayacağını ama marksist ütopyadaki sönümlemenin karşılığı budur. Bunca felaktete karşın Zizek gibi nüktedan kalmak, gülerek düşünebilmeki önemli; çünkü mizah, kitlelerin kendi davalarında da belli bir mesafeyi koruyabilmelerini sağlayabiliyor. Geçmişi diri tutarken geleceği öldüren; hayatın temel faaliyeti haline gelen politikalarla bugünü yarından koparan neden aşırı güç istencidir.

Diyalektik Materyalizm, Lenin tarafından uluslaştırılarak değiştirilmiş bir kavramdır dediğimizde ‘Uygarlık Tarihi’ dersinden bir kere daha kalıyorduk. Bugün Zizek aynı şeyi söylüyor; ne ki Sovyet uygarlığı balonun söndü ve tarih oldu. Lenin, dokunaklı bir ifadeyle ve duygu dolu anlatımla Marks ve Engels’in felsefelerini nasıl hep ‘diyalektik materyalizm’ olarak adlandırdıklarını tekrar tekrar belirtir. Bu konuda Zizek, Marks ve Engels’in bu terimi bir kere bile kullanmadıklarını Georgi Plehanov’un kayıp sayfalarına/arşiv kayıtlarına ulaşarak iddia ediyor. Bu durum Marks/Engels’in toplu eserlerini yayımlayan editörler için çıkmazdadır. İndeks bölümünde ‘diyalektik materyalizm’ teriminin bulunması gerekiyordu. Bundan dolayı Marks, Engels’de ‘Diyalektik’ ve ‘Materyalizm’ sözcüklerinin geçtiği sayfaları, ‘Diyalektik Materyalizm’ başlığını yeniden imal edip ve bir indeks yaratarak içinde topladılar. Ancak Gerçek, ulaşıldığında mutlu olunacak, yerinde duran bir kavram değil ; uçucu, meyilli, değiştirilmek için ele geçirilmeye çalışılan, yakalandığında tutanın mülkiyetine geçen bir pasaj.. Matematiksel doğru, analitik mantıkın bariz/apaçık hakikatıyla yüzyüze gelme, yüzleşme hiç değil.. Böyle olduğu için de İktisat bir bilim olamıyor ; bundan dolayı ekonomistlerin söylemleri kehanet yüklü.. Çünkü matematiksel önermeler, hayata dair somut öneriler oluşturma güçlerinen yoksundur. ‘Gerçek’, işgal edilip, karşıdakinin iradesini kırıp, Şey’e inandırıldıktan sonra içbükey/dışbükey ayna gibi uzayan bir süreç, kullanılan bir meta, gelir getiren bir ‘boşluk’ alanına dönüşüyor. Dediğimiz gibi Marks, felsefesini Hegel’in eleştirisi temeline oturtmuş ve dünyada bir inanç sistemi kurmuştur. Bunun ilhamını veren ise Ludwig Feuerbach olmuştur. ‘İnsanların varlığını belirleyen bilinç değil, tam tersine bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır’ diyen Marks’ın en önemli cümlelerinden birinin ardındadır Feuerbach. Marks’a olduğu kadar günümüzde fotograf sanatçılarına ilham verebilecek durumlarını, vizörlerini netleştirecek cümle şöyledir : “Düşüncelerden yola çıkarak nesneleri değil, nesnelerden yola çıkarak düşünceyi üretiyorum”
Buna rağmen öznenin seçim hakkı her nesnel gerçeği yeni baştan oluşturabilir. Niye mi bunları söyledik?

(1) 14. İstanbul Bienali, İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Koç Holding sponsorluğunda 5 Eylül – 1 Kasım 2015 tarihleri arasında düzenlenecek. 14. İstanbul Bienali’ne çok sayıda kurum ve kuruluş, uluslararası fon sağlayıcı ve fon kuruluşları da destek veriyor. Carolyn Christov-Bakargiev kavramsal çerçeveyi oluşturma sürecinde, Cevdet Erek’in sanatsal tavsiyelerinden, Griselda Pollock’un keskin entelektüel zekasından, Pierre Huyghe’un duyarlılığından, Chus Martinez’in küratöryel hayalgücünden, Marcos Lutyens’in dikkatinden, Füsun Onur’un sahip olduğu keskin bakıştan, Anna Boghiguian’ın siyasi felsefesinden, Arlette Quynh-Anh Tran’ın gençlik dolu heyecanından,William Kentridge’in bilgelik yüklü tereddütlerinden ve süreç ilerledikçe belirecek başka nitelik ve aracılıklardan beslenecek. Christov-Bakargiev, 2009’dan 2012’ye Almanya’nın Kassel şehrinin yanı sıra Afganistan’ın Kabil; Mısır’ın İskenderiye ve Kahire şehirlerinde ve Kanada’nın Banff kasabasında 2012 yılında gerçekleştirilen dOCUMENTA (13) sergisinin de sanat direktörlüğünü üstlendi.
http://bienal.iksv.org/tr/arsiv/haberarsivi/p/1/975


Mahdumları ve kendi dahil; Marks’ın ütopyasından çıkışla metafor olarak kullanılan siyasetin özü hepsinde Din’dir; o, içsel dünya için dünyadaki yolculukta bir harita ya da inançlılara kılavuzluk yapan bir şifre değil, tilmizler için aleni dünyada işgaller talep eden rasyonel bir manifestodur. Sivil toplumun geliştirdiği sevgi kavramı üzerinden okumak zorunluluğu hissttiğimiz Ortak Zenginlik’ kitabının yazarı Michael Hardt, Kitap Fuarı nedeniyle bundan dört yıl önce Türkiye’ye geldiğinde umulanın ötesinde bir ilgiyle karşılanmıştı. Yazar dünyada ciddi ‘asık yüzlü politika’ kavramını, ‘güleryüzlü’ Spinozacılıkla birleştiren ekibin kurucularındandır. Hardt ve ortağı Negri’nin toplumsal mutabakat ve ortak varoluş’un gerçekleşmesi için ise dikkat çektikleri iki kurucu sözcük var: Sevgi ile Yoksulluk..

2011’de şahit olduk: Cezayir Sokak’ta Michael Hardt, mutlu, neşeliydi; hayaller içinde rakısını yudumlarken Arap Baharı’nı yücelten tezlerinin aşınan toplumsal boşlukları onaracağını düşünen bir avuç aydının ilgisiyle karşılanmıştı;  yetmez ama evetçiler devlete dair çatlakların tespitlerdeki isabeti keyifle benimsediler…. Yazılar kitaplardan çok sosyal medya üzerinden replikler halinde zamanın ruhuna uygun sosyal ağlarda paylaşılıdı. Ne de olsa 1985 yılında ilk olarak 6 adet .com uzantılı alan adı alınmışken bugün 100 milyonu aşan com uzantılı domain bulunuyor olmanın imkanlarıyla. Fikri mülkiyet ihlali, dijital bataklığın aykırı çiçeğidir. 2009’da yazdıkları Ortak Zenginlik kitabında Antonio Negri ile Hardt, kendileri dışardaymış gibi entelektüelleri ‘Yeni kilise babaları’ olarak nitelendiriyordu. Hardt birileri için önemli adam.. Birileri için önemli eser, Ortak Zenginlik, yaşlanan kapitalizmin neslini devam ettirecek kitabıdır kanımızca. Dünyadan bi haber Batılı aydının başucu kitabı; felsefenin sefaleti, okuyanın felaketi.. Şubat 2011’de Guardian’da yayımladıkları ortak makaleyi bugün tekrar okuduğumuzda ufki bakıştaki isabetsizlikleri bir kez daha gözler önüne seriyor.

Eleştirdiğimiz konu evrensel uygarlığı ararken normatiflerde emperyalizme toslamak; düşünce adına diliyle/grameriyle emanetçilerin kölesi olmak.. Gene birileri feryat figan ediyor; kızmışlar, alınmışlar, gücenmişler. Bu yeni bir hikaye değil, Tanzimattan bu yana taraflar aynı; hikaye deri değiştirse de kişiler hep benzer. Kendi yarım aklını kiraya veren aydınlar karşısında Cemil Meriç haklı: ‘Her asırda bir kaç kişi düşünür, gerisi düşünürleri düşünür’..

Örneğin, sosyalist toplum modelleriyle, kapitalist toplum arasında bir erek farkı var mıdır? Troçki, İhanete Uğrayan Devrim Kitabında 225. sayfasında şunları yazıyor: “‘Hükümeti başı kültürün geliştiğini gösterm için kolhozlarda demir karyola, saat, yün çamaşır, kazak, bisiklet, talebinin arttığını söylediğinde, bu sadece şu anlama gelir: Hali vakti görece yerinde olan köylüler, Batı köylerinin yaşamına uzun süredir girmiş olan sanayi, ürünlerini henüz kullanmaya başlamışlardır. Basında hergün ‘uygar sosyalist ticaret’ üzerine vaazlara rastlıyoruz. Aslında yapılmaya çalışılan şudur: Devlet mağazalarına, temiz, çekici bir görünüm kazandırmak, onları teknik olanaklarla donatmak, mal çeşitliliğini sağlamak, elmaların çürümesine engel olmak, çorabın yanısıra çorap onarmaya yarayacak ipliği de satmak ve nihayet satıcıları müşteriye karşı ilgili ve nazik olmaya alıştırmak. Tek kelimeyle kapitalist ticaret vasat sayılabilecek bir gelişmişlik düzeyine yükselmek. Sosyalizmin s’sinden eser olmayan bu hedefe ulaşmaya ise çok vakit var..” Yıl 1936.
Troçki, ‘Entelektüel yaratıcılık, özgürlük gerektirir’ dedikten sonra evlere şenlik bir Sosyalizm tanımı yapıyor : ‘ .. doğayı tekniğe, tekniği de plana tabi kılma ve böylece maddeyi direnç göstermeden insana, gereksinimi olan her şeyi ve onun ötesini vermeye zorlama yolundaki düşüncesi daha yüksek bir hedefi amaçlar’
Görülüyor ki, Troçki’nin as’l amacı herkese istediği eşyayı vermeyi amaçlayan bir refah toplumu özlemidir.. Entelektüel yaratıcılık için gerekli özgürlük de dahil buna.. Konu sanayileşme, gerisi teferruat.. Bunun için ölmeye değer mi? İster A Planınının ideolojisini B Planıyla kamufle edip sistemi restore edelim, ister yürümeyen kapitalizm için Lenin, Stalin, Troçki gibi sert tedbirler alalım, ister Kautsky / Bernstein gibi revizyon önerelim, isterlerse Marks’ın yaptığı gibi aslını kaldırıp mülkiyetin esasını devlete pas geçip köhne zihniyeti devirelim; hepsi doğaya karşı kurulan bir komplodur. Mihmandarlar eşliğinde yenilenen tüm çözüm önerileri, ‘daha iyi’ ve ‘daha fazla’ üretim içindir. İnsanın sonu gelmeyen tüketim iştahı, sistemin iyileştirilmesi, arz’ın çoğaltılması üzerine kuruludur. Tüm ideolojilerin ortak payandası olan azami ‘üretim terörü’, B seçeneğini dışarıda bırakan yeryüzüne karşı girişilmiş organize bir imha planıdır. .. İdeojilerin, kitlesinin günlük talepleriyle doğrudan bir ilişkisi yoktur. Kişilikler yarılmıştır; kapitalizmin çeşitli talepleri karşılayan yalanları, sahte çözümleri, parlatılmış insani kimlikleri ve gösteri dünyasının sanal formlarıyla, transandantal gerçeğin yerini alan aşkın bir hakikat alanında yeni bir tür ‘insan’ biçimi şekillenmektedir. Sürekli değiştirilen, fark yaratmayan dopingli ütopik maskeler altında, tekrar tekrar ‘umut’ olarak standart sürümler konfigure edilmesinin çözümlerinde ‘insan’ ve ‘doğa’ azami oluşuma fon yaratan değerlerdir; zamanını tamamlamış folklorik edilgenliğe, kabristandaki imgeye indirgenmişlerdir. Amaç, nesneler dünyasının birbirinden üremesinin yolunu açmak, emekle üretilen fetişler üzerinden tarihi yeniden yazmaktır. Her şeyin başlangıç noktası Illuminati; yani Newton, Kant’tan başlayarak aydınlanmış olanların felsefesi, Aydınlanma Felsefesidir..

Troçki sadece Büyükada’da yaşamıyor. Arada başka mekanların olduğunu bu arada öğreniyoruz. Yalıda torununun kibritlerle oynaması sonucu çıkan yangında bina hasar görüyor. Bunun üzerine kısa bir süreliğine aile Moda, Şifa Caddesi 22 numaraya taşınıyorlar. Onarımın ardından Ocak 1932’de Büyükada’ya geri dönüyorlar.
Ayrıca bugün izini bulamadığımız bir etkinlikten; 2010 yılında anısına açılan bir fotograf sergisinden bahsediyor Joost Lagendijk: “Serginin adı ‘Troçki’nin Hayaletleri: Bir Sürgünün Kaybolan Mekânları’ ve Moda’daki küçük ve sempatik İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi’nde görülebilir. Sergide Leon Troçki’nin 1929’da Sovyetler Birliği’nden ayrılıp sürgüne çıktıktan sonra kaldığı Büyükada’daki evin İrlandalı sanatçı James Hughes tarafından çekilen fotoğrafları yer alıyor. Troçki 1917 Rus Devrimi’nin liderlerinden biri ve korku salan Kızılordu’nun kurucusuydu, fakat Lenin’in 1924’teki zamansız ölümünün ardından iktidar savaşını kaybetti. Büyük rakibi Stalin Troçki’yi bertaraf etmeyi başardı ve beş yıl boyu yeni devrimci devlet içinde itip kaktıktan sonra onu zorla Türkiye’ye sınırdışı etmeye karar verdi. 1929-33 yılları arasında Troçki vaktinin büyük kısmını Büyükada’da geçirdi, ardından Türkiye’yi terk edip Fransa’ya gitti. Stalin yönetimi altında komünizmin dejenerasyonu diye nitelediği politikaları yılmadan eleştiren Troçki, son durağı olan Meksika’da bir Sovyet ajanı tarafından 1940’ta öldürüldü.” “Cumhuriyetin ilk yılları, 1929-1933… Mekânların çoğu şimdilerde tarihe karışmış. Kimisi ise yerli yerinde ama bu geçmişe şahitlik ettiğini belirten bir tabelası bile yok. Ulaşması zor anılar için sahafların yolunu tutuyor, tarih ve anı kitapları karıştırarak adres ve isimler topluyoruz. 1932-39 yıllarında Troçki’nin sekreterliğini yapmış Jean Van Heijenoort’un kaleme aldığı, Cengiz Algan’ın dilimize çevirdiği ‘Büyükada’dan Meksika’ya Troçki’yle Sürgünde’, Turan Yavuz’un ‘Exile in Büyükada’ belgeseli bizi hazine bulmuşcasına sevindiyor, bu kaynakların ışığında çıkardığımız harita ile düşüyoruz yollara. Troçki’nin muhtemelen parasız kaldığı için bütün belgelerini 1938 yılında Amerika’ya sattığını Turan Yavuz’un bir röportajından öğreniyoruz. Belgeler için Troçki ölümünden 40 yıl sonra açıklanabilmesi şartını koşmuş ve bu süre 1980’de dolmuş. Bütün belgeler de bu sayede ait olduğu topraklardan kilometrelerce uzakta ele alınarak bizlere Turan Yavuz belgeseli sayesinde ulaşıyor.” (2)

Wall Street karşıtlarına önerilen yeni slogan şu: ‘Neşeli ol ki, mutlu kalasın, sağlıklı olasın.. ‘

‘Stalin’den kaçarken Troçki tuzağından medet uman Dünya solu, hâlâ gerektiği gibi hesaplaşmamıştır ekonomizmden ibaret olan ve alınterine , kana, sömürüye vd. bulanmış geçmişiyle.. Nostradamusa ya da Derrida’ya dönüp dönüp binlerce kez bakılır. Fourierler, Blanquiler, Saint Simon, Owenlar, Galiyevler, Mahnolar, Bakuninler ise ne yazmıştır, neyin peşinde olmuştur önemsenmez, hala bilinmez..

Ortadoğudaki kıyamet senaryolarına aldırmadan, Spinoza’nın ‘şenlikli buluşmalarından’ konuşmak sorunları bugüne uygun güncelleştirmelerden uzaklaştırıyor. Hardt, 18.yy Fransız ihtilaline güç kazandıranın bu neşe ve mutluluk olduğunu söylüyor Thomas Jefferson’dan örnek veriyor ve mutluluğu öğrenmemiz gerektiğini söylüyor. Fredric Jamoson’a hak verdiğinde mutluluğun özel değil kamusal olması gerektiğinden bahsediyor. Zizek’in sivil topluma karşı kararlılıkla devletten yana tavır koymasının nedenlerini biliyoruz. Günümüzde 18. yy’daki gibi mutluluğun politik bir kavram haline gelmesinin ardında yerli yersiz bir sembol olarak Spinoza’yı gülümsetmelerinin nihai çabası devleti onararak işlerlik kazandırmaları; otoriterlikle son kertede uzlaşabilmekte tereddütleri yok. Zizek, “Bu andaki zorunluluk hakiki bir ütopyaydı. Lenin’in Devlet ve Devrim kitabının potansiyelini ne kadar abartsak azdır. Bu kitapta Batı’nın politik geleneğinin sözlük ve grameri camdan atıldı” derken Althusser’den Makyavel’i ödünç almaktır. Bogdanov, Nisan tezlerini bir delinin hezeyanları olarak tanımlar. Nadejna Krupskaya, ‘Korkarım Lenin çıldırdı sonucuna varır. Lenin eski dogmatik keskinliğin nostaljik adı değil, eski koordinatların işe yaramadığı yeni katastrofik birliktelikler içine atmış ve böylece (Zizek ‘keşfetmek’ diyor ama bizce) Marksizmi yeniden icat etmek durumunda kalmıştır. Bu icat pratiği mezhepsel bir güdüyle hiç değişmeden parçalanan teoriler aracılığıyla sürüyor. Aradıkları öylesine bir neşeyse o neşenin ve mutluluğun coşkusunu militan ciddiyette değil, ancak müesses nizamın dışına taşmaktan sakınmayan marjinallerin renkli toplantılarında ya da katılmakta imtina edeceğimiz Queer yürüyüşlerinde görebileceklerini biliyorlar. Althausse’in tespiti netameli: Marksçılık ile psikanaliz arasındaki ilişkilerin bütün tarihi, özü bakımından, bu karışıklığa ve sahteciliğe dayanır.  “Neşeli ol ki güçlü olasın” durumuna karşı “Nietzsche’nin de bahsettiği gücümüzü azaltmaya, bizi kederlendirmeye çalışanların olmasının olağan olduğu ispatlanabilir bir doğru. İnsanlar kendilerine en faydalı olanı aradıklarında geçici ittifaklarda umulmaz birlikteliklerle yararın/zararın değerini birbirlerine sirayet ettirebiliyorlar. İyisi yok; matruşkadan çıkan kötü örnekse Arap Baharı. Hardt, dine, ‘karanlık’ yaklaşmadığını ekliyor. Ve insanları bir araya getiren iyi niyetli kurumların altını çiziyor.. Barış, dil tarafından katledilmeden önce olası bir umuttu. Tek kişinin hikayesi gibi bugün yaşadığımız ülkemizdeki hayat, öncesiz ve sonrasız bir kahir zamandır. Amon’un eleştirdiği taamüden tasarlanan cinayet olarak gerçek, Bienallerin metafizik ortamında anlatılan değil yaşanandır. Artık anlamakta zorlandığımız Dil, verili gerçeği yerinden eden ilk üretim mekanizmasıdır. Bugün Arap Bahar’nın açtığı yoldan Suriye’yi karıştıran akılla uygun parelelik gösteren otoriter mutlakiyetle sorunları olan tavırı yorumlayabiliyoruz. Buradakiler, ‘Esat halkına zulmediyor’ repliğini biteviye seslendirirken Hardt/Negri ikilisi Guardian.co.uk’de 2011’de Arap Baharı’na inançlarını belirtiyordu.(3) Özne önce kendi aklıyla düşünmeye cesaret edecek sonra düşündüğünü Zizek’in kitabının adıyla; yamuk bir bakışla süzecekti birgün mutlaka. Ancak, bugün bu kadar yaşanmışlıklarla yersiz umutları abarttıkları bahara böylesine bir bakışın kimin işine yaradığı düşünün ve karar verin!

http://www.theguardian.com/commentisfree/2011/feb/24/arabs-democracy-latin-america?CMP=share_btn_tw
(3) Hardt/negri’nin Guardian’da “Ortadoğu’nun lidersiz isyanları, Latin Amerika’nın daha önce başardığı gibi, özgürlük hareketlerine ilham olabilir” başlığıyla yazının İngilizce orijinalinden Erdem Demirbaş çevirmiş; aşağıdaki yazıyı okuyun!
Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya uzanan isyanları inceleyenlerin karşılaştıkları en önemli güçlük yaşananların geçmişin bir tekerrürü olarak değil, bölgenin ötesinde özgürlük ve demokrasi için yeni siyasi imkânlar açabilecek orijinal deneyimler olarak okunmasından kaynaklanıyor. Aslında, umudumuz Arap dünyasının bu mücadele dalgasıyla önümüzdeki on yılda Latin Amerika’nın geçtiğimiz on yıl için ifade ettiği şeye dönüşmesi: Arjantin’den Venezüella’ya, Brezilya’dan Bolivya’ya kadar güçlü toplumsal hareketlerle ilerlemeci hükümetler arasındaki siyasi mücadele deneyiminin laboratuarı olmak.
Bu ayaklanmalar ayrıca Arap siyasetini geçmişe gönderen ırkçı medeniyetler çatışması düşüncesini defetmeye yarayan ideolojik bir ev temizliği işlevi de görmekte.
Tunus, Kahire ve Bingazi’de toplanan kalabalıklar, Arapların seküler diktatörler ile fanatik teokrasiler arasında seçim yapmak zorunda oldukları ya da Müslümanların bir şekilde demokrasi ve özgürlük için yetersiz oldukları şeklindeki önyargıları darmadağın etti. Bu mücadeleleri “devrim” olarak adlandırmak bile, olayların seyrinin, 1789’un ya da 1917’nin yahut kral ve çara karşı olan diğer geçmiş Avrupa isyanlarının mantığına uymak zorunda olduğunu varsayan yorumcuları yanlışa sevk etmekte.
Arap isyanları işsizlik meselesi etrafında ateşlendi ve isyanların merkezinde -Londra ve Roma’daki protestocu gençlerle büyük benzerlik içinde olan- hayal kırıklığına uğratılmış iyi eğitimli gençler yer almakta. Her ne kadar, Arap dünyası boyunca yükselen talepler tiranlıkların ve otoriter hükümetlerin son bulması meselesine odaklanmış olsa da, bu ortak çığlığın gerisinde emekle ve hayatla ilgili, yalnızca bağımlılığı ve fakirliği sonlandırmayı içermeyen, bunun yanında güç ve otonominin oldukça zeki ve yetkin olan bir nüfusa verilemesini de kapsayan bir dizi toplumsal talep yatmakta. Yani, Zeynel Abidin El Ali, Hüsnü Mübarek veya Muammer Kaddafi’nin iktidarı bırakması sadece ilk adım.
İsyanların organizasyonu, Seattle’dan Buenos Aires’e, Cenevre’de Kamboçya’da ve Bolivya’da, dünyanın diğer bölgelerinde on yıldan uzun bir süredir göre geldiğimiz tek bir lideri ve merkezi olmayan yatay ağı (network) andırmakta. Geleneksel muhalefet toplulukları bu ağa katılabilirler fakat onu yönlendiremezler. Dış gözlemciler, başından beri, Mısır isyanlarına bir lider belirleme uğraşındalar: bu belki Muhammed El Baradey, belki de Google’ın pazarlama sorumlusu Wael Ghonim. Korkuları Müslüman Kardeşlerin ya da başka bir grubun olayların kontrolünü ele geçirmesi. Anlamadıkları şey ise kalabalıkların kendilerini bir merkez olmadan da örgütleyebilecekleri. Bir liderin başa geçirilmesi veya geleneksel bir örgüt tarafından yönetilmesi kitlelerin bu kendi kendini örgütleme kabiliyetine zarar verecektir. İsyanlarda Facebook, Twetter, Youtube gibi sosyal ağ araçlarının yaygın olarak kullanılmış olması bu örgütlenme yapısının bir nedeni değil sonucudur. Bunlar eldeki imkânlardan faydalanmayı bilen zeki bir topluluğun özerk bir şekilde örgütlenebilmek için başvurduğu kendini ifade etme biçimleridir.
Her ne kadar, bu örgütlü ağ hareketi merkezi bir liderliği reddetse de, yine de, taleplerini, isyanın en aktif kesiminin toplumun genelinin ihtiyaçlarıyla bağlantı kurabileceği yeni bir anayasal süreçte konsolide etmesi gerekmektedir. Arap gençlerinin isyanının, yalnızca güçler ayrılığını ve düzenli seçimleri garanti altına alacak geleneksel bir liberal anayasayı hedeflemediği çok açık, aksine, istekleri kitlelerin yeni kendini ifade etme biçimlerine ve ihtiyaçlarına uygun bir demokrasi biçimi. Böylesi bir demokrasi, ilk olarak, hükümetlerin ve iktisadi elitlerin ayartmalarına tabi, tipik hakim medya formlarının dışında, network ilişkilerinin ortak deneyimleri tarafından temsil edilecek bir ifade özgürlüğünün anayasal olarak tanınmasını içermektedir.
Bu isyanların kıvılcımının, yalnızca işsizlik tarafından değil aynı zamanda üretici ve kendilerini ifade edici kapasitelerine ket vurulmuş genç insanların yaygın hisleri tarafından ateşlendiği düşünüldüğünde, radikal bir anayasal tepkinin doğal kaynakları ve toplumsal üretimi yönetecek ortak bir plan icat etmesi gerekmektedir. Bu neoliberalizmin aşamadığı ve kapitalizmin sorgulanmasına neden olan bir eşiktir. Ve İslami bir yönetim bu ihtiyaçların giderilmesinde tamamıyla yetersiz kalacaktır. Bu noktada isyanlar, sadece Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun değil tüm küresel ekonomik yönetişimin dengelerini sarsmaktadır.
Bundan dolayıdır ki, umudumuz Arap dünyasında yayılan mücadele dalgasının Latin Amerikalılaşması, bölgenin ötesinde siyasi hareketlere ilham vermesi ve özgürlük ve demokrasiye ulaşma tutkusunu büyütmesi. Her isyan başarısızlığa uğrayabilir: tiranlar kanlı bir şekilde isyanı bastırabilir; askeri juntalar başta kalmaya devam edebilir; geleneksel muhalefet grupları hareketin liderliğini gasp etmeye çalışabilir; ve dini kurumlar kontrolü ele geçirmek için her yönteme başvurabilir. Fakat asla ölmeyecek olanlar, bir kere açığa çıkmış, siyasi talepler, arzular ve zeki, genç bir neslin kendi kapasitelerini kullanabilecekleri farklı bir yaşama dair ifadeleridir.
Bu talepler ve arzular yaşadığı sürece, mücadele sürecektir. Asıl soru demokrasi ve özgürlüğe yönelik bu yeni deneyimlerin önümüzdeki yıllarda dünyaya neler öğreteceğidir. 24 Şubat 2011, 23.30
Hardt’ın Radikal Gazetesi’nde yer alan söyleşisini de mesafeli bir iyimserlikle okumanızı öneririm.. Konuyu biraz ilerlettiniz mi, önünüze Baba/Oğul, Kutsal Ruh metaforunun değişik şekilleri çıkabilir. Son dönem Avrupa solculuğu işte böyle bir şey..
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1069987&Date=20.11.2011&CategoryID=82
 
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/joost_lagendijk/sehre_trocki_geldi-1016162
(2) http://www.timeoutistanbul.com/sehirdenevar/makale/1448/Kimler-geldi-kimler-ge%C3%A7ti-Lev-Tro%C3%A7ki ve(1) http://bienal.iksv.org/tr/arsiv/haberarsivi/p/1/1159
http://www.gazetevatan.com/buyukada-daki-trocki-nin-evi-satilik–849326-gundem
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/29696010.asp

(4) Zizek/Lenin 36, 67

Lev Troçki, İhanet Uğrayan Devrim, s 225, 231
Not/ Adada Troçki Evi olarak geçen bina konusunda İlhan Nebioğlu başka şeyler anlatıyor:“Bu Troçki’nin esas oturduğu ev değildir, burada geçici kalmıştır. Troçki’nin Rusya’dan gelip de Marsilya’ya kaçtığı ev Arap İzzet Paşa Köşkü, Çankaya Caddesi 52, Kaymakamlık Binasından iki bahçe sonra deniz kenarında bir tarihi Köşktü. Bir İtalyan mimar tarafından yapılan bu nadir bulunabilecek “Palladio”, maalesef 1974-1975 yılında Karadenizli bir müteahhit tarafından satın alınıp yerle bir edildi. Bk: http://moskovanotlari.blogspot.com.tr/

1917’de Alman derin devletinin teşvik ettiği bir darbeyle yönetimi ele geçirdiler. Bolşevikler, binbir vaatle iktidarı aldıktan sonra Çarlık zulmünü kat be kat geride bırakan istibdatlarını, mübah bir zenginlikte fikriyatmışçasına doktrinleştirdiler. Despotizmi, devrim adına nasıl mazur gördüklerini Ukrayna’da ayaklanan işçi ve köylülere karşı giriştikleri katliamlarla ortaya koymuşlardır. Köylere, tarlalara, evlere girdiler. Troçkinin komutanlığındaki

DEVAMINI OKUYUN

Share Button